Hürmüz: ABD hegemonyasının sonunun başlangıcı

Hürmüz: ABD hegemonyasının sonunun başlangıcı
Büyük güçlerin gerilemesi doğrudan askeri bozgunlarla değil, piyasaların, müttefiklerin ve rakiplerin o gücün kapasitesini yeniden değerlendirmesiyle (bilişsel kırılmayla) başlar. 1956 Süveyş Krizi bu durumun en somut örneğidir. Birleşik Krallık askeri ya da ekonomik gücünü bir gecede kaybetmemiş, ancak uluslararası sistemin onun Washington’dan bağımsız hareket edebilme yeteneğine olan güveni sarsılmıştır.

 

 

Muhammed İbrahim

 

english.almayadeen.net

 

Uluslararası sistemdeki yapısal değişimler genellikle ani askeri yenilgilerle değil, daha yavaş ve derinden işleyen bir erozyonla, yani güven kaybıyla başlar. Bu bağlamda Hürmüz Boğazı, bugün yalnızca dünya petrol ticaretinin yaklaşık beşte birinin geçtiği bir lojistik koridor değil; aynı zamanda kendisini küresel düzenin garantörü olarak konumlandıran gücün güvenilirliğine yönelik jeostratejik bir sınav alanıdır. Dolayısıyla temel soru, askeri üstünlüğe kimin sahip olduğu değil; sürekli baskı ve artan maliyetler altında küresel düzeni süresiz olarak kimin sürdürebileceğidir.

 

Ekonomi ve strateji teorisyenleri, Hürmüz Boğazı'nın küresel ekonomide enerji, tedarik zincirleri ve finansal istikrarın kesiştiği bir "sistemik düğüm"ü temsil ettiğini savunmaktadır. Bu koridordaki olası bir aksama yerel kalmayıp; küresel enerji fiyatlarına, enflasyon oranlarına, para politikalarına ve finans piyasalarına hızla sirayet edecek bir domino etkisi potansiyeline sahiptir. Bu nedenle bölgedeki kontrolün ölçütü askeri konuşlandırmanın ölçeği değil; düşük yoğunluklu fakat süreklilik arz eden bir tehdit ortamında kesintisiz akışı güvence altına alma kapasitesidir. Buradaki asimetrik tehdit, geleneksel askeri çatışmalardan ziyade, zamanla biriken ve aktörlerin kararlılığından ziyade dayanıklılığını test eden kümülatif bir nitelik taşır.

 

Bu tür hibrit ortamlarda çatışma dinamikleri de dönüşmektedir. Görece zayıf aktörler doğrudan bir sıcak çatışma yerine, hegemonik gücün kontrol maliyetini kademeli olarak artırmayı hedefler. Bu stratejik model, Hürmüz'ü tipik bir yıpratma savaşı alanına dönüştürür; burada mücadele, konvansiyonel bir harp olmaktan çıkıp uzun soluklu bir siyasi irade sınavı haline gelir. Vietnam, Irak ve Afganistan gibi tarihsel deneyimler, mutlak askeri üstünlüğün stratejik sonuçları garanti etmediğini, mücadeleyi sürdürebilme kapasitesinin (sürdürülebilirlik) asıl belirleyici faktör olduğunu göstermiştir. Hegemonik güç sıklıkla taktiksel zaferler elde etse de, uzun vadeli maliyetlerin yönetilebilirliği düzeyinde yapısal bir çıkmazla karşı karşıya kalmaktadır.

 

Tarihsel süreç bu doğrultuda net bir örüntü ortaya koymaktadır: Büyük güçlerin gerilemesi doğrudan askeri bozgunlarla değil, piyasaların, müttefiklerin ve rakiplerin o gücün kapasitesini yeniden değerlendirmesiyle (bilişsel kırılmayla) başlar. 1956 Süveyş Krizi bu durumun en somut örneğidir. Birleşik Krallık askeri ya da ekonomik gücünü bir gecede kaybetmemiş, ancak uluslararası sistemin onun Washington’dan bağımsız hareket edebilme yeteneğine olan güveni sarsılmıştır. Bu güven kaybı sterlin üzerinde spekülatif baskılara, sermaye kaçışına yol açmış ve Londra’yı geri çekilmeye zorlayarak imparatorluğun tasfiyesinde dönüm noktası olmuştur. Benzer şekilde, 17. yüzyılın küresel finans merkezi olan Hollanda Cumhuriyeti de deniz üstünlüğünü İngiltere'ye kaptırdığında, ticaret ağlarını koruma kapasitesine yönelik piyasa güveninin sarsılmasıyla gerilemiştir. Keşif Çağı'nın öncüsü Portekiz ise tek bir askeri yenilgiyle değil, deniz ticaret yollarının kontrolünü yükselen güçlere kaptırıp ticari ve finansal merkezlerin eksen değiştirmesiyle sahneden çekilmiştir. Bu örneklerde belirleyici unsur, tekil askeri olaylar değil, aktörlerin güç algısındaki radikal değişimdir. Bu bilişsel dönüşüm; varlıkların yeniden fiyatlandırılması, sermayenin yeniden tahsisi ve ittifakların revize edilmesiyle başlayan ve askeri bir yenilgiden çok daha yıkıcı olan zincirleme bir gerileme sürecini tetikler.

 

Bu mantıksal silsile uyarınca, Hürmüz Boğazı'nın güvenliğinde yaşanacak bir zafiyet, sınırlı bir operasyonel başarısızlık olarak kalamaz. Aksine, hayati ticaret ve enerji koridorlarını koruma misyonuna dayanan ABD merkezli uluslararası sistemin yapısal sınırlarına dair küresel bir sinyal olarak yorumlanır. Finansal boyutta bu durum, küresel risk primlerinin radikal biçimde yeniden fiyatlandırılmasına, borçlanma maliyetlerinin artmasına ve rezerv para birimi olarak dolara olan güvenin aşınmasına neden olabilir. Yatırımcıların alternatif güvenli limanlara yönelmesi ve portföylerini ABD varlıklarının dışına kaydırması kaçınılmaz hale gelecektir. Stratejik boyutta ise müttefikler, Washington’ın güvenlik garantilerine olan bağımlılıklarını sorgulayarak kendi kendilerine yetebilecek savunma kapasiteleri geliştirmeye veya alternatif bölgesel ortaklıklara yönelmeye başlayacaktır.

 

Jeopolitik düzeyde, boğazın güvenliğindeki herhangi bir zaafiyet, başta Çin olmak üzere rakip güçlerin deniz aşırı ve ekonomik nüfuz alanlarını genişletmesine zemin hazırlarken; Rusya gibi enerji ihracatçısı ülkelerin piyasa dalgalanmalarından jeopolitik rant elde etmesini kolaylaştıracaktır. Ekonomik açıdan ise küresel aktörler ve çok uluslu şirketler, tek bir darboğaza olan bağımlılığı azaltmak adına tedarik zincirlerini ve enerji rotalarını radikal biçimde değiştirecek, bu da küreselleşmenin kurumsal mimarisinde tektonik kırılmalara yol açacaktır. Dolayısıyla temel risk, boğazın fiziksel olarak tamamen kapanması senaryosu değil; baskı altında o koridoru açık tutabilme kapasitesine olan küresel inancın aşınmasıdır.

 

Bu güven erozyonu, uluslararası sistemi kaçınılmaz olarak çok kutupluluğa doğru itecektir. Avrupa stratejik özerklik arayışını hızlandırırken, Asya ekonomileri enerji güvenliği için alternatif mekanizmalar kuracak, Çin deniz gücü projeksiyonunu büyütecektir. Bu dönüşümler ani bir patlamayla değil; taktiksel tereddütler, münferit olaylar ve artan operasyonel maliyetlerin yavaş yavaş birikmesiyle gerçekleşir.

 

Sonuç olarak Hürmüz Boğazı, günümüzde artık sadece bir jeopolitik gerilim hattı değil, çağdaş uluslararası sistemdeki gücün değişen doğasını yansıtan bir aynadır. Günümüz dünyasında güç, aktörlerin yalnızca sahip oldukları somut kapabilitelerle değil; diğer aktörlerin, bu gücün zaman karşısındaki sürdürülebilirliğine ve uygulanabilirliğine yönelik inançlarıyla (algı yönetimiyle) tanımlanmaktadır. Tarihin en kalıcı dersi değişmemiştir: Gerileme mutlak bir yenilgiyle değil, küçük bir şüphe anıyla başlar. O andan itibaren güç hemen buharlaşmaz ancak mutlak bir güven kaynağı olmaktan çıkıp sürekli sorgulanan bir değişkene dönüşür. Hürmüz Boğazı, uluslararası sistemin yeniden yapılandırılmasında işte bu yüzden kritik bir eşiktir; zira bu yeni denklemde belirleyici olan en güçlü aktör değil, "en güçlü kalma olasılığı en yüksek olan" aktör algısıdır.

 

Çeviri: Medya Şafak