ÖZEL: Müminlerin Emiri Ali’nin (a.s.) İmameti ve Nifak Hareketinin Oluşumu

ÖZEL: Müminlerin Emiri Ali’nin (a.s.) İmameti ve Nifak Hareketinin Oluşumu
Taberî, Tarih’inde Ömer b. Hattâb’ın hilafeti döneminde Abdullah b. Abbas ile arasında geçen bir konuşmayı nakletmiştir. Bu konuşmada Ömer, Kureyş’in Müminlerin Emiri Ali’nin (a.s.) hilafetini engellemek için yürüttüğü faaliyetleri ve bu hususta yaptıkları planlamaları açıkça ikrar etmektedir. Konuşmanın bir bölümünde Ömer, İbn Abbas’a şöyle demiştir...

 

 

Müminlerin Emiri Ali’nin (a.s.) Hilafetine Yönelik Düşmanlıkta Nifak Hareketinin Davranış Tipolojisi: “İnzâr” Ayetinin Nüzul Dönemi Üzerine Bir İnceleme[1]

 

Hadi İlyasî

 

Özet

Nifak hareketinin teşekkülü, İslâm’ın yönetsel, toplumsal ve kültürel yapısını değiştirme amacı taşımaktaydı. Bu makale, söz konusu amaca sahip olan münafık zümresine odaklanmıştır. Bu zümrenin çekirdeğini Mekkeli münafıklar ve Kur’ân-ı Kerim’in tabiriyle “kalplerinde hastalık bulunanlar” oluşturmuştur. Söz konusu münafık zümresi, İslâm’ın zafer kazanmasından sonra ortaya çıkacak iktidarı ele geçirmek amacıyla zahirde Müslüman görünmüş; ancak Hz. Peygamber’in (s.a.a.) bisetinin ilk yıllarında halefini ilan etmesi üzerine, amacına ulaşmak maksadıyla hem Hz. Peygamber’e hem de tayin edilen halifeye karşı ikiyüzlü davranarak ve gizli planlar yaparak düşmanlığını açığa vurmuştur. Nihayetinde, bu nifak hareketi, hilafeti gasp ederek başlangıçtaki amacına ulaşmıştır.

 

Giriş

İslâm tarihinde münafıklar ve nifak hareketi, İslâm’ın ve Hz. Peygamber’in (s.a.a.) karşısında yer alan bir cephe olarak Kur’ân-ı Kerim ayetlerinde ve Şiî ve Sünnî hadis kaynaklarında ele alınmıştır. Dolayısıyla, nifak hareketinin tanınması, bu oluşumun iktidarı ele geçirme stratejilerinin incelenmesi ve münafıkların, peygamberliğinin ilanından (biset) itibaren Hz. Peygamber’in halefi olan Müminlerin Emiri Ali’nin (a.s.) hilafetine karşı yürüttükleri düşmanca faaliyetlerin tahlili, İslâm tarihi araştırmalarının en önemli konuları arasında yer almaktadır.

Bu oluşumun nifaka yönelmedeki temel motivasyonun yanı sıra, bisetin ilk yıllarında Mekke’de münafıkları Hz. Peygamber’e (s.a.a.) karşı koyup düşmanlık beslemeye sevk eden saikin doğru tespiti, söz konusu oluşumun asıl amacını anlamamızda bize yardımcı olacaktır. “Yevmü’d-Dâr”[2] hadisesinin ve Müminlerin Emiri Ali’nin (a.s.) vasi ve halef olarak ilan edilmesinin ardından Hz. Peygamber’e yönelik düşmanlığın açığa çıkması, vesayet ve hilafet meselesinin önemini ortaya koymaktadır. Kureyş de dahil olmak üzere pek çok kesimin göz diktiği bu makama ulaşma ümidi, Hz. Peygamber’in halefini bizzat tayin etmesiyle birlikte boşa çıkmış ve bunun üzerine, Hz. Peygamber’e beslenen düşmanlık görünürlük kazanmıştır.

Münafıklar hakkında nazil olan çok sayıdaki ayetin yanında, ilk dönem rivayet ve tarih kaynaklarının incelenmesi de nifak olgusunun köklü bir geçmişe sahip olduğunu göstermektedir. Nitekim, 3./9. ve 4./10. yüzyıllarda nifak rivayetlerinin derlendiği müstakil eserler kaleme alınmıştır: Cafer b. Muhammed el-Firyâbî’nin (ö. 301/913) Sıfatü’n-nifâk ve zemmü’l-münâfikîn’i ile Ebû Nuaym el-Isfahânî’nin (ö. 430/1038) Sıfatü’n-nifâk ve na‘tü’l-münâfikîn mine’s-süneni’l-me’sûre an Rasûlillâh (s.a.a.) adlı çalışmaları bunlara örnektir. Şeyh Sadûk (ö. 381/991) da Kemâlü’d-din ve tamâmü’n-nime adlı eserinde, Sa‘d b. Abdullah el-Kummî’nin (ö. 301/914) sahâbeden bazılarının imanı hususunda bir Nâsibî ile yaptığı münazaraya dair uzunca bir rivayet aktarmıştır. Buna ilaveten, Ehl-i Beyt’in (a.s.) beyanlarında nifak cephesi ile ilk üç halife arasında geniş çaplı bir irtibatın bulunduğuna işaret edilmiştir. Bu işaretler, özellikle Hz. Ali ve Hz. Fatıma’nın (a.s.) sözlerinde daha belirgin bir biçimde mevcuttur. Nitekim Hz. Fatıma (a.s.), meşhur [Fedek -ç.n.] hutbesinde nifak cephesinin babasının vefatının hemen ardından ortaya çıktığına temas etmiştir.

Günümüzde de bu konu, bazı araştırmacıların söz ve eserlerinde dağınık bir biçimde ele alınmıştır. Örneğin, Hüccetülislâm Neyyirî-i Burûcerdî’nin İslâm-şinâsî-yi Tarihî (Tarihsel İslâm Araştırmaları) adlı kitabında, Kur’ân-ı Kerim’in tarihe ilişkin ayetleri ele alınırken, Mekkeli münafıkların rolüne “profesyonel münafıklar” nitelemesiyle atıfta bulunulmuştur. Benzer şekilde, bir heyet tarafından kaleme alınan Mehâr-ı İnhiraf (İnhirafın Dizginlenmesi) adlı eserde, münafıkların rolü ile onların hilafeti ele geçirmeye yönelik siyasî ihtiras ve tamah içeren teşebbüsleri incelenmiştir.

Bu araştırmanın amacı, nifak olgusunun iktidara ulaşma motivasyonuyla henüz Mekke döneminde ortaya çıktığını ve bu meselenin, Hz. Peygamber’in (s.a.a.) bisetiyle birlikte yeniden şekillenen Arap toplumunda ne denli hassas ve kritik bir konuma sahip olduğunu ortaya koymaktır. Hz. Peygamber’in vasiliği ve halefiyeti meselesinin taşıdığı önem, bir taraftan siyasî ihtirasları tetikleyerek belirli bir kesimin İslâm’ı zahirde benimsemesine yol açmış; diğer taraftan ise, Hz. Peygamber’in Allah tarafından belirlenmiş halefini ilan etmesiyle birlikte hüccetin tamamlanmasının ardından Kureyş’in düşmanlığını açığa vurmasına zemin hazırlamıştır.

 

1. Nifakın Anlamı

1.1. Nifak Sözcüğünün Sözlük Anlamı

Lügat âlimlerinin büyük çoğunluğu, “n-f-k” kökünün iki anlama geldiğini kabul etmişlerdir: Bunlardan birincisi “kesilme ve yok olma”, ikincisi ise “gizleme ve saklama” anlamlarıdır. Bazı durumlarda bir sözcüğün her iki anlamı da içermesi mümkündür.[3] Birinci anlam uyarınca; bir şeyin tükenmesi, ölerek yok olması veya harcanarak bitmesi durumunda “nefeka” fiili kullanılır.[4] Bu doğrultuda [Türkçeye de geçen -ç.n.] “nafaka” kelimesi, geçinmek için yapılan harcamalar ve bağışlar için kullanılan bir isimdir.[5] Gizleme anlamını içeren ikinci anlama göre ise, yer altında tüneller kazılması ve bu tünellerde yol alınması eylemine “nefek” denilmiştir.[6] Sözcük bu anlamıyla Kur’ân-ı Kerim’de de geçmektedir: “Eğer gücün yetiyorsa yer içinde bir tünel (nefek) aç…”[7]

Halil b. Ahmed el-Ferâhîdî (ö. 175/791) gibi bazı lügat âlimleri, nifakı yalnızca münafığın bir fiili olarak görmüş ve sözcüğü “imandan gizlice çıkmak” şeklinde tanımlamışlardır.[8] Ancak diğer bazı dilciler, sözcüğün terim anlamının yanı sıra kökenine dair ilk kullanımını da esas alarak, nifakın “nâfikâ” kelimesinden türediğini kabul etmişlerdir. İbnü’l-Esîr el-Cezerî (ö. 630/1233) bu hususta şöyle yazmıştır: “Nifak, küfrü gizleyip imanı izhar etmek anlamına gelir ve ‘nâfikâ’ kelimesinden türemiştir.”[9]

İbn Manzûr (ö. 711/1311) da münafığın fiilini “nâfikâ” ile ilişkilendirerek nifak kelimesini şöyle açıklamıştır: “Münafığa bu ismin verilmesinin sebebi, onun nâfikâ (çöl/tarla faresi) gibi hareket etmesidir. Bu hayvan, yerin altına bir delikten girer ve girdiği yerin dışındaki bir başka delikten dışarı çıkar. Münafık da böyledir; İslâm’a girer ama, girdiği yerden farklı bir yerden İslâm’dan geri çıkar.”[10]

Buna göre, gizli hareket etmek,[11] dine (şeriata) bir yerden girip başka bir yerden çıkmak,[12] İslâm’ı izhar edip küfrü gizlemek[13] nifakın sözlük anlamları arasında sayılmıştır.

 

1.2. Nifak Sözcüğünün Terim Anlamı

Nifak sözcüğü İslâm literatüründe çeşitli anlamlarda kullanılmıştır. Bunların en önemlilerinden biri, batındaki küfrü gizleyerek zahirde İslâm’a göre amel etmektir. Bu tanıma göre —nifak maddesinden müfâ‘âle babında bir ism-i fâil olan[14]— münafık sözcüğü, bir kapıdan İslâm’a girip Müslüman görünen, ardından başka bir kapıdan İslâm’dan çıkan kimse için kullanılır. Diğer bir ifadeyle münafık, görünüşte İslâm’a uyum sağlayarak küfrünü Müslümanlardan gizleyen kimsedir. Bunu yapmaktaki amacı ise, gerektiğinde nifakından yararlanarak kendisine bir kaçış yolu bırakmasıdır.

Bu anlamıyla nifak, İslâmî döneme ait bir kavramdır. Sözcük, İslâm öncesi dönemde bu anlamda kullanılmamıştır. “Nifak” ve “münafık” sözcüklerinin terim anlamları şu şekilde açıklanmıştır: “Nifak, kalpte iman bulunmadığı halde zahiren imanlı görünmektir.”[15] “Nifak, imanın karşıtı olup hakikate inanmamak anlamına gelir.”[16] “Nifak, kalben İslâm’a inanmadığı halde kelime-i şehadet getirerek İslâm’ın zahirî kurallarına riayet etmektir.”[17]

Bir terim olarak sözcüğün bütün anlamlarının münafığın küfrünü gizleyip zahirde Müslüman görünmesi noktasında birleştiği göz önüne alındığında nifakı şu şekilde tanımlamak mümkündür:

Münafık; müminleri aldatmak amacıyla diliyle İslâm’ı ve imanı ikrar eden, ancak batınında imanın gerektirdiği erkânın tamamını veya bir kısmını inkâr eden kimsedir. Buna göre münafık, kalbinde Allah’ı tasdik etmediği halde Allah’a inanır gibi görünen, Kur’ân’ı ve Hz. Peygamber’i (s.a.a.) kabul etmediği halde onlara hürmet ediyormuş gibi davranan kimsedir.[18]

 

2. Nifak Olgusunun Ortaya Çıkış Nedenleri

İslâm’ın düşmanlarının bir kısmını zahirde olduğundan farklı görünen münafık zümresi oluşturmuş ve bunun neticesinde yeni teşekkül eden İslâm toplumu nifak adı verilen yeni bir olguyla karşı karşıya kalmıştır. Şunu belirtmek gerekir ki nifak, kolaylıkla teşhis edilemeyen gizli bir niyetten ve içsel bir saikten neşet etmektedir. Bu nedenle Kur’ân-ı Kerim, birçok ayette münafıkların davranış tipolojisini ortaya koymuş ve Müslümanları onların ikiyüzlü tutum ve fiillerine karşı bilinçlendirmiştir. Bu bağlamda Kur’ân-ı Kerim, nifaka yol açan bir dizi amil ve saikten söz etmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır:

(a) Haset ve karşı tarafın sahip olduğu nimetin zevalini istemek,[19] (b) Kalp hastalığı,[20] (c) Mal ve servete tamah,[21] (d) Korku ve endişe,[22] (e) İslâmî yönetimle mücadele ve düşmanlık,[23] (f) İktidar arzusu.

Yukarıda zikredilen amil ve saikler arasında yer alan son amil olan iktidar arzusu, Mekke’de neşet eden nifak olgusunun ana motivasyonudur. Bu amil, Hz. Peygamber’e (s.a.a.) ve Müminlerin Emiri Ali’nin (a.s.) hilafetine karşı bir husumetin doğmasına ve nihayetinde hilafetin gaspına zemin hazırlamıştır.[24]

Bu tür bir nifak motivasyonuna sahip olan kişi, Müslümanlarla birlikte İslâm’a girer, İslâm’ın güçlenmesine katkıda bulunur ve hatta bu uğurda zarar da görebilir. Böyle bir motivasyona sahip olan münafık, gizemli ve yapmacık bir biçimde hareket eder ve halk nezdinde iyiliksever ve şefkatli bir profil çizerek merkezî ve kilit noktalara nüfuz etmeyi amaçlar. Bu nedenle, nifakın en büyük ve en tehlikeli türü budur. İslâm’ın asıl düşmanlarının, bu motivasyonla hareket eden münafıklar olduğu anlaşılmaktadır. Söz konusu zümre, İslâm’ın zuhurundan haberdar olmaları, iktidara göz dikmeleri ve kurulacak cihanşümul İslâm devletinde bir mevki elde etme beklentileri sebebiyle gizli faaliyetlerine İslâm’ın ilk yıllarından itibaren başlamıştır.

 

2.1. İslâm’ın Zuhurundan Haberdar Olma ve İktidar Arzusu

Hicaz bölgesi halkı, ahir zaman peygamberinin zuhur edeceği ve İslâm’ın yayılacağı konusunda bilgi sahibiydi. Bu bilgiyi, Ehl-i Kitap’ın kutsal metinlerinde yer alan haberlerden edinmişlerdi. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler onu, oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Bununla birlikte onlardan bir grup, gerçeği bildikleri hâlde bile bile gizlerler.”[25]

Ehl-i Kitap, kendi kitaplarında Hz. Peygamber’in (s.a.a.) bütün vasıflarını okumuşlardı. Bu vasıflara o denli aşinaydılar ki, Hz. Peygamber’i gördüklerinde onu hemen tanıyorlardı.[26] Bir babanın evladını tanıması, sadece vasıfları ve özellikleri üzerinden değil, doğrudan siması üzerinden gerçekleşen kesin bir tanımadır. Ehl-i Kitap da Hz. Peygamber’i bu derece yakından tanımaktaydı. Bu konuyla ilgili olarak şu rivayet nakledilmiştir:

Ömer b. Hattâb, Abdullah b. Selâm’a, “Muhammed’i (s.a.a.) kitaplarınızdan tanıyor musunuz?” diye sordu. Abdullah b. Selâm şu cevabı verdi: “Allah’a yemin olsun ki, biz Muhammed’i (s.a.a.) kendi çocuklarımızı tanıdığımızdan daha iyi tanıyoruz. Çünkü biz onun vasıflarını kitaplarımızda okuduk ve bundan hiç şüphe duymadık. Onu aranızda gördüğümüzde, sanki öz evladımızı görmüş gibi olduk.”[27]

Bu durum, Kinde kabilesi gibi bazı kabilelerin İslâm’ı kabul etmesine de vesile olmuştur. Onlar, Ehl-i Kitap’ın yakın bir zamanda Mekke’de bir peygamberin zuhur edeceğini haber vermelerinden hareketle Hz. Peygamber’in hak peygamber olduğunu anlamışlardır.[28]

 

2.2. Hilafete Göz Dikme

İslâm’ın parlak bir geleceğe sahip olacağı beklentisi ve bu gelecekte servet ve makam elde etme arzusu, insanları İslâm’ı kabul etmeye sevk eden önemli saikler arasında yer almıştır. Âmir b. Sa‘saa kabilesi üyesi birinin dile getirdiği teklif, bu gerçeği açıkça ortaya koymaktadır. Hz. Peygamber (s.a.a.), kendisini tanıtmak ve İslâm’a davet etmek amacıyla Âmir b. Sa‘saa kabilesini ziyaret ettiğinde,[29] içlerinden Buhayre adlı biri öne çıkarak şöyle demiştir:

“Vallahi, eğer ben Kureyşli bu genci yanıma alırsam, onun vasıtasıyla tüm Arapları yerim [bütün Araplara hükmedebilirim].” Ardından Hz. Peygamber’e döndü ve şöyle sordu: “Söyle bakalım; eğer biz davan üzerine sana biat edersek ve Allah seni muhaliflerine karşı muzaffer kılarsa, senden sonra yönetim (emr) bize geçecek mi?” Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Bu iş (emr) Allah’ın elindedir; O, benden sonra onu dilediğine verir.” Bunun üzerine Buhayre şöyle dedi: “Yani biz boyunlarımızı senin uğrunda Araplara hedef yapacağız ama Allah seni galip kıldığında yönetim başkasına kalacak, öyle mi! Bizim senin davanla işimiz olmaz!” Ardından daveti reddettiler.[30]

Yukarıdaki rivayet, iktidar hırsının birçok Arap kabilesi arasında ne denli yaygın olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu nedenle, gelecekte makam, servet ve nüfuz sahibi olma beklentisi, nifakın en önemli amil ve saiklerinden biri kabul edilmelidir. Bu görüşü destekleyen bir başka kaynak, Sa‘d b. Abdullah el-Kummî’nin bir Nasıbî ile yaptığı münazara ve bu hususta İmam Mehdî’den (a.f.) aldığı cevaptır. Tabersî (ö. 588/1192), Kummî’den şöyle rivayet etmiştir:

Bir Nâsibî münazara sırasında bana şunu sordu: “Sizin münafık olduğunu iddia ettiğiniz falanca ile filanca, Mekke’de İslâm’ı gönül rızasıyla mı yoksa zorla mı kabul ettiler?” Ben ona cevap veremedim. Şöyle düşündüm: Eğer “zorla” dersem, o dönemde Hz. Peygamber’in onları imana zorlayacak gücü olmadığını söyleyecekti; “rızayla” dersem, iddiam boşa çıkacaktı ve ben bu yüzden kınanacaktım.

Büyük bir huzursuzlukla eve döndüm ve cevaplarını öğrenmek istediğim kırk yedi önemli soruyu not ettim. Bu soruları İmam Hasan el-Askerî’ye (a.s.) yöneltmesi için vekili Ahmed b. İshak’a teslim edecektim. Evine gittiğimde onun seyahate çıktığını öğrendim. Peşinden giderek ona ulaştım ve durumu anlattım. Bana, “Gel birlikte Samerrâ’ya gidelim ve İmam Hasan el-Askerî’den soruların cevabını isteyelim” dedi.

Birlikte Samerrâ’ya gittik ve izin alarak İmam’ın huzuruna çıktık. Mübarek yüzü ay gibi parlıyordu. Dizinin üstünde cemali son derece güzel bir çocuk [İmam Mehdî (a.f.)] oturuyordu. Sorularımı yönelttim. İmam’ın emriyle o çocuk bütün sorularıma ayrıntılı bir şekilde cevap verdi. Söz konusu soruya gelince şöyle buyurdu:

Hasmının sana sorduğu, “O ikisi İslâm’ı isteyerek mi yoksa zorla mı kabul ettiler?” sorusuna neden “Onlar İslâm’ı iktidar hırsı (tama) sebebiyle kabul ettiler” diye cevap vermedin? Çünkü onlar Yahudilerle içli dışlıydılar ve Hz. Muhammed’in (s.a.a.) zuhur edip Araplara hükmedeceği haberini Tevrat’tan ve diğer kutsal kitaplardan öğrenmişlerdi.[31]

Bu rivayet ve önceki açıklamalar ışığında şu tespiti yapmak mümkündür: Belirli bir zümre, Yahudilerden edindikleri bilgiler sayesinde İslâm’ın parlak bir geleceğe sahip olacağını ve Hz. Peygamber’in yönetiminin cihanşümul bir güç haline geleceğini öğrenmişti. Bu zümre, dünyevî emellerine ulaşma gayesi ve iktidar hırsıyla İslâm’ı yalnızca zahiren benimsemiş, gerçek niyetlerini ise içlerinde gizlemişlerdi.

 

3. Nifakın İlk Tezahürleri

Hz. Peygamber’in (s.a.a.) bisetinin ilk yılları, yeni Müslüman olanlar açısından gerilimli bir dönemdi. Aynı zamanda bu yıllar, müşrikler ve kâfirler gibi düşmanların varlığı sebebiyle, dinin ve Müslümanların inançlarının korunması bakımından son derece zorlu bir safhaydı. Bu nedenle, İslâm’da nifak olgusunun ortaya çıkışına dair genel kabul gören görüşte, özellikle Müslümanların henüz Medine’ye hicret etmediği İslâm’ın ilk yılları olan Mekke döneminde nifakın doğması için makul bir saikin bulunmadığı savunulmuştur.

Buna karşın Kur’ân-ı Kerim’de, münafıkların ve “kalplerinde hastalık bulunanların” izlerine bisetin ilk yıllarından itibaren rastlandığını gösteren deliller mevcuttur. Şayet Allah’ın Kelâmı’nın münafıkların bu ikiyüzlü ve sinsi tutum ve fiillerine dair aydınlatıcı beyanları olmasaydı, onların söz konusu dönemde var oldukları gerçeği tarih kitaplarının karanlık sayfaları arasında kolayca kaybolup gidebilirdi. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

Biz cehennemin görevlilerini yalnızca meleklerden kıldık. Onların sayısını da inkâr edenler için bir imtihan vesilesi yaptık ki, kendilerine kitap verilenler kesin bilgiye ulaşsın, iman edenlerin imanı artsın, kendilerine kitap verilenler ve müminler şüpheye düşmesinler. Kalplerinde hastalık bulunanlar (ellezine fî kulûbihim marazun) ile kâfirler ise, “Allah bu örnekle ne demek istedi?” desinler. İşte Allah dilediğini saptırır, dilediğini de hidayete erdirir. Rabbinin ordularını kendisinden başkası bilemez. Bu, insanoğlu için ancak bir uyarıdır.[32]

İslâm’ın ilk yıllarında Mekke’de nazil olan Müddessir Sûresi’ndeki bu ayet-i kerimede Allah Teâlâ, nüzul ortamındaki muhatapları dört kategoriye ayırmaktadır: (a) Kâfirler, (b) Müminler, (c) Ehl-i Kitap, (d) Kalplerinde hastalık bulunanlar.

Bu ayet-i kerimenin incelenmesi ve “kalplerinde hastalık bulunanlar” diye tabir edilen zümrenin karakteristik özelliklerinin saptanması neticesinde, İslâm’ın erken dönemindeki ilk münafıklara dair somut bir tasavvur ortaya çıkmaktadır.

 

3.1. Müddessir Sûresi’nin Mekkî Oluşu

Müddessir Sûresi, Mekkî surelerden biri olup Hz. Peygamber’e (s.a.a.) nazil olan ilk vahiyler arasında yer almaktadır. Birçok muhaddis ve müfessir, bu sûrenin Mekke dönemine ait olduğunu belirtmiştir. Süyûtî (ö. 911/1505) bu hususta şöyle demiştir:

İbnü’d-Düreys, İbn Merdûye, en-Nehhâs ve el-Beyhakî’nin İbn Abbas’tan naklettiklerine göre o, “Müddessir Sûresi Mekke’de nazil olmuştur” demiştir. İbn Merdûye de İbnü’z Zübeyr’den benzer bir rivayet nakletmiştir.[33]

Sa‘lebî en-Nişâbûrî (ö. 427/1035), Begavî (ö. 286/899) ve Fahreddin er-Râzî (ö. 606/1210) de eserlerinde şu ifadeyi kullanmışlardır: “Müddessir Sûresi Mekkîdir.”[34] Bazı müfessirler ise Fâtiha Sûresi’nin, Müddessir Sûresi’nden sonra ve Mekke’de nazil olduğunu beyan etmişlerdir: “[Fâtiha] Müddessir’den sonra Mekke’de nazil oldu.”[35]

Süyûtî, Hz. Peygamber’e nazil olan ilk sûre hakkında Câbir b. Abdullah el-Ensârî’den rivayet edilen hadisi tahlil ederken, bu sûrenin üç yıl süren vahyin kesintiye uğraması döneminin (fetret) ardından inen ilk sûre olduğunu ifade etmiştir.[36]

Netice itibariyle Müddessir Sûresi, Mekkî’dir ve Mekke’de Hz. Peygamber’e nazil olan ilk sûrelerdendir. Rivayetlerin genel değerlendirmesine göre nüzul zamanı, Hz. Peygamber’in üç yıllık gizli davet döneminden sonradır.

 

3.2. Kur’ân-ı Kerim’de “Kalplerinde Hastalık Bulunanlar”

Yukarıda alıntılanan ayette dört grubun adı geçmektedir: “Müminler”, “Kâfirler”, “Ehl-i Kitap” ve “Kalplerinde hastalık bulunanlar.” İlk üç grup tanınabilir niteliktedir ve Mekke toplumunda kimlere karşılık geldikleri açıktır. Ancak Kur’ân-ı Kerim, bunların yanında “kalplerinde hastalık bulunanlar” şeklinde tabir ettiği bir zümreden de söz etmektedir. Ne mümin ne Ehl-i Kitap ne de kâfir kategorisine dahil edilmeyen bu kişiler kimlerdir?

Kur’ân-ı Kerim bu ayet-i kerimede söz konusu şahısların isimlerini vermemişse de onların en bariz vasfı olan “kalp hastalığına” işaret etmiştir. Sözlükte hastalık (maraz), sağlığın yitirilmesi anlamına gelir. Dindeki şüphe ve tereddüdün “hastalık” olarak nitelendirilmesi, hastalığın bir denge (itidâl) halinden sapma olmasından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla, imanı sağlam olmayan ve kalbi tereddütlerle dolu olan bir kişi, “kalbi hasta kimse” olarak nitelenmiştir.[37] Kur’ân-ı Kerim’de on iki ayette “kalp hastalığı”ndan söz edilmiştir ve bunların bir kısmı münafıkların karakteristik özellikleri arasında değerlendirilmiştir.[38]

 

3.3. Müfessirlerin Müddessir Sûresi’ndeki “Kalplerinde Hastalık Bulunanlar” Hakkındaki Görüşleri

Müfessirler, Müddessir Sûresi’nin 31. ayeti hakkında üç farklı görüş ileri sürmüşlerdir:

 

a) Kalplerinde hastalık bulunanlar, münafıklardır

Bir grup müfessir, ayette geçen “kalplerinde hastalık bulunanlar” tabirinin doğrudan münafıklara işaret ettiğini, buradaki hastalıktan maksadın ise nifak olduğunu belirtmiştir. Bu görüşü benimseyenler arasında Katâde (ö. 117/735), Taberî (ö. 310/923), Tabersî (ö. 548/1154), Zemahşerî (ö. 538/1144), Fahreddin er-Râzî, Merâğî, İbn Kesîr (ö. 774/1373), İbnü’l-Mülakkın (ö. 804/1401), Süyûtî ve Allâme Tabâtabâî (ö. 1981) yer almaktadır.[39]

 

b) Ayet, Medine’de ortaya çıkacak olan nifaka dair gaybî bir haberdir

Mekke’de nifak olgusunun varlığını kabul etmeyen bazı müfessirler ise, bu ayetin geleceğe dair gaybî bir haber olduğunu ve Medine döneminde ortaya çıkacak nifak olaylarına işaret ettiğini ileri sürmüşlerdir. Bu görüşü savunanlar arasında Zemahşerî, Kurtubî (ö. 671/1273) Fahreddin er-Râzî ve Şevkânî (ö. 1834) zikredilmektedir.[40]

Kur’ân-ı Kerim’deki bir dizi gaybî haberin geçmiş zamana ilişkin olduğu açıktır; bazı ayetlerde önceki kavimler ve peygamberler hakkında bilgiler verilmiş ve bu bilgilerin gaybî olduğuna temas edilmiştir. Sözgelimi, Hz. İsa’nın annesi Meryem hakkında şöyle buyrulmuştur: “Bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir.”[41]

Bazı gayb haberleri ise nüzul zamanına göre gelecekte meydana gelecek olaylarla ilgilidir. Bunlar kimi zaman gelecek zaman edatlarıyla ifade edilmiştir. Bu bağlamda, “Rumlar yenilgiye uğradı en yakın bir yerde, fakat onlar bu yenilgiden sonra galip olacaklar”[42] ayetini örnek vermek mümkündür.

Ancak Hz. Peygamber ile muhalifleri arasında o dönemde ve herkesin gözü önünde cereyan eden çatışmaları neden bir gaybî haber olarak değerlendirelim? Bu kanaatin ortaya çıkmasının sebebi, nifakın yalnızca “egemen güçten korkmak” saikine indirgenmesi ve bununla sınırlandırılmasıdır. Bu kanaatte olanlar, Müslümanlar Mekke’de bir güce sahip olmadıklarından, kimsenin onlardan korkup gerçek kimliğini gizlemeye gerek duymadığı zehabına kapılmışlardır. Hâlbuki yukarıda zikredilen nifak amil ve motivasyonları dikkate alındığında, Mekke’de nifak olgusunun ortaya çıkması meselesi, bir problem olmaktan çıkmaktadır.

 

c) Hastalıktan maksat şüphe ve tereddüttür

Bazı müfessirler ise ayette geçen “hastalık” kelimesinden maksadın şüphe ve tereddüt olduğunu ve buna bağlı olarak ayette kastedilen kimselerin de Hz. Peygamber’i (s.a.a.) kesin biçimde yalanlamayan, fakat şüphe ve tereddüt içinde bulunan kişiler olduğunu ileri sürmüşlerdir. Başka bir ifadeyle bunlar “imanı zayıf” kimselerdir.[43]

Ayette geçen “kalplerinde hastalık bulunanlar” tabirini münafıklardan farklı biçimde yorumlayan ve bunları müminler ile kâfirler arasında gidip gelen zayıf imanlı kişiler olarak açıklayan müfessirler, aynı ifadenin geçtiği diğer ayetlerin yorumunda çelişkiye düşmüşlerdir. Bu yaklaşımın problemi, yapılan çıkarımın, “kalplerinde hastalık bulunanlar” tabirinin geçtiği diğer ayetlere genellenememesidir. Aslında nifak olgusunun Mekke’de neşet etmediği kabulüne dayanan bu görüş, Bakara Sûresi’nin onuncu ayeti gibi bazı ayetlerde, aynı görüş sahiplerini bu kimselerin münafık olduğunu itiraf etmek zorunda bırakmaktadır.[44] Buna ilaveten bu görüş, şu iki argümanla çürütülebilir niteliktedir:

Birincisi, Kur’ân-ı Kerim, kalplerinde hastalık bulunanları şüphe ve tereddüt edenlerden ayrı bir kategoride zikretmiştir. Şöyle buyrulmaktadır:

Kalplerinde bir hastalık mı vardır? Yoksa şüphe ve tereddüde mi düşmüşlerdir? Yahut Allah’ın ve Resûlü’nün kendilerine haksızlık edeceğinden mi korkmaktadırlar? Hayır, asıl zalim olanlar kendileridir.[45]

Görüldüğü üzere ayet-i kerimede kalp hastalığı, şüphe ve tereddüt halinden ayrı tutulmuş ve bu ikisi birbirinden farklı iki kategori olarak değerlendirilmiştir. Eğer başka bir ayette kalplerinde hastalık bulunanlar, şüpheci ve mütereddit kimselerden ayrı tutuluyorsa, burada ele alınan ayette de aynı şekilde birbirinden ayrı değerlendirilmelidir.

İkincisi, Kur’ân-ı Kerim’in diğer ayetlerinde, kalplerinde hastalık bulunan kimseler için son derece nahoş sıfatlar ve tehlikeli nitelikler zikredilmiştir ve bunların zayıf imanlı kimselere uygulanması kesinlikle mümkün değildir. Bir örnek vermek gerekirse; Muhammed Sûresi’nde Allah Teâlâ onları, kalplerinde hastalık bulunanlar, bozguncular, akrabalık bağlarını koparanlar, lanetlenmiş olanlar, körler, sağırlar, mürtetler, kindarlar, taş kalpliler ve bütün amelleri boşa çıkmış kimseler şeklinde nitelemiştir.[46] Allah Teâlâ’nın, affa, hoşgörüye ve merhamete muhtaç bulunan zayıf imanlı veya yeni Müslüman olmuş kimseleri bu şekilde anması ve tehdit etmesi nasıl düşünülebilir?

 

3.4. Kalplerinde Hastalık Bulunanlar: Belirli Bir Harekete İşaret

Kur’ân-ı Kerim ayetlerinin nüzul sırası ve bu tabirin Müddessir Sûresi’nden Tevbe Sûresi’ne kadar farklı ayetlerde kullanılmış olması dikkate alındığında, “kalplerinde hastalık bulunanlar”ın Müslümanlar arasında yer alan bir zümre olduğu anlaşılmaktadır. Bunlar, bisetin başlangıcından son ana kadar Hz. Peygamber’in (s.a.a.) ve Müslümanların yanında bulunmuşlardır. Bu zümre, daha ilk yıllardan itibaren Mekke’de ortaya çıkmış, faaliyetlerinin doruk noktasına ise Medine döneminde ulaşıp çalışmalarını Hz. Peygamber’in mübarek ömrünün son günlerine kadar sürdürmüşlerdir. Bu topluluğun faaliyetlerinin köklü ve sürekli olması sebebiyle, “kalplerinde hastalık bulunanlar” tabiri bisetin başlangıcından sonuna kadar Kur’ân-ı Kerim’de yer bulmuştur.

Ayrıca bazı ayetlerde bu tabirin doğrudan münafıklara atfedilmesi, bu zümrenin genel münafık kitlesinden ayrılan bazı ayırıcı özelliklere sahip olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte bu kullanım, her iki grup arasında ortak bir unsurun da bulunduğunu ortaya koymaktadır. Nitekim Enfâl Sûresi’nde Allah Teâlâ, münafıklarla kalplerinde hastalık bulunanların aynı safta buluşup söz birliği ettiklerini bildirmekte; bunun sebebini ise onların Allah’a tevekkül etmemeleri ve O’nun lütuf ve gaybî yardımlarından habersiz olmaları olarak göstermektedir. Bu zümre, Ahzâb Sûresi’nin 12 ilâ 20. ayetlerinde görüldüğü üzere, yalnızca savaş meydanından geri durmakla ve Allah’ın ve Resûlü’nün vaatlerini yalanlamakla kalmamış, aynı zamanda diğer Müslümanları da yanlarına çekmeye çalışmışlardır. Kur’ân-ı Kerim’in açık ifadesiyle:

Hani, münafıklarla kalplerinde hastalık bulunanlar, ‘Allah ve Resûlü bize boş vaatlerden başka bir şey vadetmedi’ diyorlardı.[47]

Kalplerinde hastalık bulunanlar da münafıklar gibi Müslümanlar arasında yer alan bir zümreydi. Kur’ân-ı Kerim’in, onların davranış tipolojilerini açıklayan diğer ayetleri de bu hususu açıkça ortaya koymaktadır. Buna göre Mekke’deki kalplerinde hastalık bulunanlar ne gerçek ve samimi müminlerdendirler, ne Ehl-i Kitap’tandırlar, ne de kâfirlerdendirler; bilakis Müslümanlar arasında bulunan ve menfaatçi ve tamahkâr saiklerle hareket eden bir zümredir.

 

4. “Yevmü’d-Dâr” Hadisesi ve Düşmanlıkların Ortaya Çıkışı

Tarih, tefsir ve hadis kaynaklarının çoğu, Hz. Peygamber’in (s.a.a.) üç yıllık gizli davet döneminden sonra, “Yakın akrabalarını uyar”[48] ve “Sana emredileni açıkça ilan et”[49] ayetlerinin nüzulüyle birlikte İslâm’a açıktan davetin başladığını kabul etmektedir.[50] Ama acaba gerçekten de bisetin ilk yılları bir gizlilik dönemi miydi? Hz. Peygamber, insanları İslâm’a gizli bir biçimde davet etmekle mi görevlendirilmişti? Görünüşe göre “gizli davet” ifadesini ilk kullanan kişi İbn Hişâm’dır (ö. 218/833). O da bu görüşü İbn İshak’a (ö. 151/768) nispet ederek şöyle yazmıştır:

İbn İshak şöyle demiştir: Daha sonra kadın ve erkeklerden insanlar bölük bölük İslâm’a girmeye başladılar; nihayetinde İslâm’ın adı Mekke’de yayıldı ve insanlar arasında konuşulur oldu. Ardından Allah, Resûlü’ne kendisinden gelen vahyi açıkça ilan etmesini, insanlara emrini duyurmasını ve onları buna davet etmesini emretti. Bana ulaştığına göre, Hz. Peygamber’in emrini gizli tuttuğu ve sakladığı dönem ile Allah’ın dinini açıkça ortaya koymasını emrettiği zaman arasında, bisetten itibaren üç yıl geçmişti. Sonra Allah Teâlâ ona şöyle buyurdu: “Sana emredileni açıkça bildir ve müşriklerden yüz çevir.” Yine şöyle buyurdu: “Yakın akrabalarını uyar.”[51]

Ancak İbn Hişâm’ın bu rivayetinde bir çelişki bulunmaktadır. O, önce kadın ve erkeklerden insanların bölük bölük İslâm’a girdiklerini ve İslâm’ın adının Mekke’de yayıldığını söylemekte; ardından Allah’ın Resûlü’ne emrini açıkça ilan etmesini ve insanları buna davet etmesini buyurduğunu nakletmektedir. Daha sonra da herhangi bir delil ortaya koymaksızın, “Sana emredileni açıkça bildir” ayetini, Hz. Peygamber’in risaleti şeklinde yorumlamaktadır.

Hâlbuki çok sayıdaki delile göre bisetin ilk yıllarında gizli tutulan emr, risalet değildir. Bu delillerden biri, uyarı görevinin daha ilk yıllarda mevcut olmasıdır. Yakubî’nin (ö. 292/905’ten sonra) rivayetine göre, Alak Sûresi’nin ilk ayetlerinin Hz. Peygamber’e (s.a.a.) nazil olduğu günün ertesi sabahında Cebrail onun yanına gelmiş ve onu elbisesine bürünmüş halde bulunca şöyle demiştir: “Ey elbisesine bürünen! Kalk ve uyar!”[52] Bu ayet, uyarma görevinin bisetin hemen başında farz kılındığını ve bu görevin Hz. Peygamber tarafından derhal yerine getirilmeye başlandığını göstermektedir. Bu görevi doğrultusunda Hz. Peygamber, insanları uyarmaya Abdülmuttaliboğulları’ndan başlamıştır. Müminlerin Emiri Ali (a.s.) şöyle buyurmuştur:

Allah, Peygamberimiz Hz. Muhammed’e (s.a.a.) vahyetti ve risalet görevini onun omuzlarına yükledi. O sırada ben, ailesinin yaşça en küçüğüydüm ve ev işlerinde kendisine yardım ediyordum. Sonra Hz. Peygamber, Abdülmuttaliboğullarının küçüklerini ve büyüklerini davet ederek, onlardan Allah’ın birliğine ve kendisinin Allah’ın elçisi olduğuna şehadet etmelerini istedi. Onlar imtina ederek onu yalnız bıraktılar ve ona karşı çıktılar. Diğer insanlar da Hz. Peygamber’den daha fazla uzaklaştılar, ona muhalefet ettiler; zira kendilerine sunduğu şeyi idrak edemiyorlardı, akılları almıyordu. Ben ise tek başıma, itaat ederek ve inanarak onun davetini derhal kabul ettim; kalbimde hiçbir şüphe ve tereddüde yer vermedim. Üç yıl boyunca Hz. Peygamber ile bu inanç üzere kaldık. O vakit yeryüzünde benden ve Hatice binti Huveylid’den başka namaz kılan ve Hz. Peygamber’e inanan kimse yoktu.[53]

Bu rivayete göre davet en başından itibaren aleniydi. Abdülmuttaliboğulları’nın uyarılmasından sonra Hz. Peygamber’in içerisinde bulunduğu toplumun tamamı bu davetin muhatabı olmuştur. Ancak üç yıl boyunca onun sözlerini kavrayamamış ve İslâm’a yönelmemişlerdir. İlk yıllarda İslâm’ın gizli olduğunu kabul etmeyi güçleştiren bir başka delil ise, Hz. Peygamber’in Mescid-i Haram’da açıkça namaz kılmasıdır. Afîf el-Kindî’nin bu konudaki rivayeti meşhurdur.[54]

Netice itibariyle, Hz. Peygamber’in (s.a.a.) daveti bisetin başlangıcından itibaren gizli değildi. İlk üç yıl boyunca onun daveti tevhide ve kendi risaletine yönelik olmuştu. Bu üç yıllık süreçte, Yevmü’d-Dâr hadisesine kadar gizli tutulan husus ise, Hz. Peygamber’den sonra Müminlerin Emiri Ali’nin (a.s.) vasi, vezir ve halife olacağıydı. Bu noktada şu soru sorulabilir: Bazı rivayetlerde neden emrin gizli tutulduğundan söz edilmektedir? Bazı rivayetlere göre Hz. Peygamber’in risaletin başlangıcında bir hususu yalnızca gizlemekle kalmayıp onu açıklamaktan da çekinmiş olmasının sebebi nedir?[55]

Bu sorunun cevabı, Kureyş’in Yevmü’d-Dâr hadisesi sonrasında tavrını değiştirmesinde aranmalıdır. Kureyşliler, Hz. Peygamber’in davetinden ve onun ayrıntılarından haberdar olmalarına rağmen üç yıl boyunca kendisine düşmanlık beslememişlerdir. Ancak üç yılın ardından eziyetler, işkenceler, alaylar, iftiralar ve hatta Hz. Peygamber’i öldürme ve suikast planları başlamıştır.

Hz. Peygamber, Mekke’ye gelen kabileleri ziyaret ederek davetini onlara tebliğ ederdi. Bu vesileyle ziyaret ettiği kabilelerden biri Âmir b. Sa‘saa kabilesiydi. Bu kabileden Buhayre b. Firâs adlı bir kişi, Hz. Peygamber’in sözlerini işitince şöyle dedi: “Vallahi, eğer ben Kureyşli bu genci yanıma alırsam, onun vasıtasıyla tüm Arapları yerim [bütün Araplara hükmedebilirim].” Ardından Hz. Peygamber’e döndü ve şöyle sordu: “Söyle bakalım; eğer biz senin davan üzerine sana biat edersek ve Allah seni muhaliflerine karşı muzaffer kılarsa, senden sonra yönetim (emr) bize geçecek mi?” Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Bu iş (emr) Allah’ın elindedir; O, benden sonra onu dilediğine verir.” Bunun üzerine adam şöyle dedi: “Yani biz boyunlarımızı senin uğrunda Araplara hedef yapacağız ama Allah seni galip kıldığında yönetim başkasına kalacak, öyle mi!”

Bu husus, yani Hz. Peygamber’in hakkaniyeti ve kendisinden sonra gelecek hilafet ve yönetim meselesi, o ana kadar kendisini görmemiş yahut hakkında herhangi bir bilgi sahibi olmamış kimselerin zihnine, yalnızca onun sözlerini dinledikten sonra gelebiliyorsa, Ehl-i Kitap ile temasları ve Hz. Peygamber ile olan yakınlıkları sayesinde onun geleceğinden haberdar olan Kureyşlilerin zihnine gelmemiş olması nasıl düşünülebilir? Nitekim Sakîfe Toplantısı’nda Kureyşli muhâcirler, “Peygamber Kureyş’tendir; Araplar kendilerine başka bir kabileden yöneticiyi kabul etmez” söylemiyle öne çıkmışlardır.[56]

Hz. Peygamber’in (s.a.a.) Müminlerin Emiri Ali’yi (a.s.) kardeşi, vasisi, veziri ve halefi olarak tanıttığı Yevmü’d-Dâr hadisesinden sonra diğerlerine ona itaat etmelerini emretmiş, bunun ardından da Kureyş’in stratejisi değişmiştir. Hz. Peygamber’in davetinin hak olduğunu kavramış olan Kureyşliler, onun kendisiyle pazarlığa oturulacak biri olmadığını ve davetini yayma yolunda tam bir kararlılığa sahip bulunduğunu çok önceden anlamışlardı. Bu nedenle Yevmü’d-Dâr öncesinde Kureyş’in stratejisi uzlaşmak üzerine kuruluydu; çünkü onlara göre Hz. Peygamber Araplara hâkim olduğu takdirde, ondan sonra iktidar ve yönetim kendi kabilesine, yani Kureyş’in güç ve servet sahibi önderlerine kalacaktı. Dolayısıyla Kureyş kendisini Arap kabilelerinin en bahtiyarı olarak görmekteydi. Ne var ki Allah’ın Sana emredileni açıkça bildir ve müşriklerden yüz çevir!”[57] emri doğrultusunda hilafet meselesinin gizlenmesi dönemi sona erdi ve halife ilan edildi.

Halifenin ilanından sonra Hz. Peygamber’e (s.a.a.) ve halifesi Müminlerin Emiri Ali’ye (a.s.) yönelik haset daha da şiddetlendi ve bu, Kureyş’in strateji değişikliğinin başlangıç noktası oldu. Bu strateji değişikliği, Mekke’de nifak olgusunun ortaya çıkış sebeplerinden biri ve bazı yeni Müslümanların tavır değişikliğinin, hatta daha açık bir ifadeyle, belirli bir kesimin İslâm’ı kabul etmesindeki yegâne motivasyon ve ana saik olarak görülebilir. Bu kesim, Mekke’deki nifak hareketinin öncülerini oluşturan zümredir. Taberî, Tarih’inde Ömer b. Hattâb’ın hilafeti döneminde Abdullah b. Abbas ile arasında geçen bir konuşmayı nakletmiştir. Bu konuşmada Ömer, Kureyş’in Müminlerin Emiri Ali’nin (a.s.) hilafetini engellemek için yürüttüğü faaliyetleri ve bu hususta yaptıkları planlamaları açıkça ikrar etmektedir. Konuşmanın bir bölümünde Ömer, İbn Abbas’a şöyle demiştir:

“Ey İbn Abbas! Kavminizin Muhammed’den (s.a.a.) sonra yönetimi niçin bu aileye (Ehl-i Beyt) bırakmadığını biliyor musun? İbn Abbas şöyle der: “Cevap vermekten çekindiğim için ‘Eğer bilmiyorsam Müminlerin Emiri [Ömer] bana bildirir’ dedim.” Bunun üzerine Ömer şöyle dedi: “Kureyş, nübüvvet ile hilafetin sizde toplanmasını istemedi; çünkü böyle bir durumda kavminize karşı alabildiğine övünür ve büyüklenirdiniz. Bu yüzden Kureyş kendisi için bir seçim yaptı; seçiminde de isabet etti ve başarılı oldu!”[58]

Ömer’in bu sözlerinde, nübüvvet makamının ilahî bir tayin olduğuna dair bir inancın izine rastlanmamaktadır. Onun zihnindeki tasavvur, güya Kureyş’in nübüvvet makamını Hz. Peygamber’e verdiği; ancak övünmesinler diye hilafeti Hâşimoğulları’ndan bir başkasına vermediği şeklindedir!

Son olarak, Hz. Peygamber’in (s.a.a.) bisetin ilk yıllarında Müminlerin Emiri Ali’nin (a.s.) vasiliğini açıklama hususundaki çekincesi, ömrünün son yıllarında onun velayetini ilan etme konusundaki çekincesine benzemektedir. Nitekim burada da Allah Teâlâ Elçisi’ne şöyle hitap etmiştir:

Ey Resûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun risaletini yerine getirmiş olmazsın. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz Allah, inkârcı topluluğu hidayete erdirmez.[59]

 

Sonuç

Yukarıda geçen değerlendirmeler ışığında, Kur’ân-ı Kerim’in beyanına göre, “kalplerinde hastalık bulunanlar” tabiriyle nitelenen ve münafıklar için zikredilen özellikleri taşıyan bir zümrenin bisetin ilk yıllarından itibaren Hz. Peygamber’in (s.a.a.) çevresinde bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu zümre, zahirde İslâm’ı kabul etmiş ve bir nifak hareketine önderlik etmiştir. Söz konusu zümrenin motivasyonu, İslâm’ın ilk döneminde mevcut olan diğer münafıklardan farklıdır; zira bu zümrede yer alanlar yalnızca iktidara ulaşma arzusu sebebiyle İslâm’a yönelmişlerdir. Bisetin ilk yıllarında, Yevmü’d-Dâr hadisesine kadar, Kureyş ve nifak hareketi tarafından Hz. Peygamber’e karşı ciddi bir husumet sergilenmemiştir. Bu hadisenin de meydana geldiği ilk üç yılı Ehl-i Sünnet kaynakları genelde “İslâm’ın gizlilik dönemi” olarak nitelendirse de, kaynaklar derinlemesine incelendiğinde Hz. Peygamber’in Allah’ın emri doğrultusunda ilk günden itibaren İslâm’ı ve risaletini tebliğ ettiği görülmektedir.

İlk yıllarda gizli tutulan husus, Müminlerin Emiri Ali’nin (a.s.) hilafeti meselesidir. Hz. Peygamber tarafından Müminlerin Emiri Ali’nin hilafeti ilan edildikten sonra hilafete yönelik şiddetlenen haset, Kureyş ve nifak hareketinin düşmanlıklarını açığa vurup alenileştirmesine neden olmuştur. Bu hareketin ana unsurları ve öne çıkan şahsiyetleri ise, Hz. Peygamber’in vefatından sonra hilafeti gasp eden şahısların ta kendileridir.

 

Çeviri: İbrahim Erkin

 

Medya Şafak

 

 

 

 

 



[1] Makalenin orijinali için bkz. Hâdî İlyasî, “Reftâr-şinâsî-i Cereyân-i Nifâk der Duşmanî bâ Hilâfet-i Emir-i Müminân (a.s.): Berresî-i Movridî-i Makta-i Tarihî-i Âyet-i ‘İnzâr’,” İmâmet-pejûhî, 34 (1397), s. 143-165.

[2] “Yakın akrabalarını uyar” (Şuarâ, 214) ayetinin nazil olmasının ardından Hz. Peygamber (s.a.a.) Abdülmuttaliboğullarını evine çağırmış ve onları İslâm’a davet etmiştir. Bu hadise İslâm tarihinde Yevmü’d-Dâr (Ev Günü) olarak anılmaktadır (ç.n.).

[3] İbn Fâris, Ahmed, Mucemü Mekâyisi’l-luga, Kum: Mektebetü’l-a’lâmi’l-İslâmî, 1404, c. 5, s. 454.

[4] Râğıb Isfahânî, Hüseyn b. Muhammed, el-Müfredât fî garibi’l-Kur’ân, Dımaşk: Dârü’l-ilm ve Dârü’ş-Şâmî, 1412, s. 819.

[5] Râğıb Isfahânî, el-Müfredât, s. 819.

[6] Ferâhidî, Halil b. Ahmed, Kitabü’l-Ayn, nşr. Mehdi el-Mahzûmî ve İbrahim Samerrâî, Kum: Dârü’l-hicret, 141, c. 5, s. 177.

[7] En‘âm, 35.

[8] Ferâhidî, el-Ayn, c. 5, s. 177.

[9] İbnü’l-Esîr el-Cezerî, Mübarek b. Muhammed, en-Nihâye fî garibi’l-hadis ve’l-eser, c. 6, s. 98.

[10] İbn Manzûr, Cemaleddin Muhammed b. Mükerrem, Lisânü’l-Arab, Beyrut: Dârü’l-kütübi’l-ilmiyye, 1419, c. 1, s. 359.

[11] İbnü’l-Esîr el-Cezerî, en-Nihâye, c. 6, s. 98.

[12] Râğıb Isfahânî, el-Müfredât, s. 177.

[13] Feyyûmî, Ahmed b. Muhammed, el-Misbâhü’l-münîr fî garibi’ş-Şerhi’l-Kebir, Kum: Dârü’l-hicret, 1414, c. 2, s. 618.

[14] Tabâtabâî, Muhammed Hüseyin, el-Mizân fî tefsiri’l-Kur’ân, Kum: Defter-i İntişârât-i İslâmî-i Câmia-i Müderrisîn-i Havza-i İlmiyye-i Kum, 1418, c. 19, s. 279.

[15] Cezâirî, Abdullah, Tuhfetü’s-seniyye, (Yazma Eser), s. 41.

[16] Mukaddes Erdebilî, Ahmed b. Muhammed, Zübetü’l-beyân fî ahkâmi’l-Kur’ân, Tahran: Kitabfurûşî-i Murtazavî, (t.y.), s. 8.

[17] Necefî, Muhammed Hüseyin, Cevâhirü’l-kelâm, c. 6, s. 59.

[18] Mutahharî, Murtaza, Pânzdeh Goftâr, s. 124-126.

[19] Bu konuda ayrıca şu rivayet nakledilmiştir: Bu ayetler, Muhammed Aİlesi’nin (Âl-i Muhammed a.s.) hakkını gasp eden ve onların makamını kıskananlar hakkında nazil olmuştur. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Onlar, Allah’ın lanetlediği kimselerdir. Allah kimi lanetlerse artık onun için hiçbir yardımcı bulamazsın. Yoksa onların hükümranlıktan (mülk) bir payı mı var? Eğer öyle olsaydı, insanlara çekirdeğin sırtındaki küçücük bir noktayı (nakîr) bile vermezlerdi.” (Nisâ, 52-53). Ayette geçen “nakîr,” hurma çekirdeğinin arka yüzündeki küçük nokta anlamındadır. [İmam] şöyle buyurdu: “Yoksa onlar insanları, Allah’ın kendi lütfundan onlara verdiği şey sebebiyle mi kıskanıyorlar?” (Nisâ, 54). Buradaki “insanlar” ifadesinden kasıt, Müminlerin Emiri Ali ve İmamlar’dır (a.s). “Şüphesiz biz İbrahim ailesine kitabı, hikmeti verdik ve onlara büyük bir mülk bahşettik” (Nisâ, 54). Ayette geçen “büyük mülk”, nübüvvetten sonraki hilafet makamıdır ki bu makamın sahipleri de İmamlar’dır (a.s.). Bkz. Kummî, Ali b. İbrahim, Tefsirü’l-Kummî, nşr. Seyyid Tayyib Cezâirî, Kum: Dârü’l-küttâb, 1403, c. 1, s. 140.

[20] Bakara, 8-10.

[21] Tevbe, 58.

[22] Tevbe, 49.

[23] Tevbe, 107.

[24] Nifak olgusunun neşet ettiği mekân ve zaman dilimi; bir başka ifadeyle, münafıkların Mekke döneminde mi yoksa Medine döneminde mi ortaya çıktıkları meselesi, eskiden beri Şia ile Ehl-i Sünnet arasında tartışılagelmiş bir konudur. Bu tartışmanın varlığını teyit eden en önemli delillerden biri, Sa‘d b. Abdullah’ın bir Nâsibî (Ehl-i Beyt düşmanı) ile bu mesele hakkında yaptığı, bu makalede de sözü edilen münazaradır. Bkz. Tabersî, Ahmed b. Ali, el-İhticâc ale’l-lüccâc, Meşhed: Murtaza, 1403, c. 2, s. 461-465.

[25] Bakara, 174.

[26] Tabâtabâî, el-Mizân, c. 1, s. 326.

[27] Kummî, Tefsir, c. 1, s. 196.

[28] Beyhakî, Ebû Bekir Ahmed b. Hüseyin, Delâilü’n-nübüvve, Beyrut: Dârü’l-kütübi’l-ilmiyye, 1405, c. 1, s. 252.

[29] Âmir b. Sa‘saa kabilesi İslâm’ın ilk yıllarında Mekke’ye gelmiş, Hz. Peygamber de bu sırada onları ziyaret etmiştir. bkz. Mustafa Fayda, “Âmir b. Sa‘saa (Benî Âmir b. Sa‘saa),” Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, İstanbul: TDV, 1993, s. 66-67. (ç.n.)

[30] İbn Hişâm, Abdülmelik, es-Sîretü’n-Nebeviyye, Beyrut: Dârü’l-marife, (t.y.), c. 1, s. 425; Taberî, Muhammed b. Cerir, Tarihü’l-ümem ve’l-mülûk (Tarihü’t-Taberî), nşr. Muhammed Ebu’l-Fazl İbrahim, Beyrut: Dâru’t-turâs, 1387, c. 2, s. 350.

[31] Tabersî, el-İhticâc, c. 2, s. 461-465.

[32] Müddessir, 31.

[33] Süyûtî, Abdurrahman, ed-Dürerü’l-mensûr fî’t-tefsiri’l-me’sûr, Beyrut: Dârü’l-fikr, 1403, c. 6, s. 280.

[34] Sa‘lebî, Ebû İshak Ahmed, el-Keşfu ve’l-beyân – Tefsirü’s-Sa‘lebî, nşr. Ebî Muhammed b. Âşûr, ed. Nazir Sâidî, Beyrut: Dâru ihyâi’t-turâsi’l-Arabî, 1422, c. 10, s. 67; Begavî, Hüseyin b. Mesud, Meâlimü’t-tenzil fî tefsiri’l-Kur’ân, Beyrut: Dâru ihyâi’t-turâsi’l-Arabî, 1420, c. 5, s. 72; Fahreddin er-Râzî, Muhammed b. Ömer, Mefâtihü’l-gayb, Beyrut: Dâru ihyâi’t-turâsi’l-Arabî, 1420, c. 30, s. 696.

[35] Âlu Gazi, Abdülkadir Molla Huveyş, Beyanü’l-meâni, Dımaşk: Matbaatü’t-terakkî, 1382, c. 1, s. 114.

[36] Süyûtî, Abdurrahman, el-İtkân fî ulûmi’l-Kur’ân, nşr. Muhammed Salim Hâşim, Kum: Menşûratu Zevi’l-kurbâ, 1387, c. 1, s. 106.

[37] Tabersî, Fadl b. Hasan, Mecmau’l-beyân fî tefsiri’l-Kur’ân, Beyrut: Menşûratu Müesseseti’l-alemî li’l-matbûât, 1415, c. 1, s. 48, c. 3, s. 388.

[38] Tabâtabâî, el-Mizân, c. 5, s. 372, c. 9, s. 410.

[39] Taberî, Muhammed b. Cerir, Câmiü’l-beyân fî tefsiri’l-Kur’ân, Beyrut: Dâru’l-marife, 1412, c. 9, s. 209; İbn Kesir, İsmail b. Ömer, Tefsirü’l-Kur’âni’l-Azim, Beyrut: Dârü’l-kütübi’l-ilmiyye, 1419, c. 4, s. 474; Süyûtî, ed-Dürer, c. 6, s. 284; Tabâtabâî, el-Mizân, c. 20, s. 90-91.

[40] Zemahşerî, Muhammed b. Ömer, el-Keşşâf an hakâiki gavâmizi’t-tenzil ve uyûnu’l-ekâvil fî vücûhi’t-tevil, nşr. Muhammed Hüseyin Ahmed, Beyrut: Dârü’l-küttâbi’l-Arabî, (t.y.), c. 4, s. 652; Kurtubî, Muhammed b. Ahmed, el-Câmi li-ahkâmi’l-Kur’ân, Tahran: Nâsır-ı Hüsrev, 1364, c. 19, s. 82; Şevkânî, Muhammed b. Ali, Fethü’l-kadir, Dımaşk ve Beyrut: Dâru İbn Kesir ve Dârü’-kilemi’t-tayyib, 1414, c. 5, s. 33; Fahreddin er-Râzî, Mefâtihü’l-gayb, c. 30, s. 712.

[41] Âl-i İmrân, 44.

[42] Rûm, 2-3.

[43] Se‘âlebî, Tefsir, c. 5, s. 514.

[44] Muhammed İzzet Derveze (ö. 1984), Müddessir Sûresi’nin 31. ayeti bağlamında, kalplerinde hastalık bulunanları Mekke’de tereddüt ve şüphe içinde bulunan kimseler olarak değerlendirmektedir. Ona göre bu kişiler, Hz. Peygamber’in davetinin doğruluğunu içten içe kabul etmiş, ancak müşriklerden korkmak gibi sebeplerle İslâm’ı kabul etmemişlerdir. Bkz. Derveze, Muhammed İzzet, Tefsirü’l-hadis, Kahire: Dâru ihyâi’l-kütübi’l-Arabiyye, 1383, c. 1, s. 463-464. Bununla birlikte yazar, “kalplerinde hastalık bulunanlar” ifadesinin geçtiği diğer ayetlerde tabirin münafıkları işaret ettiğini belirtmiştir. Bkz. Derveze, Tefsirü’l-hadis, c. 7, s. 421, c. 8, s. 320, 323.

[45] Nûr, 50.

[46] Muhammed, 20-30.

[47] Ahzâb, 12.

[48] Şuarâ, 214.

[49] Hicr, 94.

[50] Kummî, Tefsir, c. 2, s. 124; Bisetin ilk yıllarında davetin gizli tutulması konusu, daha önce Mehdî Deştî tarafından kaleme alınan ve Sefine dergisinin 32. sayısında yayımlanan “Bâzhânî-i Sâlhâ-yi Ebrî (Bâzhânî-i Mücedded-i Hadis-i Yevmü’d-Dâr)” [Bulutlu Yılların Sonu (Yevmü’d-Dâr Hadisesinin Yeniden Değerlendirilmesi)] başlıklı makalede incelenmiştir. Bu çalışma, araştırmanın izini sürmeyi ve meseleye farklı bir açıdan bakmayı amaçlamaktadır.

[51] İbn Hişâm, es-Sîre, c. 1, s. 262-263.

[52] Yakubî, Ahmed, Tarihu Yakubî, c. 1, s. 378.

[53] Sadûk, Muhammed b. Ali, el-Hisâl, nşr. Ali Ekber Gaffârî, Kum: Câmia-i Müderrisîn-i Havza-i İlmiyye-i Kum, (t.y.), c. 2, s. 366; Meclisî, Muhammed Bâkır, Bihâru’l-envâr el-câmia li-düreri’l-ahbâri’l-Eimmeti’l-Ethâr, Beyrut: Müessesetü’l-vefa, 1403, c. 38, s. 168.

[54] İbn Abdülberr, Yusuf b. Abdullah, el-İstiâb fî marifeti’l-ashâb, nşr. Ali Muhammed Becâvî, Beyrut: Dârü’l-ceyl, 1412, c. 3, s. 163-165; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-gâbe, c. 3, s. 414; İbn Hacer Askalânî, Ahmed, el-İsâbe fî temyizi’s-sahâbe, Beyrut: Dârü’l-kütübi’l-ilmiyye, 1415, c. 2, s. 480.

Afîf el-Kindî’nin rivayeti kısaca şöyledir: “Ben tacirdim. Hac günlerinde Mekke’ye gelmiş, Abbas b. Abdülmuttalib’ın yanında oturmuştum. Bu sırada bir adam çıkıp Kâbe’ye yönelerek namaz kılmaya başladı. Ardından bir kadın, sonra da bir genç gelip ona katıldı. Bunun üzerine Abbas’a bunun ne olduğunu sordum. O da şöyle dedi: “Bu, kardeşimin oğlu Muhammed’dir (s.a.a.). Allah’ın kendisini peygamber olarak gönderdiğini söylüyor. Yanındaki eşi Hadice, genç ise Ali’dir. İkisi de ona iman etti. Allah’a yemin ederim yeryüzünde bu din üzere ilk olarak bu üçünden başka kimseyi tanımıyorum.” Afîf daha sonra, “Keşke o zaman onların dördüncüsü ben olsaydım” demiştir (ç.n.).

[55] “…Hz. Peygamber Mekke’de üç yıl boyunca gizleyerek, korku içinde, gözetleyerek, kavminden ve insanlardan çekinerek kaldı.” Sadûk, Kemâlü’d-din, Tahran: İslâmiyye, 1395, c. 1, s. 328; Meclisî, Bihâru’l-envâr, c. 18, s. 177, hadis no: 4.

[56] Cevherî, Ahmed, es-Sakife ve Fedek, s. 56-59; İbn Ebî’l-Hadid, Abdülhamid, Şerhu Nehci’l-belâğa, nşr. Muhammed Ebû’l-Fazl İbrahim, Kahire, Dâru ihyâi kütübi’l-Arabiyye, 1378, c. 6, s. 8-10.

[57] Hicr, 94.

[58] Taberî, Tarih, c. 4, s. 223.

[59] Mâide, 67.