ÖZEL: Devrim Muhafızları Ordusu: Üniformalı Gerillalar

ÖZEL: Devrim Muhafızları Ordusu: Üniformalı Gerillalar
Bu üç unsur, bu hareketleri normalde devrimci örgütleri yok eden yozlaştırıcı etkilerden koruyacak yeterli asabiyeyi (klasik İbn Halduncu anlamdaki grup dayanışması) üretir. Rüşvet ve kayırmacılık, makam dağıtmak burada sökmez. Devlet gücünün kullanımı onları geleneksel, kırılgan ordulara dönüştürmez. Özünde, yöneten gerilla hareketleri olarak kalırlar.

 

 

 

 

İslamcılık, asimetrik savaş ve DMO’nun devrimci doktrini

 

Abu Erfan Parsi

 

https://aep1979.substack.com/

 

Şubat 20, 2026

 

İslam Devrimi Muhafızları Ordusu’nun (IRGC) mevcut liderliği, klasik askeri kurumların mamulü değildir. Kökenleri 1979 İran Devrimi’nden çok öncesine uzanan İslamcı ideoloji ve gerilla savaşı deneyiminin birleşmesine dayanır. İran’ın bugünkü askeri stratejisinin kaidelerini kavrayabilmek için bu soykütüğü bilmek elzemdir.

 

Üç kurucu grup

 

İslam Devrimi Muhafızları'nın yörüngesini şekillendirecek olan kişiler, birbirinden farklı ancak ilintili üç devrimci deneyimden sadır oldu. İlk olarak, İslam Devrimi Mücahitleri grubu içindeki "Mansûrûn" fraksiyonu var. Muhsin Rızai, Gulam Ali Raşid, Ali Şamhani, Muhammed Bâkır Zülkadr ve Hüseyin Nejat'ın hepsi bu örgütte yetişti; bu örgüt, İslami ideolojiyi Şah rejimine karşı silahlı mücadeleyle birleştiren devrim öncesi bir hareketti. Bunlar geleneksel anlamda asker değil, üstün bir devlet aygıtıyla yüzleşmenin tek yolunun asimetrik yöntemler olduğunu anlayan devrimcilerdi.

 

İkinci olarak, “Lübnan mezunları” grubu var. Hüseyin Hamedani, Yahya Rahim Safavi, Hasan Bakıri, Mustafa Çamran, Muhammed Munteziri, Ahmed Vahidi, Ali Ekber Muhteşempur, Hüseyin Dehgan, İbrahim Himmet ve Ahmed Mütevessiliyan, bunların hepsi devrimci kariyerlerine 1970'lerin sonlarında veya 1980'lerin başlarında Lübnan'da başladılar. Bazıları İran Devrimi'nden önce el-Fetih ile eğitim alarak Filistin gerilla savaşının İsrail'e karşı verdiği mücadeleden dersler çıkardı. Diğerleri ise 1982 Siyonist işgalinden sonra Hizbullah'ın eğitimcileri ve kurucuları oldular ve İran kendi devrimini henüz pekiştirirken bile devrimci modeli dışarıya ihraç ettiler. Bu grup, İran'ın savunmasının sınırlarının ötesinden başladığı ilkesini somutlaştırdı.

 

Üçüncüsü, 1980'lerin başlarında İran'ın kuzeybatısındaki Kürt isyanının bastırılmasında ün kazanan ve aynı zamanda Saddam Hüseyin'e düşman Irak Kürt gruplarıyla, özellikle Mesud Barzani ve Celal Talabani'nin gruplarıyla yakın çalışma ilişkileri kuran "Ramazan Karargâhı" grubudur. İran-Irak Savaşı sırasında Kürdistan'daki Devrim Muhafızları'nın ileri operasyon üssünün adını taşıyan Ramazan Karargâhı, İran'ın hem Arap hem de Kürt Irak muhalif gruplarıyla ilişkilerini yönetti. Bu grupta Muhammed Bâkır Zülkadr, Muhammed Rıza Nağdi, İsmail Kaani, İraj Mescidî (daha sonra İran'ın Bağdat Büyükelçisi ve Kudüs Gücü Komutanı) ve hepsinin en ünlüsü Kasım Süleymani yer almaktadır. Talabani, Süleymani hakkında daha sonra "Irak'ı biz Kürtlerden, belki de [Arap] Iraklılardan daha iyi tanıyordu" diyecekti. Bu abartı değildi hatta Kudüs Gücü'nün ayırt edici özelliği haline gelen derin ve kapsamlı istihbarat çalışmalarının bir kanıtıydı.

 

 

Yaptırımlar savaşının gerilla ekonomisi

 

1979'dan sonra Amerika Birleşik Devletleri tarafından uygulanan yaptırımlar, İran'ın ekonomisini kısıtlamakla kalmadı; askeri doktrinini de temelden yeniden şekillendirdi. İran'ın düzenli ordusunu (Ertiş) sistematik olarak felç eden -anlamlı bir hava kuvveti, deniz kuvveti veya hava savunma yeteneğinden mahrum bırakarak- yaptırımlar, İran'ı rakipleriyle konvansiyonel eşitlik iddiasından vazgeçmeye zorladı. Bu boşlukta, Devrim Muhafızları ön plana çıktı ve ancak "gerilla ekonomisi" olarak tanımlanabilecek bir askeri harcama yönetimi üstlendi: minimum maliyetle düşman kayıplarını en üst düzeye çıkarmak ve yetenekleri eşitlemeye değil, kabullenilemez acılar vermeye dayalı bir caydırıcılık paradigması oluşturmak.

 

Bu doktrin, İran-Irak Savaşı'nın çetin koşullarında şekillendi. Saddam Hüseyin'in İran şehir merkezlerini amansızca bombalaması demek olan "Şehirler Savaşı", travmatik bir ulusal deneyimdi. İslam Cumhuriyeti'nin askeri doktrini o zamandan beri böyle bir felaketin asla tekrarlanmamasını sağlamaya odaklanmıştır. Bunu garanti altına almaya yetecek bir konvansiyonel hava kuvveti veya hava savunma sistemi tesis etmek, İran'ın izolasyon altında olduğu ağır şartlarda asla bir araya getiremeyeceği kaynaklar gerektiriyordu. Bu nedenle Devrim Muhafızları asimetrik bir inovasyon benimsedi.

 

Sonuç olarak İran'ın yerli insansız hava aracı ve füze programı ortaya çıktı: İran'a zarar vermeye cüret eden herhangi bir düşmana karşı yıkıcı güç üretebilen, yerli ve seri üretime uygun bir cephanelik. Bu, istenen "terör dengesini" yarattı ve rakibe, vermek istediği zararla orantılı bir yıkım dayattı. Haziran 2025'te İran ile Siyonist rejim arasında yaşanan 12 Günlük Savaş, bu doktrinin olgunluğunu gösterdi: İran, nükleer silahlara başvurmadan doğrudan, kitlesel olarak saldırabiliyor ve karşı saldırıyı göğüsleyebiliyordu.

 

 

İnsan dalgalarından ileri savunmaya

 

1980-1988 yılları arasında genç Besicilerin insan dalgaları Irak mevzilerini yıkarak İran topraklarını özgürleştirmeyi başardı, ancak Basra'yı ele geçiremediler. 1986-87'deki Kerbela-4 ve Kerbela-5 operasyonları, tahkim edilmiş ve konvansiyonel olarak donatılmış savunma hatlarına karşı, fedakârlığın zirvesindeki kurban olmuş piyadelerin kanlı anıtları olarak kaldı. İran, bu dayatılmış "Kutsal Savunma" savaşında yarım milyon şehit verdi. Savaş sonrası askeri doktrin bu dersi varoluşsal bir netlikle özümsedi: Eğer bu ölçekte bir kara savaşı İran topraklarını bir daha yutarsa, İslam Cumhuriyeti'nin kendisi de hayatta kalamaz.

 

Düşman Arap rejimleri deniziyle çevrili olan İran askeri önderliği -ki bu devletler 1980'ler boyunca Saddam'ın savaş makinesini finanse etmişti- cephe hattının dışa doğru itilmesi gerektiğini anlamıştı. Stratejik ilke şu oldu: "Savaşlarımızı Tahran yerine Lübnan'da yürütmek daha iyidir."

 

Böylece, ihraç edilen kitlesel seferberlik yoluyla ileri savunma doktrini doğdu. İdeolojik bağlılığa ve yerel topluluklara dayanan halk seferberliği milis gücü olan Besic modeli, bölge genelinde çoğaltıldı. Lübnan'da Hizbullah, Irak'ta Halk Seferberlik Güçleri (PMF), Yemen'de Ensarullah oldu. Filistin'de ise Hamas ve Filistin İslami Cihadı'nın askeri kanatları olarak arzı endam etti.

 

 

Besicî direnişin üç temel direği

 

İslam Devrimi Muhafızları Ordusu (IRGC), bu modelin başarılı olması için herhangi bir müttefik gücün sahip olması gereken üç temel özellik belirlemiştir:

  1. Maddi kazancın ötesinde aşkın bir motivasyon sağlayan güçlü bir İslamcı ideoloji.
  2. Organik entegrasyonu ve sürdürülebilirliği sağlayan yerel halkta derin kökler.
  3. Devlet benzeri bir güce ulaştıktan sonra bile korunan bir gerilla zihniyeti (Yemen ve Irak'ta görüldüğü gibi).

 

Bu üç unsur, bu hareketleri normalde devrimci örgütleri yok eden yozlaştırıcı etkilerden koruyacak yeterli asabiyeyi (klasik İbn Halduncu anlamdaki grup dayanışması) üretir. Rüşvet ve kayırmacılık, makam dağıtmak burada sökmez. Devlet gücünün kullanımı onları geleneksel, kırılgan ordulara dönüştürmez. Özünde, yöneten gerilla hareketleri olarak kalırlar.

 

 

Asimetrik toplum

 

İmam Humeyni’nin 1979'da Şah'ın ordusundan bağımsız paralel bir askeri yapı olarak Devrim Muhafızları'nı kurmaktaki ısrarının sebebi, eski rejimin subay kadrosuna duyduğu güvensizliğin ötesine uzanıyordu. Devrimi hayatta tutmanın tek garantörü olacak düzenli ordu kavramına inancı yoktu. 2026'daki Venezuela deneyimi -günümüz okuyucusu için bir referans noktası- onun öngörüsünü kanıtlıyor. Paralel, ideolojik, dinî ve gerilla zihniyetli askeri bir yapı, içeriden veya dışarıdan herhangi bir düşmanın haince ele geçirme girişimine karşı büyük bir duvar görevi görür.

 

Ancak bu doktrinin askeri örgütlenmenin ötesinde, medeniyet psikolojisinin alanına giren daha derin bir boyutu var. Aralık 2025'te, Siyonistlerin çağrı cihazı saldırılarının Lübnan'da şok dalgaları yaratmasından sadece üç gün sonra, Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani, Beyrut'ta Seyyid Hasan Nasrallah'ı ziyaret etmişti. Nasrallah ona şunları söyledi: "Bu başka bir toplumun başına gelseydi, tüm umudunu kaybeder ve savaşmayı bırakırdı. Bizim toplumumuz, İmam Hüseyin'e olan inancı sayesinde savaşmayı sürdürüyor!"

 

Bu, asimetrik savaşın son ve belki de en önemli ayağıdır: “asimetrik toplum” ihtiyacı. Modern ve postmodern, küresel kabul görmüş inanç ve felsefe sistemlerinin dışında işleyen bir toplum. Topluca İmam Hüseyin'e inanan, uluslararası düzeni yöneten materyalist dünya görüşünü açıkça reddeden bir toplum. Böyle bir toplum rüşvetle kandırılamaz, yozlaştırılamaz, simetrik yollarla teslim olmaya zorlanamaz. “Ruh’un milyonlarca Besicîsi”nden oluşan bu topluluk; silahlı veya silahsız, geleneksel orduların yatıştıramayacağı bir beşerî saha oluştururlar.

 

Güney Lübnan, Gazze ve Yemen halkları da bu türden asimetrik toplumlardır. Herhangi bir geleneksel devleti paramparça edecek yenilgileri (liderlerin kaybı, şehirlerin yıkılması, on binlerce insanın öldürülmesi) absorbe ettiler ve mücadeleye devam ediyorlar. Onlar, Peygamberimizin Uhud Savaşı'ndaki topluluğunun çağdaş birer örneğidir: yaralı ama yıkılmamış; taktiksel olarak yenilmiş ama stratejik olarak teslim olmamışlar.

 

Direniş Ekseni için nihai yenilgi, toprak kaybı veya liderliğin suikasta uğraması bile olmayacaktır. Nihai yenilgi, bu manevi asimetrinin kaybı, yani modern dünyanın materyalist "simetrisinin" benimsenmesi olacaktır. Bu inanç var olduğu sürece savaş devam edecek. Ve bu inanç var olduğu sürece; 1970'lerin gerilla mücadelelerinde doğan, 1980'lerin kanlarıyla abdest alan ve o zamandan beri bölgesel ateşlerde pişmeyi sürdüren Devrim Muhafızları'nın temel doktrini geçerliliğini koruyacaktır.

 

 

Çeviri: Kemal Küçük

 

Medya Şafak