Felsefe ve jeopolitik, teori ve pratik / İran’ın devrimci eylemi tarihin seyrini değiştirecek
- Medyasafak.net
- ANALİZ
- 01.04.2026
Şu anda, dünyada şeytani Amerikan emperyalizmi ve kana susamış Siyonizm’e karşı doğrudan savaşan tek ülke İran'dır. Bu, küresel ölçekte devrimci bir eylemdir ve bunun modern tarihin seyrini büyük ölçüde etkileyeceğinden eminim.
Yüzyıllar önce, Farabi iki yörüngeden bahsetmişti: Adalet üzerine kurulu "erdemli şehir" ve güç ve açgözlülükle yönetilen "cahil şehir". Bugün, onun fikirleri her zamankinden daha geçerli görünüyor.
Alexander Tuboltsev
https://english.almayadeen.net/
26 Mart 2026
Çoğu zaman, geçmiş yüzyıllara ait klasik bilimsel eserler içerdikleri fikirler açısından güncelliklerini inanılmaz derecede korurlar.
9. ve 10. yüzyılların ünlü bilim insanı ve filozofu Ebu Nasr el-Farabi, eserlerinde farklı toplum tiplerini ayrıntılı olarak analiz etmiştir. Şehir hayatının (sosyal ve siyasi bir olgu olarak) çeşitli yönlerini ele almış ve şehri sadece bir yerleşim yeri olarak değil, aynı zamanda ortak hedeflere sahip bireylerin bir araya geldiği, siyasi bir organizma olarak yorumlamıştır.
Elbette Farabi, halkının mutluluğa ulaşmaya çalıştığı, ölçülülüğe ve yüksek ahlaki değerlere bağlı kaldığı bir "erdemli şehri" ideal tip olarak kabul ediyordu. Böyle bir toplum; adalet, sakinleri arasındaki işbirliği ve karşılıklı yardımlaşma değerlerine dayanır. Farabi'nin anlayışına göre bir "erdemli şehrin" yöneticisi yüksek ahlaki niteliklere, bilgeliğe ve adalet anlayışına sahip olmalıdır.
Farabi ayrıca "cahil şehir" olarak adlandırdığı karşıt bir toplum türünün varlığından da bahsetmiştir. Bu tür şehirler kendi içinde kategorilere ayrılmış olsa da hepsinin ortak özelliği, yöneticilerinin evrensel mutluluğu hedeflemek yerine kötücül amaçlar peşinde koşuyor olmalarıdır.
El-Farabi'nin risalelerinde bu tür "cahil yöneticiler" iktidar ve kazanç peşinde koşan, hırs, açgözlülük ve zulümle hareket eden, şeytani işler yapan ve toplum içinde en fena özelliklerin yayılmasını teşvik eden kişiler olarak tanımlanmıştır. Filozof, bir hastalık vücudu nasıl olumsuz etkiliyorsa bu tür yöneticilerin de topluma öyle tesir ettiğini belirtmiştir.
Farabi'nin yazılarında liderlerle ilgili tarif edilen tüm bu olumsuz özellikler (aşırı hırs, açgözlülük, ahlaksızlık, saldırganlık, iktidar sevgisi, kibir) Amerikan iktidarının söz ve eylemlerinde de fark edilebilir. Farabi'nin belirlediği çerçeve bağlamında Trump'ın manyakça saldırganlık, ikiyüzlülük, kibir ve açgözlülükle dolu kötü bir yöneticinin modern bir örneği olduğu sonucuna varabiliriz. Böyle bir yönetici yalnızca kaos ve adaletsizlik yaratır; yetersiz, sinsi fikir ve eylemleriyle toplumu zehirler. Tarihe baktığımızda Nemrut’tan günümüzdekilere kadar olan bu tür bencil ve kötü yöneticiler, çoğu zaman stratejik hatalar yaparak ve kibirleri nedeniyle bunları görmezden gelerek kendi eylemleriyle kendilerini düşüşe sürüklemişlerdir.
Farabi'nin felsefesinin önemli fikirlerinden biri de ölçülülük, yani "altın orta" kavramıdır. Bu kavram, sadece aşırılıklardan uzak "ortalama" bir davranış biçimi olarak değil aynı zamanda erdemli bir yaşam tarzı sürdürme, kişisel gelişim ve ahlaki niteliklerini geliştirme çabası olarak da anlaşılmıştır. Dahası, bu kavramın sadece bireyler için değil toplumun tamamı için geçerli olduğu vurgulanmıştır.
İmparatorluklar (tıpkı yöneticileri gibi) önceden böyle bir ılımlılıktan, "altın ortadan" yoksundur. İmparatorlukların öz farkındalığı, sonsuz genişlemeyi, yeni kaynakların ve toprakların ele geçirilmesini, yeni kolonilerin edinilmesini ve yeni finansal akışların metropollere yönlendirilmesini gerektirir. Avrupa'nın feodal ortaçağ devletlerinin sömürge imparatorluklarına dönüşme sürecini karakterize eden şey güç, para ve lüks mallara duyulan açgözlü arzuydu. İmparatorlukların siyasi elitleri hızla en yozlaşmış tabakaya dönüştü, nüfusun çoğunluğundan izole oldu, kayırmacılığa ve kendi ayrıcalıklarına olan inançlarına kapıldı.
İmparatorluk elitleri, ayrıcalık iddialarını desteklemek için her türlü efsaneyi uydurabilirler. Siyasi yapıları manipüle edebilir ve başkalarını "özel değerlerine" ikna edebilirler, ancak bu özü değiştirmez. Farabi yüzyıllar önce cahil yöneticilerin hırsları ve iktidar susuzluğu hakkında yazarken, eylemlerinin iktidar, daha yüksek sosyal statü (onur, unvan vb.) ve kaynak (para, topraklar, diğer semboller ve zenginlik nesneleri) susuzluğuna dayandığını çok doğru bir şekilde formüle etmiştir. Bu, günümüzdeki durumun oldukça dakik ve isabetli bir tanımıdır. Amerikan neo-sömürgeciliği örneğine bakarak, bu düzeninin zenginlik ve iktidar susuzluğundan başka bir değere sahip olmadığını görüyoruz. Geri kalan her şey, Amerika Birleşik Devletleri'nde "demokrasi" cephesinin ardında uzun zamandır oligarşik bir kliğin oluştuğunu ve uluslararası sermayenin başrolde olduğunu gizlemek için tasarlanmış siyasi bir taklittir.
Bir imparatorluk krize girdiğinde, elitlerinin psikolojisi akla uygun olmayan, kanserli ve âcizane tepkiler şeklinde ortaya çıkabilir. Artık etki ve kontrol mekanizmaları kaybolmakta, genişleme alanı daralmakta olan elitler bir tür psikolojik bunalım içine düşmektedir. Tarihte bu durumun oldukça çarpıcı bir örneği bulunmaktadır o da Roma İmparatoru Honorius'un davranışıdır. Batı Roma İmparatorluğu bir kriz yaşarken (ekonomik sorunlar, sınır kontrolünün zayıflaması, iç ayaklanmalar, Vizigotlarla çatışma), Honorius tamamen irrasyonel olarak nitelendirilebilecek kararlar aldı. En iyi komutanı Stilicho'yu idam etti, kendi maiyetine baskı uyguladı, başkenti değiştirmeye çalıştı ve Vizigotlarla müzakereleri bozdu; bu da sonunda Roma'nın ele geçirilmesine ve yağmalanmasına yol açtı. Honorius'un çevresindeki siyasi olaylara verdiği tepki etkisiz ve yetersiz olarak tanımlanmalıdır. Daha geniş anlamdaysa bu, ekonomik ve siyasi anlamda zayıflamış olan imparatorluğun, bu durumunun tetiklediği, tüm Roma elitlerinin en derin psikolojik krizini yansıtıyordu. Bu, söz konusu olgunun çarpıcı bir örneğidir ve tarihte buna benzer düzinelerce örnek vardır.
Bana göre Farabi'nin klasik tanımlamasında olduğu gibi "Cahil bir yöneticinin" eylemlerinin, dış faktörler (askeri çatışmalar, küresel ekonomik çalkantılar), iç faktörler (siyasi kurumların aşınması, sosyal ve ekonomik sorunlar) ve kurum içindeki psikolojik krizle birleşmesi imparatorluk elitlerini yavaş yavaş kontrolü kaybetmeye, zayıflamaya ve uluslararası arenada daha kaotik ve daha az rasyonel davranmaya, stratejik hatalar yapmaya başladıkları bir aşamaya sürükler.
Modern Amerikan emperyalizminin en saldırgan ve yayılmacı biçimlerinden biri olarak "Trumpizmi" bu bakış açısına göre değerlendirirsek, mevcut Amerikan siyasi elitinin gösterişli sloganlarının, kendini yüceltmelerinin, böbürlenmelerinin ve kışkırtıcı söylemlerinin, tek kutuplu hegemonyalarının sonuna dair derin bir korkuyu gizlediğini göreceğiz. Aşırı özgüvenlerinin ve kibirlerinin ardında, neo-kolonyal yönetimlerinin er ya da geç sona ereceğine dair gizli bir korku yatıyor. Amerikan müesses nizamının on yıllardır yapmaya çalıştığı şey, kendilerini boyunduruk altına almak, kaynaklarını ele geçirmek ve onları egemenliklerinden mahrum bırakmak için diğer ülkelere korku salmaktadır. Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri yöneticilerinin en büyük korkularından biri, birilerinin sadece Amerika'dan korkmayı bırakmakla kalmayıp aynı zamanda yayılmacı emellerine doğrudan karşı çıkma kararlılığını göstereceğiydi ve hâlâ da öyledir.
İran İslam Cumhuriyeti, Amerikan-Siyonist saldırganlığına karşı savaşmakla, ABD’nin yurtdışındaki askeri üslerinin "yenilmezliği" efsanesini yerle bir etti. ABD askeri tesisleri güçlü misilleme saldırılarıyla vuruldu. Amerikan ordusu, imha edilen uçaklar, insansız hava araçlarının ve pahalı radarların yok edilmesi düzeyinde kayıplar verdi. Amerikan saldırılarına bir misilleme olarak böylesine güçlü, geniş çaplı ve hassas askeri yanıtlar verilmiş olması modern tarihte eşi benzeri görülmemiş bir durumdur. Amerika Birleşik Devletleri ve Siyonist rejimin kayıplarını kamuoyu önünde gizleme girişimleri, saldırganların büyük zarar gördüğünü kanıtlamaktadır. İran, egemenliği için savaşmaya hazır olduğunu ve korkusuz olduğunu göstermiştir.
Bana göre bu gelişmelerin jeopolitik olduğu kadar ideolojik bir boyutu da var. Amerika Birleşik Devletleri'nin hegemonyasının ne olduğunu açıkça görebiliyoruz. Bu, on yıllar boyunca gezegenin dört bir yanına yayılmış, zorlama, ekonomik diktatörlük ve neo-kolonyal sömürüye dayanan bir karanlık okyanusudur. Doların egemenliğine dayanan bir ekonomik sömürü alanı. Oligarklar, kaçınılmaz çöküşlerine dair korku duygularını bastırmaya çalışırken ahlaksızlık ve açgözlülüğe gark olmuştur. Bu, çokuluslu şirketlerin, üst siyasi sınıfın ve lobi gruplarının iç içe geçmiş çıkarlarının yarattığı siyasi bir hayal ürünüdür. Bunlar kendi halklarını aldatmak için sloganlar ve vaatler kullanan siyasi manipülatörler topluluğudur.
Bunların tam karşısında konumlanmış; erdem, özveri, cesaret, mazlumların korunması ve emperyalizme karşı mücadele gibi değerler de vardır. Bunlar, Afrika ve Asya'dan Latin Amerika'ya kadar ezilen halklar için gerçek umut olan Direniş değerleridir. İran İslam Cumhuriyeti, bu değerlere diri ve kararlı bir bağlılık göstermekte ve saldırganlara misilleme yaparak adalet ilkesinin pratik uygulamasını somutlaştırmaktadır.
Burada, Farabi'nin ortaya koyduğu ikili ayrımı tekrar hatırlatmak yerinde olacaktır. Erdemli bir siyasi sistem ile (acımasız iktidar hırsı ve aşırı hırs üzerine kurulu) cahilî bir siyasi sistem birbirine karşıttır. Bunlar iki farklı kutuptur ve her aklı başında insan için aralarındaki mücadelenin tüm medeniyet için önemli olduğu açıktır. Anti-emperyalizm, anti-kolonyalizm ve çok kutupluluğun her tutarlı destekçisi için seçim açıktır: Bağımsızlığını, egemenliğini, adalet ilkelerini ve 1979 İslam Devrimi'nin büyük mirasını cesurca savunan İran İslam Cumhuriyeti'ne tam destek. Şu anda, dünyada şeytani Amerikan emperyalizmi ve kana susamış Siyonizm’e karşı doğrudan savaşan tek ülke İran'dır. Bu, küresel ölçekte devrimci bir eylemdir ve bunun modern tarihin seyrini büyük ölçüde etkileyeceğinden eminim. İran'ın savunduğu adil ilkeler, dünyanın dört bir yanındaki halklar, aydınlar ve anti-emperyalist hareketler için bir model olacaktır.
Günümüzdeki direniş kavramının hem entelektüel hem de pratik bir boyutu vardır. Bu, hem dünyanın her yerindeki insanlar tarafından anlaşılabilecek güçlü bir ideoloji, hem de Amerikan-Siyonist saldırganlığına karşı pratik bir mücadeledir. Burada, Farabi'den Çinli neo-Konfüçyüsçü filozof Wang Yangming'e kadar geçmiş yüzyıllardaki farklı milletlerden düşünürler tarafından muhtelif formülasyonlarla doğrulanan, bilgi ve eylemin birliği felsefi ilkesini görmekteyiz. Bu ilke şu örnekle özetlenebilir: Uygulanacak pratik eylemler yoksa bilgi geçersizdir. Bilgi, asıl büyük önemini tam olarak pratiğe döküldüğünde kazanır. Gazze, Lübnan ve Yemen'deki direnişler ve İran'ın Amerikan-Siyonist saldırganlarına karşı cesur yanıtı, direnişin teori ve pratiğin, ideoloji ve mücadelenin birleşimi olduğunu kanıtlamıştır.
Çeviri: Medya Şafak