Ahmed el-Kâtib’e Reddiye (16): İmâmet hakkındaki birkaç soruya cevap

Ahmed el-Kâtib’e Reddiye (16): İmâmet hakkındaki birkaç soruya cevap
Eldeki kanıtlar ve bütün işaretler kuşku götürmeyecek bir tarzda onların şûrâya inanmadıklarına delalet etmektedir. Çünkü Ebû Bekir, hastalığı ağırlaşıp da ölüm döşeğine düştüğü esnada Ömer’i veliaht tayin edip ümmetin başına atadı. Bu metodu takip eden Ömer’in kendisi dahi aralarından birisini seçmeleri için altı kişilik şûrâyı atamış ve şöyle demiştir: “Eğer Sâlim hayatta olsaydı şûrâ teşkil etmezdim.”

 

 

Sekizinci Bölüm: Doktor Şerkâvî’nin Nass Nazariyesi Çerçevesindeki Soruları

 

Sâmî el-Bedrî

 

 

Şûrâ Dergisi ‘‘Sizden Gelenler’’ bölümünde Doktor Şerkâvî’nin imzasını taşıyan bir mektup yayımladı. Mektup şu şekildedir:

Sayın Şûrâ Dergisinin yazı işleri müdürü, es-selâmu aleykum ve rahmetullahi ve berekâtuhu!

Sahâbe kuşağının şûrâya bakışına ilişkin tartışma davetinizi kabul ediyorum. Öncelikle şunu belirtmek istiyorum. Ben şûrâ nazariyesine ilişkin doyurucu ve bilimsel bir eleştiri göremedim. Şehid Seyyid Muhammed Bâkır es-Sadr’ın özet makalesinde okuduğum ve onun velayet çerçevesindeki özet kitapçığında müşahede ettiğim bilimsel yaklaşımı şûrâ nazariyesiyle ilgili yazıda göremedim. Bilemiyorum artık, bu makaledeki hususlar onun son reyi midir yoksa konu çerçevesinde başka birtakım ekleme ve çıkarımları da var mıdır?

Her halükarda Şehid Sadr’ın Hz. Resûlullah’ın (s.a.a.) ümmeti bilinçlendirme görevini yerine getirmesinin zorunluluğu, şûrâ sistemi için davetçiler yetiştirmesi ve şûrâ sisteminin sınırlarını ve detaylarını belirlemesi gerektiği şeklindeki tespitleri beni zor duruma düşürdü. Şûrâ konusunda Hz. Resûlullah (s.a.a.) olumlu bir tutum ve tavır takınarak İslam ümmetini düşünsel ve ruhî açıdan bu sisteme hazırlamış olsaydı kuşkusuz şûrâ nizamı kabul edilebilir, şûrâ düşüncesi geniş bir alan için ve derinlikli olarak ortaya atılabilir, bütün eksiklikleri ve gediklikleri gidermek ve bütün detayları ibraz etmek için savunulabilirdi. Böylece şûrâ pratik bir uygulama olarak kabul edilebilirdi. Ancak şûrâ olgusu hem belirsiz bir düşünce ve kavram olarak durmaktadır hem de detayları açıklanmadığı ve ihtilaf edildiği esnada hangi düşüncenin daha üstün tutulacağına dair kıstaslar belirlenmediği müddetçe yürürlüğe konulması mümkün değildir. Bir başka ifadeyle ihtilaf edilmesi halinde acaba nicelik mi kıstas olmalıdır yoksa nitelik ve uzmanlık mı? Şehid Sadr buna benzer önemli soruları ve konuları ortaya koymuş, bu açıklamaların ışığında Hz. Resûlullah’ın şûrâ nizamına dayanmadığına ve ümmetin liderliğini belirleme konusunda bu yolla hareket etmediğine kesin kanaat getirmiştir.

Şehid Sadr şûrâ nazariyesinin temelsiz olduğunu ortaya koyduktan sonra nass ve tayin nazariyesini, Hz. Peygamber’in (s.a.a.) kendisinden sonrası için ümmetin düşünsel ve siyasî liderliğini üstlenmesi için İmam Ali’yi hazırladığı görüşünü ortaya atmıştır. Şu var ki bu konuyu tartışmaya girmeden önce bu nokta çerçevesinde bir soru sormak istiyorum. Hz. Peygamber’in (s.a.a.) kendisi Hâtemü’l-Enbiyâ iken ve Allahu Teâlâ O’nun elleriyle dinini tamamlamış ve “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım, sizin için din olarak İslâmiyet’i beğendim”[1] buyurmuş iken, kendisinden sonrası için davetin herhangi bir kişinin liderliğine ihtiyaç duyduğunu temel almış olabilir mi?

Bir başka ifadeyle söyleyecek olursak nübüvvet merhalesinin ardından niçin dinin kutsiyet boyutundan yararlanacak veya risâletin kemâle eriştirilmesi için dinin kutsî rollerini yerine getirecek siyasî bir düzen varsayıyoruz? Pekâlâ Resûlullah (s.a.a.) kendisinden sonrası için siyasî-medenî bir nizam bırakmış ve Müslümanlara zamana ve mekâna göre diledikleri nizamı seçip geliştirme özgürlüğünü vermiş olabilir.

Öyleyse Resûlullah (s.a.a.) kendisinden sonraya, nübüvvet hattını sürdürecek, düşünsel merciiyeti ve siyasî liderliği kendisinde barındıracak siyasi bir nizamı bırakmış olmalıdır. Şehid Sadr’a göre, O İmam Ali b. Ebî Tâlib’i (a.s.) seçmiş, onu risâletin işlevsellik sağlaması ve yönetim görevini yerine getirmesi için bu göreve hazırlamış, bu konuda kendisinden sonrası için düşünsel ve siyasî açıdan ümmetin lideri olacağı hususunda ahit almıştır. Ancak, Şehid Sadr’ın dayandığı önceki şüphelerin tamamı daha kuvvetli bir surette bu nazariye için de geçerlidir.

Bütün bu değerlendirmeleri ve soruları burada bir kez daha tekrar etmemiz mümkündür. Örneğin şöyle denebilir:

Nass ve tayin nazariyesi kapalı ve belirsiz bir düşüncedir. Detaylı bir şekilde açıklanmadığı ve dakik bir şekilde ortaya konulmadığı müddetçe yürürlüğe girmesinin olanağı yoktur. Nass nazariyesi acaba sadece İmam Ali (a.s.) ile mi sınırlıdır yoksa ondan sonra da devam etmekte midir? Her imam kendisinden sonra herhangi bir şahsa mı vasiyet etmiştir, yoksa bunu belirli bir sülaleye mi hasretmiştir? Nass ve tayin sadece belirli bir zaman ve dönem için mi geçerlidir yoksa Kıyamet Günü’ne kadar devam mı edecektir? İmamet İmam Ali’nin (a.s.) sülalesine ait ise acaba İmam Hasan’ın mı yoksa İmam Hüseyin’in (a.s.) mi neslinden sürecektir, yoksa her ikisinin evlatları için mi geçerlidir? İmamet bir zattan diğerine nasıl intikal etmektedir? İmamları nasıl tanıyabiliriz ve imametin alametleri nelerdir?

Hz. Resûlullah (s.a.a.) kendisinden sonra Kıyamet Günü’ne kadar İmamların isimlerini vasiyet etmiş midir? İmamların isimleri bundan önce belirlenmiş ise İmamların sayılarında vuku bulan bedayı nereye koyacağız? İmam Sâdık’ın (a.s.) oğlu İsmâîl ve İmam Hâdî’nin (a.s.) oğlu Muhammed örneklerinde olduğu gibi İmamlar oğullarından birisine vasiyet etmiş midir? İmametin anahtarlarını ellerine almadan önce vefat eden olmuş mudur?

Hz. Resûl-u Azam (s.a.a.) bütün bu detayları açıklamış ise bunlar niçin bize ulaşmadı? Yok, eğer ilk Şiîlere ulaşmış ise zaman içerisinde Şiîler neden elliyi aşkın gruba ayrıldılar? Şiîler her bir imamın vefatından sonra neden şaşkınlık içinde bocalayıp durdular? Bütün İmamların çocuklarının sayısınca çeşitli gruplara neden bölündüler?

Nass nazariyesi Ehl-i Beyt İmamları nezdinde niye meçhuldür? İmam Ali (a.s.) üçüncü halife Osmân b. Affân’ın seçilmesiyle sonuçlanan şûrâda orada bulunanlarla yaptığı tartışmada neden nass nazariyesini gündeme getirmedi? Nass nazariyesinin izleri neden Muhacirlerin ve Ensar’ın zihin dünyalarında bulunmamaktadır? Neden sahâbe Hz. Resûlullah’ın (s.a.a.) vefatından sonra derhal Sakife’ye gittiler de Müslümanlara halife seçmek konusunda tevillere giriştiler? Gadîr-i Hum’da İmam Ali’ye biat ettiler madem, boyunlarında bir biat olduğunu niçin hatırlamadılar?

Şûrâ Dergisinin bir sonraki sayısında şûrâ ile imamet nazariyeleri arasındaki farkı açıklamanızı ve nass nazariyesine inanç konusunda insanı bocalar durumda bırakan bu sorulara cevap vermenizi ümit ediyoruz. Özellikle de Şehid Sadr’ın, İmam Ali’den (s.a.a.) sonra imametin devam etmesi meselesine değinmediğini ve bu konunun detaylarına dalmadığını göz önüne alırsak... Teşekkürlerimi sunuyorum.

Es-selâmu aleykum

Doktor Abdüssemi eş-Şerkavî/Manchester[2]

 

Şerkâvî’nin Soruları Hakkında İki Mesele

 

Ben derim ki: Doktor Şerkâvî’nin soruları şu iki ana konu çerçevesindedir.

İlki: Nass düşüncesini benimsemenin ve şûrâ düşüncesini reddetmenin gerekçeleri.

İkincisi: Nass düşüncesi çerçevesinde ortaya konulan birtakım sorulardan kaynaklı şüpheler.

 

İlk Mesele

 

Nass düşüncesinin gerekçelerini ve temellerini Şehid Sadr, Bahsun Havle’l-Vilâyet adlı eserinde açıklamıştır. Şehid Sadr’ın açıklamalarının özeti şöyledir:

İslamî davetin geleceği hakkında Hz. Peygamber (s.a.a.) şu üç seçenekten birini takip etmek durumundaydı:

  • Olumsuz metot. Yani İslamî davetin geleceğini koşullara ve tesadüfe bırakma.
  • Olumlu metot: Davetin yönetimini Muhacir ve Ensar’a vermesi.
  • Allah’ın emriyle yerine geçecek kimseyi seçme.

 

İlk Yol (İhmâl)

 

Şehid Sadr ardından ilk yolu inceler. İlk İslamî tecrübenin karşılaştığı tehlikelerin ışığı altında ilk metodu değerlendirir.

Bu tehlikeler ister Mekke’nin fethinden sonra meydana gelen yeni duruma boyun eğen tulekâdan ve Hz. Peygamber’in (s.a.a.) hayatı boyunca kendisine tuzak kuran münafıkların varlığından neşet etmiş olsun, ister risâlete dayalı boyutun henüz olgunlaşamamasından ve Muhacir ile Ensar’ın İslam’da tam eriyememesinden kaynaklansın, durum fark etmemektedir. Bu son maddenin kendisi aynı zamanda büyük bir tehlikeyi de içinde barındırmaktadır. Önceki iki olguyu buna eklediğimizde tehlikenin büyüklüğü ortaya çıkmış olur.

İlk seçenek, Hz. Peygamber’in (s.a.a.) bu tehlikelerin farkında olmadığı anlamına gelmektedir. Bu ise bırakalım Hâtemü’l-Enbiyâ (s.a.a.) gibi bir zatı, başarılı bir komutan hakkında bile tasavvuru mümkün olmayan bir şeydir. Ya da tehlikeyi hissetmiş olmasına ve bunu engellemeye de gücü yetmesine rağmen, davetin kendisinden sonraki seyrinin selameti konusuna önem vermediği anlamına gelmektedir. Haddi zatında bu yorum da Hz. Peygamber (s.a.a.) için mümkün değildir. Çünkü Hz. Peygamber’in sireti böyle bir kabulün zıddına tanıklık eden birçok kanıtla dolup taşmaktadır. Bu kanıtların en önemlisi Ehl-i Sünnet ve Şia’nın hadis mecmualarının icmâ ederek naklettikleri, Hz. Peygamber’in (s.a.a.) ölüm döşeğinde iken söylediği şu sözlerdir:

هلم اكتب لكم كتابا لا تضلوا بعده

“Gelin sizin için benden sonra asla sapmayacağınız bir yazı yazayım.”[3]

Naklinde ve sıhhatinde ittifak bulunan Hz. Peygamber’in (s.a.a.) bu çabası, açık bir şekilde O’nun, davetin istikbalde karşılaşacağı tehlikeler üzerinde düşündüğüne ve kendisinden sonraki İslamî risâletin sapkınlıktan korunmasına özen gösterdiğine delalet etmektedir. Dolayısıyla da ilk yol Hz. Peygamber (s.a.a.) hakkında geçerli olamaz.

 

İkinci Yol (Şûrâ)

 

Şehid Sadr’ın ikinci yola ilişkin değerlendirmeleri şöyledir: Hz Resûlullah’tan (s.a.a.), Muhacir ve Ensar kuşağından aktarılan sabit veriler ve genel durum, Hz. Peygamber’in (s.a.a.) bu yolu benimseme olasılığını devre dışı bırakmaktadır.

Çünkü Hz. Peygamber (s.a.a.) bu işi Ehl-i Beyt’e hasretmeden Muhacirler ve Ensar kuşağına dayandırmayı dileseydi kuşkusuz bu tutumun gerektirdiği şeylerin ebedîliğini sağlayacak kimseleri yetiştirir; şûrâ sistemini, bu sistemin detaylarını açıklar ve İslam toplumunun bu nizamı kabul etmesi için insanları hazırlardı.

Hz. Peygamber (s.a.a.) bu bilinçlenme faaliyetini yerine getirseydi kuşkusuz Hz. Peygamber’den (s.a.a.) aktarılan hadislerde ve Muhacir ve Ensar’ın zihin yapılarında bunun yansıması görülürdü. Hâlbuki Hz. Peygamber’den (s.a.a.) nakledilen hadislerde şûrâ nizamının belirlenmesine ilişkin teşriî bir tabloya rastlamıyoruz.

Muhacirlerin ve Ensar’ın zihin dünyalarına gelince, bu konuda da bu türden bir bilincin varlığının izlerine rastlanmamaktadır. Söz konusu bu kuşak şu iki düşünce akımına sahipti.

İlki: Ehl-i Beyt’in başını çektiği ve vasiyete iman edenlerin sahip olduğu akım.

İkincisi: Hz. Peygamber’in (s.a.a.) vefatından sonra Sakîfe’de somutlaşan ve fiilen inşa edilen hilafet akımı. Bu ikinci akımı benimseyenlerin sireti mülahaza edildiğinde, eldeki kanıtlar ve bütün işaretler kuşku götürmeyecek bir tarzda onların şûrâya inanmadıklarına delalet etmektedir. Çünkü Ebû Bekir, hastalığı ağırlaşıp da ölüm döşeğine düştüğü esnada Ömer’i veliaht tayin edip ümmetin başına atadı. Bu metodu takip eden Ömer’in kendisi dahi aralarından birisini seçmeleri için altı kişilik şûrâyı atamış ve şöyle demiştir: “Eğer Sâlim hayatta olsaydı şûrâ teşkil etmezdim.”[4]

Hz. Peygamber (s.a.a.), kendisinden sonra daveti ikame edip sürdürmeleri için Muhacir ve Ensar kuşağından bazı kimseleri atamayı düşünseydi kuşkusuz bu grubu risâlete dayalı konularda fikrî yönden hazırlardı. Onları, İslami çağrının yeni milletler veya yeni topraklara açılırken karşılaşacağı problemlerin üstesinden gelebilecek bir şekilde yetiştirirdi.

Ancak bu hazırlığa ilişkin herhangi bir ize rastlamamaktayız. Sahâbenin Hz. Peygamber’e (s.a.a.) soru sormaktan kaçındıkları bilinmektedir. Hatta Hz. Resûlullah’ın (s.a.a.) söz ve sünnetlerinin tedvinine de çekinmişlerdir. Hâlbuki Resûlullah’ın sünnet ve hadisleri İslam’ın ikinci kaynağı, tedvin de sünnetin/hadisin korunmasının yegâne yoludur.[5]

Hz. Peygamber’in (s.a.a.) vefatından sonra meydana gelen olaylar Muhacir ve Ensar kuşağının önemli meselelerin birçoğunda bilgi sahibi olmadıklarını ispat etmektedir. Hatta İslamî fetihler sonucu İslam’ın hâkimiyetine giren geniş toprakların savaşçılar arasında paylaşılması mı yoksa Müslümanların geneline vakıf olarak mı bırakılması gerektiğini bilmiyorlardı.

Dahası Müslümanlar cenaze namazında kaç tekbir alındığı hususunda bile ihtilafa düşmüşlerdir. Kimileri Hz. Resûlullah’tan (s.a.a.) beş tekbir aldığını işittiklerini söylerken kimileri ise dört tekbir aldığını rivayet etmişlerdir.

 

Üçüncü Yol

 

Bu açıklamalar ışığında Hz. Peygamber’in (s.a.a.) ikinci yolu benimsemediği de ortaya çıkmaktadır. Geriye üçüncü yoldan/seçenekten başka bir yol kalmadı. Yani Hz. Peygamber (s.a.a.) Allah’ın emriyle İmam Ali’yi bu iş için hazırlamış ve O’nu risâlet konusunda ümmetin üzerine kayyım tayin etmiştir. Ehl-i Beyt ve İmam Ali (a.s.) hakkında Hz. Peygamber’den mütevatir olarak aktarılan hadisler O’nun (s.a.a.) üçüncü yolu benimsediğini gösteriyor. Her şeyden önce eşyanın tabiatı da buna delalet etmektedir.

Hz. Peygamber’in (s.a.a.) ve İmam Ali’nin (a.s.) hayatında, Efendimizin İmam Ali’yi risâletle ilgili hususlara hazırladığına dair oldukça çok kanıt vardır. Hz. Peygamber (s.a.a.) O’nun sorularına cevap veriyor, O’nu fikri açıdan kuvvetlendiriyordu. Mübarek hayatının son gününe kadar gece ve gündüz, uzun saatler boyunca O’nunla baş başa kalıp risâlete ilişkin kavramlar ve diğer sorunlar hakkında  sohbet etmişti.

عن أبي اسحق قال سألت قثم بن العباس (كيف ورث علي (عليه السلام) رسول الله قال لانه كان أولنا به لحوقا واشدنا به لزوقا

“Nesâî kendi isnad zinciri ile Ebû İshâk’tan şöyle rivayet etmektedir: Kusem b. Abbas’a ‘Ali (a.s.), Allah Resûlü’ne nasıl vasi oldu?’ diye sordum. O da cevaben şöyle dedi: Çünkü O, Allah’ın Resulü’ne ilk bağlananımız ve O’nunla en çok hemhâl olanımızdı.”[6]

Yine Nesâî İmam Ali’den şöyle rivayet etmektedir:

عن علي (عليه السلام) قال كنت إذا سألت أعطيت وإذا سكت ابتديت[7]

Ebû Nuaym Hilyetü’l-Evliyâ’da İbn Abbâs’tan şöyle rivayet etmektedir:

كنا نتحدث ان النبي (صلى الله عليه وآله) عهد إلى علي سبعين عهدا لم يعهدها إلى غيره

“Bizler Hz. Peygamber’in İmam Ali’yle başkasıyla ahitleşmediği yetmiş hususta ahitleştiğini söylerdik.”[8]

Nesâî İmam Ali’nin şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:

كانت لي منزلة من رسول الله (صلى الله عليه وآله) لم تكن لأحد من الخلائق فكنت آتيه كل سحر فاقول السلام عليك يانبي الله فان تنحنح انصرفت إلى اهلي والا دخلت عليه

“Benim Hz. Peygamber nezdinde hiçbir insana ait olmayan bir makamım vardı.  Ben her seher vakti O’na gelir, ‘Ey Allah’ın Peygamberi selam sana!’ derdim. O öksürürse ayrılıp eşimin yanına giderdim, değilse O’nun huzuruna varırdım.”[9]

Yine O’ndan şöyle rivayet edilmiştir:

كان لي من النبي مدخلان مدخل بالليل ومدخل بالنهار

“Benim Hz. Peygamber’in huzuruna girmem için iki vaktim vardı. Biri geceleyin, diğeri de gündüzdeydi.”[10]

Hz. Peygamber’in (s.a.a.) sadece İmam Ali’yi hazırlaması, ümmetin başına geçtiğinde çözümü güç bir problemle karşılaşması durumunda İmam Ali’nin sığınak ve merci olması içindir. İslam tarihine baktığımızda da İmam Ali’nin, İslam’ın hükmünü öğrenmek için herhangi bir kimseye müracaat ettiğine dair tek bir kayda rastlayamıyoruz. Hâlbuki tarih, halifelerin İmam Ali’ye müracaat ettikleri onlarca olayı kaydetmiştir.

Hz. Peygamber’in İmam Ali’yi ve Ehl-i Beyt’i (a.s.) halife belirleyip bunu ilan etmesine ilişkin kanıtlara gelince ise, bunlar oldukça çoktur. Ortam oluştukça Hz. Peygamber (s.a.a.) bu hususu dile getirmiştir. Örneğin Dar, Sekaleyn, Menzilet ve Gadir Hadisleri bunlardan bazılarıdır. Konu ile ilgili onlarca nebevî buyruk mevcuttur.

 

İkinci Mesele

Nass düşüncesine yönelik problemlere gelince, bunlara aşağıdaki soruların ışığında cevap vereceğiz.

 

İlk Soru

Yazarın “Nass nazariyesi Ehl-i Beyt tarafından bilinmemektedir. İmam Ali (a.s.) şûrâ ashabı ile yaptığı münazaralarda bunlara değinmemişti” şeklindeki sözüne gelince bu şüpheyi Doktor Bağdâdî ve diğerleri şu tarzda ortaya atmışlardır: “Eğer konu ile ilgili bir nass olsaydı kuşkusuz İmam Ali (a.s.) onu delil gösterirdi.”

 

Cevap

Biz bu eserin önceki bölümlerinde ve “Ali Kureyş’in Zulmünden Yakınıyor” başlığı altında bu soruya etraflıca cevap vermiş İmam Ali’nin (a.s.) nassları kanıt gösterdiğini belirtmiştik.

 

İkinci Soru

Sahâbenin zihin dünyasında nass nazariyesi diye bir düşünceye rastlanmamaktadır. Zira sahâbe Hz. Resûlullah’ın vefatından sonra hemen Sakife’ye koşup Müslümanlar için halife seçmeye girişmiştir.

Bu da Bağdâdî’nin şu ifadelerle yaymaya çalıştığı diğer bir şüphedir. “Eğer bu konu çerçevesinde bir nass söz konusu olsaydı sahâbe o nassa muhalefet etmezdi.”

 

Cevap

Biz bu soruya detaylı bir şekilde cevap verdik ve orada şöyle dedik: Sahâbe pek çok konuda nassa muhalefet etmiştir ve onların temettü haccı hakkındaki nassa itirazı buna örnektir.

 

Üçüncü Soru

 “Nass sadece İmam Ali’nin şahsına mı özgüdür yoksa onun ardından gelenleri de içine almakta mıdır? Her bir imam kendisinden sonra umum Müslümanların içinden bir şahsa vasiyet etmiş midir? Yoksa bu vasiyet belirli bir sülaleye/aileye mi özgüdür? Bir aileye özgü ise neden böyledir? Eğer sadece İmam Ali’nin (a.s.) ailesine özgü ise bu durumda vasiyet İmam Hasan’ın çocuklarına mı yapılmıştır yoksa İmam Hüseyin’in çocuklarına mı? Yoksa her ikisinin ailesi için mi söz konusudur?

 

Cevap

Nass nazariyesi açık ve kâmil bir şekilde vasilerin sırasıyla şu kişiler olduğunu belirtmektedir: İmam Ali, İmam Hasan, İmam Hüseyin ve İmam Hüseyin’in (a.s.) soyundan dokuz kişi. Ve bu seçim Allah’ın emriyle gerçekleşmiştir. “O yaptıklarından sorumlu değildir; onlar ise yaptıklarından sorumludurlar.” Bu vasiler sadece yönetici değildirler. Onlar, nübüvvet ve eşlerinin sayısı konusu dışında resûl gibidirler. Nitekim Allahu Teâlâ nübüvvet ve risâleti bundan önce Hz. Nûh’un, Hz. İbrahim’in ve İsrailoğullarından Âl-i İmrân’ın zürriyetine hasretmişti.  Bu konu hakkında vârid olan rivayetlerin bir bölümünü elinizdeki eserde sunduk.

 

Dördüncü Soru

Bağdadî’nin “Nass ve tayin belirli bir zamana mı özgüdür yoksa Kıyamet Günü’ne kadar geçerli midir?” sorusu.

 

Cevap

Biz bu sorunun cevabını eserimizin ilk bölümde vermiştik.

 

Beşinci Soru

Hz. Resûlullah (s.a.a.) kendisinden sonra Kıyamet Günü’ne kadar gelecek İmamların isimlerini vasiyet etmiş ve bunu önceden ilan etmiş midir? Yoksa bunu geleceğe bırakıp gizlice mi açıklamıştır? İmamların sayısını belirten güvenilir kaynaklar nelerdir? Bu kaynaklar neden elimize ulaşmadı?

 

Cevap

İslamî kaynaklar Hz. Peygamber’in (s.a.a.), ümmetine kendisinden sonra on iki halifenin olduğunu, bunların tümünün Kureyş’in Benî Haşim kolundan ve Ehl-i Beyt’inden geleceğini tebliğ ettiğini icmâ ile aktarmaktadır. Biz bu hadis mecmualarına işaret ettik.

Hz. Peygamber (s.a.a.) bu On İki İmam’ın ilkine çeşitli münasebetlerle işaret etmiştir. Bu tanıtmaların sonuncusu ise Gadîr-i Hum’da yüz yirmi bini aşkın insanın önünde gerçekleşmiştir. Yine O (s.a.a.), halifelerinin ikinci ve üçüncüsünü -ki bunlar İmam Hasan ile İmam Hüseyin’dirler (a.s.)- tanıtmıştır. Sonuncuları İmam Mehdî (s.a.a.) olan diğer İmamların da Hz. Hüseyin’in (a.s.) neslinden geleceğini belirtmiştir.

Cüveynî Abdullah b. Abbâs’tan şöyle rivayet etmektedir:

عن عبد الله بن عباس قال، قال رسول الله (صلى الله عليه وآله) أنا سيد النبيين وعلي بن أبي طالب سيد الوصيين وان أوصيائي من بعدي اثنا عشر أولهم علي بن أبي طالب واخرهم المهدي (عليه السلام)

“Hz. Resûlullah (s.a.a.) şöyle buyurdular: Ben peygamberlerin seyidiyim, Ali b. Ebî Tâlib de vasilerin seyyididir. Benden sonra vasilerim on iki kişidir. Onların ilki Ali b. Ebî Tâlib, sonuncuları ise Mehdî’dir.”

Cüveynî Abdullah b. Abbâs’tan şöyle rivayet etmektedir:

سمعت رسول الله (صلى الله عليه وآله) يقول: أنا وعلي الحسن والحسين وتسعة من ولد الحسين مطهرون معصومون

“Ben Resûlullah’ın (s.a.a.) şöyle buyurduğunu işittim: Ben, Ali, Hasan, Hüseyin ve Hüseyin’in neslinden dokuz kişi mutahhar ve masumuz.”[11]

Bu ve benzeri hadisler Emevî ve Abbâsî sultanları tarafından sansüre tabi tutulduğundan, Ehl-i Sünnet kaynaklarında bunların çok azı aktarılmıştır.

Şiî kaynaklara gelince, İmamların isimlerinin zikredildiği birçok hadis bu kitaplarda mevcuttur. Bunların en meşhuru Süleym b. Kays’tan rivayet edilen hadistir. Biz buna kitabımızın önceki bölümlerinde işaret etmiştik.

 

Altıncı Soru

İmamların isimleri önceden belirlenmiş ise, İmamların sayılarında vuku bulan bedayı nereye koyacağız? İmam Sâdık’ın (a.s.) oğlu İsmâîl’e ve İmam Hâdî’nin (a.s.) oğlu Muhammed’e vasiyeti örneklerinde olduğu gibi. İmamet makamına geçmeden önce vefat eden olmuş mudur?”

 

Cevap

Biz kitabımızda bu hususa da işaret etmiştik. İmam Sâdık’ın (a.s.) oğlu İsmâîl’e yönelik bir nassının olmadığını belirtmiştik. Aynı şekilde İmam Hâdî de oğlu Muhammed’e vasiyette bulunmamıştır. İmamet meselesinde beda söz konusu değildir. Şeyh Müfid’in belirttiği gibi İmâmiyye bu konuda icmâ etmiştir.

 

Yedinci Soru

İmamların isimleri ilk Şiîlere ulaşmışsa neden tarih içerisinde elliyi aşkın fırkaya bölündüler? Her bir İmamın vefatından sonra Şiîler şaşkınlık yaşamış ve İmamların çocuklarının adedince fırkaya ayrılmışlardır.

 

Cevap

Bu sorunun özet cevabı şudur: Sonraki İmamın isminin önceki İmam tarafından zikredilmesi Şia’nın ihtilaftan otomatik olarak korunacağı anlamına gelmez. Hz. Peygamber (s.a.a.) yüz bini aşkın Müslümanın / sahâbînin gözü önünde İmam Ali’nin (a.s.) ismini açıkça belirtmedi mi? Sonra da çoğunluk bu nassı arkalarına atmadı mı?

Şeyh Sadûk İlelü’ş-Şerayi adlı eserinde Yûnus b. Abdurrahmân’dan şöyle rivayet etmektedir:

مات أبو الحسن (عليه السلام) وليس من قوامه أحد إلا وعنده المال الكثير فكان ذلك سبب وقفهم وجحودهم لموته وكان عند زياد القندي سبعون ألف دينار وعند علي بن أبي حمزة ثلاثون ألف دينار
 

“İmam Kâzım (a.s.) vefat etti. İşlerinin mesuliyetini eline alanlar arasında uhdesinde çokça mal bulunmayan hiç kimse yoktu. Bu yüzden O’nun vefatını inkâr ettiler ve imametin O’nda sonlandığını söylediler [vâkıfî oldular]. Ziyâd el-Kandî’nin yanında yetmiş bin dinar bulunmaktaydı. Ali b. Ebî Hamza’nın yanında ise otuz bin dinar vardı.”[12]

Keşşî ise Mansur b. Yûnus’un tercüme-i hâlinde Yunus’tan, o Hamdeviyye’den, o Muhammed b. Esbağ’dan, o da Osmân b. Kâsım’dan şöyle rivayet etmektedir:

ان منصور بن يونس بزرج جحد النص على الرضا (عليه السلام) لأموال كانت في يده

“Mansur b. Yûnus Bezerc elindeki malların çokluğu yüzünden İmam Rıza’nın (a.s) imametine ilişkin nassı inkâr etti.”[13]

Şeyh Tûsî ise şöyle demektedir: Sika râvîler vâkıfîlik inancını ilk izhar edenlerin Ali b. Ebî Hamza el-Batâinî, Ziyad b. Mervân el-Kandî, Osmân b. İsa er-Revâsî olduğunu, onların dünya malına tamah ettiklerini, hâkimlere meylettiklerini ve bir grubu da bu yolda saptırarak ellerinde bulunan malların bir bölümünü haince onlar için harcadıklarını rivayet etmektedir. Onlar, Hamza b. Buzey’, İbnü’l-Bekârî, Kiram el-Hasamî[14] ve emsallerini yoldan çıkarmışlardır.[15]

 

Sekizinci Soru

Bir sonraki imamı nasıl tanıyacağız? İmametin alametleri nelerdir?”

 

Cevap

İmamet nazariyesine kail olanlara göre sonraki İmam bir önceki İmamın nassıyla tanıtılır. Ancak hakkında nass bulunan imamın karşısında imamet iddiasında bulunulması veya İmamlardan birisine ilişkin nassın gizli olması halinde aşağıdaki rivayetlerde geçtiği üzere birtakım alametlere başvurmak zorunludur.

قلت لابي الحسن (عليه السلام) جعلت فداك بم يعرف الإمام  ؟ قال فقال بخصال :

اما أولها فانه بشىء قد تقدم من أبيه فيه بإشارة لتكون عليهم حجة .

ويُسأل فيجيب ، وان سُكِتَ عنه ابتدأ .

ويخبر بما في غد ويكلم الناس بكل لسان .

ثم قال لي : يا أبا محمد أعطيك علامة قبل ان تقوم ، فلم البث ان دخل علينا رجل من أهل خراسان فكلمه الخراساني بالعربية فاجابه أبو الحسن (عليه السلام) بالفارسية فقال له الخراساني والله جعلت فداك ما منعني ان أكلمك بالخراسانية ، غير أني ظننت انك لا تحسنها فقال : سبحان الله إذا كنت لا احسن أجيبك فما فضلي عليك .

ثم قال : يا أبا محمد ان الإمام لا يخفى عليه كلام أحد من الناس ولا طير ولا بهيمة ولاشىء فيه الروح فمن لم يكن هذه الخصال فيه فليس هو بإمام

“Kuleynî, Kâfî’de Ebû Basîr’den şöyle rivayet etmektedir: Ebu’l-Hasan el-Kâzım’a (a.s.) dedim ki:

‘Sana kurban olayım! İmam hangi işaretiyle bilinir?’

İmam cevaben şöyle buyurdu: ‘İmamın bilinmesini sağlayan birkaç özelliği vardır. Bunların ilki, babasından ona bir işaret verilmiş olmasıdır. Bu, insanlar için onun imam olduğunun kanıtı olur. İnsanlar ona soru sorduklarında, derhal cevap verir; eğer huzurunda sussalar, o kendiliğinden konuşmaya başlar ve yarın olacakları anlatır. İnsanlarla her dilden konuşur. Sonra bana şöyle dedi: Ey Ebû Muhammed! Sen buradan kalkmadan, sana imamlığın bir işaretini daha göstereceğim.’

Çok geçmeden içeriye Horasanlı bir adam girdi. Bu adam İmam’la Arapça konuştu fakat Ebu’l-Hasan (a.s.) ona Farsça cevap verdi.

Horasanlı adam dedi ki: ‘Kurban olduğum. Vallahi, seninle Horasan diliyle konuşmaktan beni alıkoyan şey, senin Farsçayı iyi konuşamadığını sanmamdı’ deyince İmam ‘Subhanallah! Ben sana [Farsça] cevap veremeyeceksem, benim senden üstünlüğüm nereden kaynaklanacak!’ buyurdu.

Sonra bana dedi ki: Ey Ebû Muhammed! Hiçbir insanın, hiçbir kuşun, hiçbir hayvan ve içinde ruh bulunan hiçbir varlığın konuşması İmama gizli kalmaz. Bir kimsede bu özellikler bulunmuyorsa, o kimse imam değildir.”[16]

 

Rivayetin Şerhi

İmam’ın “Bunların ilki, babasından ona bir işaret verilmiş olmasıdır. Bu, insanlar için onun imam olduğunun kanıtı olur.” buyruğuna gelince, İmam bu işaretle imamete ilişkin nassı veya zahir vasiyeti murat etmektedir. Bazen vasiyette imamın başka ortakları olabildiğinden, ortada imamete ilişkin nass olması halinde, diğer alametlere ihtiyaç kalmaz.

Kuleynî’nin Kâfî’de Abdülalâ’dan şu hadisi rivayet etmektedir:

قال الباقر (عليه السلام) يعرف صاحب هذا الأمر بثلاث خصال لا تكون في غيره: هو أولى الناس بالذي قبله، وهو وصيه، وعنده سلاح رسول الله (صلى الله عليه وآله).. ثم دعا بشهود أربعة كتب وصيته إلى ولده جعفر (عليه السلام) وسأله جعفر عن علة الوصية فقال له (عليه السلام): اني كرهت ان تغلب وان يقال انه لم يوص فأردت ان تكون لك حجة فهو الذي إذا قدم الرجل البلد قال: من وصيُّ فلان قيل فلان قلت (أي عبد الأعلى) فان أشرك في الوصية قال تسألونه فانه سيبين لكم

“İmam Bâkır (a.s.) şöyle buyurdu: Bu işin sahibi, başkasında olmayan üç özelliğiyle bilinir:

1) Kendisinden önceki imama herkesten daha yakındır.

2) O’nun vasisidir.

3) Resûlullah’ın (s.a.a.) silahı ve vasiyeti onun yanındadır…

Kureyş’ten dört kişiyi çağırdı ve oğlu Cafer b. Muhammed’e vasiyetini yazdı… İmam Cafer ona vasiyet etmesinin sebebini sorunca şöyle buyurdu:

Benden sonra mağlup edilmeni ve hakkında ‘Ona vasiyet edilmedi’ denmesini istemedim. Senin lehinde bir kanıt olmasını diledim. O da şudur: Bir adam bu memlekete gelse ve ‘Falanın vasisi kimdir’ dese, ‘Falana vasiyet edildi denecektir.’

[Abdülalâ] ‘Vasiyete ortak çıksa, imam nasıl bilinir?’ diye sordum.

Ona [müşkül ve gaybi] sorular sorarsınız, o zaman verdiği bilgilerle imamın kimliği sizin için netlik kazanır.”[17]

Kuleynî Hişâm b. Sâlim’den şöyle rivayet etmektedir:

كنا بالمدينة بعد وفاة أبي عبد الله (عليه السلام) أنا وصاحب الطاق والناس مجتمعون على عبد الله بن جعفر انه صاحب الأمر بعد أبيه ، فدخلنا عليه أنا وصاحب الطاق والناس عنده وذلك انهم رووا عن أبي عبد الله (عليه السلام) انه قال : ان الأمر في الكبير ما لم تكن به عاهة ، فدخلنا عليه نسأله عما كنا نسأل عنه إياه ، فسألناه عن الزكاة في كم تجب ؟

فقال : في مائتين خمسة .

فقلنا : ففي مائة ؟

فقال : درهمان ونصف .

فقلنا : والله ما تقول المرجئة هذا .

قال : فرفع يده إلى السماء فقال : والله ما ادري ما تقول المرجئة .

قال : فخرجنا من عنده ضلالا لا ندري إلى أين نتوجه أنا وأبو جعفر الأحول ، فقعدنا في بعض أزقة المدينة باكين حيارى لا ندري إلى أين تتوجه ولا من نقصد ونقول : إلى المرجئة ، إلى القدرية ، إلى الزيدية ، إلى المعتزلة ، إلى الخوارج ، فنحن كذلك إذ رأيت رجلا شيخا اعرفه ، يومي إليَّ بيده فخفت ان يكون عينا من عيون أبي جعفر المنصور وذلك أنه كان له بالمدينة جواسيس ينظرون إلى من اتفقت شيعة جعفر (عليه السلام)عليه ، فيضربون عنقه ، فخفت ان يكون منهم .

فقلت للأحول : تنح فإني خائف على نفسي وعليك ، وانما يريدني لا يريدك ، فتنح عني لا تهلك وتعين على نفسك ، فتنحّ غير بعيد وتبعت الشيخ وذلك اني ظننت اني لا اقدر على التخلص منه ، فما زلت اتبعه وقد عزمت على الموت حتى ورد بي على باب أبي الحسن (عليه السلام) ثم خلاني ومضى .

فإذا خادم بالباب فقال لي : ادخل رحمك الله ، فدخلت فإذا أبو الحسن موسى (عليه السلام)فقال لي ابتداء منه :

لا إلى المرجئة ولا إلى القدرية ولا إلى الزيدية ولا إلى المعتزلة ولا إلى الخوارج إليَّ إليَّ .

فقلت جعلت فداك مضى أبوك ؟

قال : نعم .

قلت : مضى موتا ؟

قال نعم .

قلت : فمن لنا من بعده .

فقال : ان شاء الله ان يهديك هداك .

قلت جعلت فداك ان عبد الله يزعم انه من بعد أبيه ؟

قال : يريد عبد الله ان لا يعبد الله .

قال : قلت : جعلت فداك فأنت هو ؟

قال : لا ما أقول ذلك

قال : فقلت في نفسي لم اصب طريق المسالة .

ثم قلت له : جعلت فداك عليك إمام ؟

قال : لا .

فداخلني شىء لا يعلم إلا الله عز وجل إعظاما له وهيبة اكثر مما كان يحل بي من أبيه إذا دخلت عليه ، ثم قلت له : جعلت فداك أسألك عما كنت اسأل أباك ؟

فقال : سل تخبر ولا تذع فان أذعت فهو الذبح .

فسألته ، فإذا هو بحر لا ينزف .

قلت : جعلت فداك شيعتك وشيعة أبيك ضلال ، فألقي إليهم وأدعوهم إليك ، وقد أخذت عليَّ الكتمان ؟

قال : من أنست منه رشدا فالق إليه وخذ عليه الكتمان ، فإن أذاعوا فهو الذبح - وأشار بيده إلى حلقه - .

قال : فخرجت من عنده فلقيت أبا جعفر الأحول .

فقال لي : ما وراءك ؟

قلت : الهدى ، فحدثته بالقصة .

قال : ثم لقينا الفضيل وأبا بصير ، فدخلا عليه وسمعا كلامهوساءلاه وقطعا عليه بالإمامة .

ثم لقينا الناس أفواجا ، فكل من دخل عليه قطع ، إلا طائفة عمار  (19) وأصحابه ، وبقي عبد الله لا يدخل إليه إلا قليل من الناس .

فلما رأى ذلك قال : ما حال الناس ؟ فاخبر ان هشاما صد عنك الناس قال هشام : فاقعد لي بالمدينة غير واحد ليضربوني

“Hişâm b. Sâlim şöyle rivayet etmiştir:

Ebû Abdullah es-Sâdık’ın vefatından sonra Medine’deydik. Ben ve Sâhibu’t-Tâk başta olmak üzere bir grup insan, babasından sonra Abdullah b. Cafer’in etrafında toplanmış, onun imamlığına karar vermiştik. Ben ve Sâhibü’t-Tâk, içeri girdiğimiz zaman, insanların onun yanında toplandıklarını gördük.

Çünkü Ebû Abdullah’tan (a.s.), ‘Bir kusuru olmadığı sürece imamlık, en büyük oğula aittir’ şeklinde bir hadis rivayet ediliyordu.

İçeri girdik. Amacımız, daha önce babasına sorduğumuz bazı soruları ona sormaktı. ‘Zekâtın vacip olduğu miktar ne kadardır?’ diye sorduk.

‘İki yüzde beştir’ dedi.

‘Yüzde kaçtır?’ diye sorduk.

‘Yüzde iki buçuktur’ dedi.

‘Mürcie de böyle diyor’ dedik.

Ellerini havaya kaldırdı ve ‘Allah’a yemin ederim ki, Mürcie’nin ne dediğini bilmiyorum’ dedi.

Yanından, şaşkın ve ne yapacağımızı bilmez bir halde ayrıldık. Ben ve Ebû Cafer el-Ahvel ağlayarak nereye gideceğimizin, kime başvuracağımızın şaşkınlığı içinde Medine sokaklarından birinde bir yere oturduk.

Bir yandan da ‘Mürcie’ye mi gitsek, Kaderiyye’ye mi? Zeydiyye’ye mi başvursak, Mu’tezile’ye mi? Yoksa Hâricî mi olsak!’ diye içimizden düşünüyorduk. Biz böyle oturmuşken, tanımadığım yaşlı bir adam, çıkageldi ve eliyle bana işaret etti. Halife Mansûr’un casuslarından biri olmasından korktum. Halifenin Medine’de casusları vardı ve bunlar, Cafer’in Şiâsı’nın, O’ndan sonra kimin imamlığında birleştiğini tespit edip yeni imamın boynunu vurmak için seferber olmuşlardı. Bu yüzden yaşlı adamın da onlardan biri olmasından korktum ve el-Ahvel’e ‘Benden uzak dur! Kendim ve senin adına endişeliyim. Bu adam beni istiyor, seni değil. Benden uzak dur, kendini tehlikeye atma. Böylece kendine yardımın dokunmuş olur!’ dedim.

Bunun üzerine benden uzaklaştı. Ben de yaşlı adamın peşine takıldım. Çünkü onun elinden kurtulabileceğimi sanmıyordum. Durmadan peşinden gittim. Kendimi ölüme hazırlamıştım. Derken beni, İmam Kâzım’ın (a.s.) kapısına getirdi. Sonra beni, orada yalnız bıraktı ve çekip gitti. Kapıda bir hizmetçi vardı.

Bana ‘İçeri gir, Allah sana rahmet etsin!’ dedi.

İçeri girdim. Baktım ki Ebu’l-Hasan Musa (a.s.) orada! Ben bir şey söylemeden söze başladı: ‘Hayır, ne Mürcie’ye, ne Kaderiyye’ye, ne Zeydiyye’ye, ne Mu’tezile’ye ve ne de Hâricîlere! Bana, bana!’

‘Kurban olduğum. Babanız dünyadan göçtü mü?’ dedim.

‘Evet’ dedi.

‘Vefat mı etti?’ (yoksa katledildi mi?) dedim.

‘Evet, vefat etti’ dedi.

‘Ondan sonraki imamımız kimdir?’ dedim.

‘Allah, sana doğruyu göstermek isterse gösterir!’ buyurdu.

‘Sana kurban olayım! Abdullah, babasından sonra imam olduğunu ileri sürüyor’ dedim.

‘Abdullah, Allah’a ibadet edilmesin istiyor!’ diye buyurdu.

‘Kurban olduğum! Babandan sonra, kimdir imamımız?’ diye sordum.

‘Allah sana doğruyu göstermek isterse gösterir!’ buyurdu.

‘Sana kurban olayım! Yoksa imam sen misin?’ dedim.

‘Ben bunu demedim’ buyurdu.

Kendi kendime ‘Soruyu sorma üslubum doğru değil’ diye düşündüm. Ardından şu şekilde sordum: ‘Sana kurban olayım! Senin tâbi olduğun bir imamın var mıdır?’

‘Hayır!’ dedi.

O zaman, O’nun büyüklüğü ve heybeti karşısında içimde öyle bir coşku doğdu ki Allah Azze ve Celle’den başka hiç kimse bunu bilemez. Ardından ‘Kurban olayım! Babanıza sorduğum gibi size da sorabilir miyim?’ dedim.

‘Sor, haberdar ol; ama yayma! Eğer yayarsan, bunun sonucu boynumun vurulması olur!’ buyurdu.

Bazı sorular sormaya başladım. Baktım ki, uçsuz bucaksız bir derya...

‘Sana kurban olayım! Senin ve babanın Şia’sı şu anda şaşkındır. Ben onlarla karşılaşıp onları sana davet etmek istiyorum ama benden de sessiz kalmam yönünde söz aldınız’ dedim.

‘Doğru ve olgun olduğunu düşündüklerine söyle ve onlardan da bunu gizlemeleri yönünde söz al. Eğer yayarlarsa sonucu boğazlanmaktır, dedi ve bunu söylerken eliyle boğazını gösterdi.

Yanından çıktım, yolda Ebu Cafer el-Ahvel ile karşılaştım.

Bana ‘Neler oldu?’ dedi.

‘Hidâyetle karşılaştım’ dedim ve sonra hikâyeyi ona anlattım. Sonra Fudayl ve Ebu Basir ile karşılaştık. Onlar da İmam'ın yanına gittiler, sözlerini dinlediler, O’na bazı sorular sordular. Sonunda O’nun imam olduğuna kesin kanaat getirdiler.

Sonra bir grup başka insanla karşılaştık. O’nun huzuruna her giren kimse, imamlığına kesin kanaat getirerek çıkıyordu. Sadece Ammâr[18] ve arkadaşlarından oluşan grup bu genel katılımın dışında kaldı. Bu hadiseden sonra Abdullah’ın yanına gidip gelenler azaldı. Bu durumu görünce ‘İnsanlara ne oluyor?’ diye sordu.

Ona ‘Hişâm, insanların sana gelmelerine engel oluyor’ dediler.

Hişâm der ki: Abdullah sonrasında Medine’de birkaç adamı beni dövmekle görevlendirdi.”[19]

Kuleynî bir başka rivayetinde ise Muhammed b. Ebî Nasr’dan şöyle rivayet etmektedir:

عن محمد بن أبي نصر قال : « قلت لأبي الحسن الرضا (عليه السلام) : إذا مات الإمام بم يعرف الذي بعده ؟ فقال : للإمام علامات منها ان يكون اكبر ولد أبيه ، ويكون فيه الفضل والوصية ، ويقدم الركب فيقول إلى من أوصى فلان فيقال إلى فلان . ، والسلاح فينا بمنزلة التابوت في بني إسرائيل ، وتكون الإمامة مع السلاح حيثما كان

“Ebu’l-Hasan er-Rızâ’ya (a.s.) ‘İmam öldüğünde ondan sonraki imam hangi özelliğiyle bilinir?’ diye sordum. İmam cevaben şöyle buyurdu: İmamın bazı işaretleri vardır. Bunlardan biri, babasının en büyük oğlu olması, fazilet ehli olması ve kendisine vasiyette bulunulmuş olmasıdır. Öyle ki misafir bir kafile gelip ‘Vefat eden imam, kimi vasiyet etti?’ dediklerinde onlara ‘Falancayı vasiyet etti’ denir. Bizdeki silah, İsrâîloğullarındaki ‘Tabut’ gibidir. Silah neredeyse imamlık da oradadır.”[20]

İmam Rıza’nın (a.s.) “babasının en büyük oğlu olması” ifadesi hakkında Allâme Meclisî şöyle der: Bu alamet İmam Hüseyin’den sonraki imamlar için geçerli olmakla birlikte büyük oğulda herhangi bir bedenî sıkıntının bulunmaması ile kayıtlandırılmıştır. Çünkü İmam yaratılış ve dinî açılardan tiksintiyi gerektirecek ayıp ve eksikliklerden münezzehtir. Abdullah b. el-Aftah’a gelince, o Ebû Abdullah es-Sâdık’ın en büyük çocuğuydu ancak iki sorunu vardı. Birincisi ayakları yassıydı ve ikinci olarak da cahildi. Hatta fasit bir inanca sahip olduğu da söylenmiştir. Şeyh Müfid el-İrşâd adlı eserinde şöyle der: O (Eftah) inanç noktasında babasına muhalefet etmekle itham edilmiştir. Haşeviyye ile hemhal olduğu ve Mürcie mezhebine meylettiği söylenmiştir.[21]

Ben derim ki: Bu alametin (babasının en büyük oğlu olması), İmam Rızâ’dan sonra İmam Sâdık’ın işaret ettiği özellik [ayıplardan uzak olmak] ile mukayyet kılınması söz konusu değildir. Buradan da şu sonuç çıkmaktadır: İmam Rıza (a.s.) hadisinde bu kaydı dile getirmemiştir. Çünkü O, kendisinden sonraki imamlar için konuyu ele almaktadır.

İmam’ın “fazilet ehli olması” sözüne gelince, bu şu anlama gelmektedir: Çocuklar içinde ahlakı babasınınkine en çok benzeyen kimse olmalıdır.

Nitekim Kuleynî’nin Abdülalâ’dan aktardığı rivayet şöyledir:

عن عبد الأعلى قال لأبي عبد الله (عليه السلام) : « المتوثب على هذا الأمر المدعي له ما الحجة عليه ؟ قال يسأل عن الحلال والحرام ، قال ثم اقبل علي فقال : ثلاثة من الحجة لم تجتمع في أحد إلا كان صاحب هذا الأمر :

ان يكون أولى الناس بمن كان قبله .

ويكون عنده السلاح .

ويكون صاحب الوصية الظاهرة  (23) التي إذا قدمت المدينة سألت عنها العامة والصبيان إلى من أوصى فلان فيقولون إلى فلان بن فلان

“Ebû Abdullâh’a (a.s.) ‘İmamlığı gasp eden ve haksız yere imamlık iddiasında bulunan kimseye karşı nasıl bir kanıt ileri sürülür?’ diye sordum.

O ‘Ona helâl ve haramla ilgili sorular sorulur’ diye buyurdu.

Sonra bana döndü ve dedi ki: Üç kanıt vardır ki bunlar gerçek imam olmayan kimsede bir arada gelmezler.

1) Kendisinden önceki İmama, insanların en yakını olması.

2) Yanında silahın olması.

3) Önceki İmam tarafından açıkça kendisine vasiyet edilmiş[22] olması.

Öyle ki kente inip çocuklar dâhil halkın geneline İmamın kendisinden sonra kimi vasiyet ettiğini sorduğunda ‘falancayı vasiyet etti’ derler”[23]

Yine Kuleynî, Hişâm b. Sâlim ve Hafs’dan şöyle rivayet etmektedir:

ن هشام بن سالم وحفص بن البختري عن أبي عبد الله (عليه السلام) قال : « قيل له بأي شىء يعرف الإمام ؟ قال : بالوصية الظاهرة ، وبالفضل ، ان الإمام لا يستطيع أحد ان يطعن عليه في فم ولا بطن ولا فرج فيقال كذاب ويأكل أموال الناس وما أشبه هذا

“Hafs b. Behterî şöyle rivayet etmiştir:

Ebû Abdullah es-Sâdık’a soruldu: ‘İmam ne ile bilinir?’ O, ‘Açıkça vasiyet edilmiş olması ve fazilet sahibi biri oluşuyla bilinir’ dedi. ‘Hiç kimse İmamın ağzı, karnı ve iffetiyle ilgili olarak ayıplayacak bir şey bulamaz. Örneğin: Yalancıdır, insanların malını yiyor vs. gibi şeyler söyleyemez”[24]

Kuleynî Ahmed b. Ömer kanalıyla İmam Rıza’dan (a.s.) şöyle rivayet etmektedir:

عن احمد بن عمر عن أبي الحسن الرضا (عليه السلام) قال: " سألته عن الدلالة على صاحب هذا الأمر؟ فقال: الدلالة عليه الكبر، والفضل، والوصية إذا قدم الركب المدينة فقالوا إلى من أوصى فلان قيل فلان بن فلان، ودوروا مع السلاح حيثما دار فأما المسائل فليس فيها حجة

“Ebu’l-Hasan er-Rızâ’ya (a.s.) imamlıkla görevlendirilen kişinin işaretini sordum.

‘‘İmamlığın işareti, yaşça büyüklük, fazilet sahibi olmak ve önceki İmam tarafından vasiyet edilmiş olmaktır. Öyle ki kente bir kafile gelse ve ‘İmam kendisinden sonra kimi vasiyet etti?’ diye sorsalar ‘Falan oğlu falanı vasiyet etti’ diye cevap verilecek kadar bu durum malum olmalıdır. Sizin aranızda (Peygamber’den kalma), silah ile birlikte dolaşır. Sorulara cevap vermek, imamlığın kanıtı değildir” buyurdu.[25]

İmam’ın (a.s.) “Sizin aranızda (Peygamber’den kalma) silah ile birlikte dolaşır”  buyruğu galiba babasının vefatından sonra onun silahını alacak olan en büyük çocuğa işaret etmektedir.[26] Bu alamet İmam Sâdık’tan (a.s.) sonrası için geçerlidir. Çünkü İmam (a.s.) “kendisinde herhangi bir ayıp olmadığı müddetçe en büyük çocuk” buyurmuştur. İmam Rızâ’dan sonrası için en büyük çocuk ifadesi mutlaktır.

İmam’ın (a.s.) “Sorulara cevap vermek, imamlığın kanıtı değildir” buyruğu hakkında ise Meclisî (r.a.) şöyle der:  “Yani avam için hüccet-delil değildir. Çünkü bu alamet ancak âlimler ve havas içindir.”[27]

İmam’ın (a.s.) “Yarın olacakları anlatır. İnsanlarla her dilden konuşur… Hiçbir insanın, hiçbir kuşun, hiçbir hayvanın ve içinde ruh bulunan hiçbir varlığın konuşması İmama gizli kalmaz. Bir kimsede bu özellikler bulunmuyorsa o kimse imam değildir” buyruğuna gelince:

İmam bu sözüyle Yüce Allah’ın, nebilerini ve resûllerini desteklediği harikulade olaylarla İmamları da desteklediğine işaret etmektedir. Bu tür harikulade olaylar insanların hidayeti için gerekli olduğu ölçüde, İmamların eliyle zahir olur. Nitekim bunu destekleyen pek çok rivayet vardır. İmam Mehdî’nin (a.s.) zuhuru esnasında meydana gelecek bütün olaylar da bu kategoriye girmektedir. Çünkü O’nun, Muhammed b. Hasan el-Askerî (d. h. 255) olduğunu teşhis edebilmek için O’nun elleriyle zâhir olacak mucizelere ihtiyaç duyulacaktır. Böylece mehdilik iddiasında bulunacak başkaları için kapı kapatılmıştır.

 

 

Çeviri: Cevher Caduk

 

Medya Şafak

 



[1] Mâide, 3.

[2] Şûrâ, Sayı: 4, Sayfa: 6. Ahmet el-Kâtib bu soruya öyle çarpık bir cevap vermiştir ki bu cevap onun imamet nazariyesiyle ilgili çelişik düşüncesiyle uyumludur. Biz onun bu konuyla ilgili cevaplarını göz ardı ederek doğrudan Şerkâvî’nin sorularının cevabına geçiyoruz.

[3] İbn Abbâs’tan şöyle rivayet edilmiştir: لما حُضِرَ رسول الله (صلى الله عليه وآله) وفي البيت رجال فيهم عمر بن الخطاب قال، النبي (صلى الله عليه وآله) هلم اكتب لكم كتابا لا تضلوا بعده فقال عمر ان النبي (صلى الله عليه وآله) قد غلبه الوجع وعندكم القرآن حسبنا كتاب الله

“Hz. Resûlullah’ın (s.a.a.) vefatı yaklaştığı zaman, evinde, içlerinde Ömer b. Hattâb’ın da bulunduğu kişiler varken, Peygamber (s.a.a.) şöyle buyurdular: Haydi, size bir yazı/vasiyetname yazayım ki, bundan sonra sapmayasınız.

Bunun üzerine Ömer şöyle dedi: Hastalık kendisine galebe çalmıştır. Yanınızda ise Kur'ân vardır. Bize Allah'ın Kitabı yeter.”

Sahîhü’l-Buhârî, Kitâbü’l-Marad, Bâbu Kavli’l-Marîd ‘Kûmû Annî’, c. 7, s. 9, Dârü’l-Fikir; İstanbul Baskısı c. 7.

 s. 156 ve c. 4, s. 7; Dârü İhyâi’l-Mekteb, c. 4, s. 5; Mısır Meymeniyye baskısı, c. 6 s. 97; Mısır Matbaatü’l-Hayriyye baskısı, c. 4, s. 6; Sahîh-ü Müslim, Kitâbü’l-Vasiyye, c. 5, s. 75; Muhammed Ali Subayh ve el-Mektebetü’t-Ticariyye baskısı; İsa el-Halebî baskısı, c. 2, s. 16; Mısır baskısı Nevevî şerhi ile birlikte c. 11, s. 95; Müsnedü Ahmed, c. 4, s. 356, Hadis No: 2992. (Ahmed bunu sahih bir isnad zinciri ile nakletmiştir.) Dârü’l-Meârif Mısır.

Ayrıca bkz: el-Müracaât, thk. Hüseyin er-Radî. Muhakkik, ekler bölümünde (s. 192-195) kaynakları detaylı bir şekilde sunmuştur.   

[4] Bu konu ile ilgili kaynaklar bu eserin “Şûra Hadisesi” bölümünde geçmiştir.

[5] Ben diyorum ki: Hatta hilafetin Sünnet-i Nebeviyye’yi yaymayı yasakladıklarını ve sahâbenin tedvin ettikleri şeylerin yakılmasını emrettiklerini görmekteyiz.

Nehy meselesine gelince aşağıdaki haberler bunu açıkça ortaya koymaktadır:

انكم تحدثون عن رسول الله (صلى الله عليه وآله) احاديث تختلفون فيها، والناس بعدكم اشد اختلافا، فلا تحدثوا عن رسول الله شيئا، فمن سألكم فقولوا بيننا وبينكم كتاب الله فاستحلوا حلاله وحرموا حرامه

“Zehebî şöyle rivayet etmektedir: Hz. Peygamber’in (s.a.a.) vefatından sonra Ebû Bekir insanları toplamış ve onlara şöyle demiştir: Siz, Resûlullah’tan (s.a.a.) kendi aranızda ihtilafa düştüğünüz hadisler naklediyorsunuz. Sizden sonraki insanlar ise daha çok ihtilafa düşeceklerdir. Öyleyse Resûlullah’tan (s.a.a.) hiçbir hadis aktarmayın. Size bir şey soranlara ‘Aramızda Allah’ın kitabı vardır’ deyin. O kitabın helalini helal, haramını haram kabul edin.” (Tezkiretü’l-Huffâz, Ebû Bekir’in tercüme-i hâli.)  c. 3 s. 2.

عن قرظة بن كعب انه قال: لما سيَّرنا عمر الى العراق مشى معنا عمر الى

صرار، ثم قال: اتدرون لم شيعتكم؟ قلنا: اردت ان تشيعنا وتكرمنا، قال: ان مع ذلك لحاجة، انكم تأتون اهل قرية لهم دويٌّ بالقرآن كدويِّ النحل، فلا تصدوهم بالأحاديث عن رسول الله وانا شريككم، قال قرظة: فما حدثت بعده حديثا عن رسول الله

“Ömer, bizi Irak'a gönderirken, bir süre bizimle beraber yürüdü ve ‘Niçin sizinle birlikte yürüdüğümü biliyor musunuz?’ dedi. ‘Bizi memnun etmek için,’ diye cevap verince o şöyle dedi: ‘Ben size şunu söylemek için sizinle beraber geliyorum. Siz, halkı, arı uğultusu gibi Kur’ân okuyan bir topluluğa gidiyorsunuz. Hadis rivayetleriyle onları Kur’ân okumaktan alıkoymayın ve onları meşgul etmeyin. Yoksa Kur’ân'ı bırakırlar. Resûlullah'tan hadis rivayet etmeyi azaltın. Bu konuda ben de sizinleyim.

Karaza der ki: Bundan sonra Hz. Resûlullah’tan (s.a.a.) hiçbir hadis rivayet etmedim.’’ Tezkiretü’l-Huffâz, c. 1, s. 4-5; İbn Abdülberr, Câmiü Beyâni’l-İlm, c. 2, s. 147, Babu Zikri min zemmi iksâri’l-hadisi düne tefehhumin lehu.

Sahâbe içinde Karaza b. Ka’b gibi Halifelerin sünnetine tâbi olanlardan ve Hz. Resûlullah’ın sünnetini yaymaktan kaçınanlar da vardı. Abdullah b. Ömer ve Sa’d b. Ebî Vakkâs bunlardan bazılarıdır.

عن الشعبي قال: جالست ابن عمر سنة فما سمعته يحدث عن رسول الله

“Şabî’den şöyle rivayet edilmiştir: İbn Ömer ile bir yıl oturdum. Onun Allah Resûlü’nden hadis rivayet ettiğini duymadım.”

Bir diğer rivayette ise şöyle geçmektedir:

قعدت مع ابن عمر سنتين او سنة ونصف فما سمعته يحدث عن رسول الله شيئا الا هذا الحديث

“İbn Ömer ile iki veya bir buçuk yıl oturdum. Onun Allah Resûlü’nden şu hadis dışında rivayette bulunduğunu duymadım.”

عن السائب بن يزيد، قال: خرجت مع سعد -ابن ابي وقاص- الى مكة فما سمعته يحدث حديثا عن رسول الله حتى رجعنا إلى المدينة

“Sâib b. Yezid’den şöyle rivayet edilmektedir: Sa’d b. Ebî Vakkâs ile birlikte Mekke’ye doğru yola koyuldum. Medine’ye dönünceye kadar onun Allah Resûlü’nden hadis rivayet ettiğini duymadım.”

Sahâbe içinde hadis-i nebeviyyenin yayılmasını yasaklayan halifelerin sünnetine muhalefet eden, Resûlullah’ın sünnetini rivayet etmek hususunda ısrar ederek bu yolda eziyetlere göğüs geren kimseler de vardı.

Zehebî şöyle rivayet etmektedir: ان عمر بن الخطاب حبس ثلاثة: ابن مسعود، وابا الدرداء، وابا مسعود الانصاري، فقال: اكثرتم الحديث عن رسول الله” “Ömer b. Hattab şu üç kişiyi hapsetmiştir: İbn Mesud, Ebü’d-Derdâ ve Ebû Mesud el-Ensârî. Onlara, Hz. Resûlullah’tan amma da çok hadis rivayet ettiniz, dedi.” Tezkiretü’l-Huffâz, c. 1, s. 7 Ömer’in tercüme-i hâli.

Dârimî ise şöyle rivayet etmektedir: ان ابا ذركان جالسا عند الجمرة الوسطى وقد اجتمع الناس يستفتونه فأتاه رجل فوقف عليه ثم قال: الم تُنْهَ عن الفتيا؟ فرفع رأسه اليه، فقال ارقيب انت عليَّ؟ لووضعتم الصَّمصامة على هذه واشار الى قفاه ثم ظننت اني انفذ كلمة سمعت من رسول الله قبل ان تجيزوا عليَّ لانفدتها” “(Râvî -Mersed- der ki -çev.-) : Ebû Zer, Mina'da şeytan taşlama yerindeki orta cemrenin yanında otururken onun yanına geldim. İnsanlar etrafında toplanmışlar, kendisine fetva soruyorlardı. Bir adam gelerek onun yanında durdu ve ona ‘Senin fetva vermen yasaklanmadı mı?’ diye sordu. Ebû Zer başını kaldırarak ona baktı ve ‘Sen benim başıma gözetleyici olarak mı dikildin?’ diye sordu. Daha sonra da şöyle dedi: -Ensesini işaret ederek- şuraya kılıcı koysanız ve ben başımı kesmenizden önce Hz. Peygamber’den duyduğum bir hadisi iletebileceğimi bilsem, bunu yaparım." Sünenü’d-Dârimî, c. 1 s. 132; İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 354 Ebû Zer’in tercüme-i hâli.  Buhârî ise bu hadisi Sahih’inde (c. 1, s. 161, Babü’l-İlmi kable’l-amel.) rivayet eder. Konu ile ilgili olarak daha çok rivayete vâkıf olmak için bkz: Meâlimü’l-Medreseteyn, c. 2, s. 47-51, 4. Bölüm.

Sahâbenin hadis alanında tedvin ettiği teliflerin yakılması meselesinde aşağıdaki haberlere müracaat edilebilir.

Zehebî Aişe’den şöyle rivayet etmektedir: 

انَّ ابا بكر جمع خمسمائة من حديث النبي ودعابنار فاحرقها

“Ebû Bekir Hz. Peygamber’in beş yüz hadisini topladı ve ateş istetip hepsini yaktı.” Tezkiretü’l-Huffâz, c. 1, s. 5.

Hatib el-Bağdâdî ise şöyle rivayet etmektedir:

ان عمر بن الخطاب بلغه انه قد ظهر فى ايدي الناس كتب فاستنكرها وكرهها، وقال: ايها الناس انه قد بلغنى انه قد ظهرت فى ايديكم كتب فاحبها إلى الله اعدلها واقومها فلا يبقين احد عنده كتاب الا اتاني به فارى فيه رأيي، قال فظنوا انه يريد ان ينظر فيها ويقومها على امر لا يكون فيه اختلاف، فاتوه بكتبهم فاحرقها بالنار، ثم قال: امنية كأمنية اهل الكتاب

“Hatîb, Kâsım b. Muhammed b. Ebî Bekir’e ulaşan isnad zinciri ile şöyle rivayet etmektedir: Ömer b. Hattâb’a insanların ellerinde kitaplar olduğu haberi ulaştı, o ise bunun münker ve mekruh olduğunu belirtip ‘Ey insanlar, ellerinizde birtakım kitaplar olduğunu duydum. O kitapların Allah katında en iyileri, en adil ve en doğru olanlarıdır. O halde kimin ne kadar kitabı varsa bana getirsin, ben de fikrimi söyleyeyim’ dedi.

İnsanlar da onun kitaplara bakmak, ihtilafa düşmeden doğruluklarını ölçmek istediğini düşündüler ve kitaplarını getirdiler. O ise hepsini ateşe verip yaktı. Sonra şöyle dedi: Ehl-i kitabın kuruntuları gibi bir kuruntu…” Takyîdü’l-İlm, s. 52, Mısır, 1964.

قال عبد الله بن العلاء: سألت القاسم يملي عليَّ احاديث، فقال: ان الاحاديث كثرت على عهد عمر بن الخطاب فانشد الناس ان يأتوه بها فلما اتوه بها امر بتحريقها ثم قال: مثناة كمثناة اهل الكتاب، فمنعني القاسم يومئذ ان اكتب حديثا

“Abdullah b. Ala şöyle dedi: Kâsım’dan bana hadis yazdırmasını isteyince şöyle dedi: Ömer b. Hattâb döneminde hadisler çoğalmıştı, o da insanların bu hadisleri yanına getirmelerini istedi. İnsanlar hadisleri getirince de yakılmalarını emretti. Ardından şöyle dedi: Ehl-i Kitab’ın Mişna’sı [Talmud’un bir bölümü] gibiydiler…” İbn Sa’d, Tabakât, c. 5, s. 188.

Hatîb el-Bağdâdî, Süfyân b. Uyeyne’den; o, Amr’dan; o da Yahya b. Cade’den şöyle rivayet etmektedir:

ان عمر بن الخطاب اراد ان يكتب السنة ثم بدا له ان لا يكتبها، ثم كتب في الامصار: من كان عنده منها شىء فليمحه

“Ömer b. Hattâb Sünnet’i yazmayı murat etti. Sonra da görüşünü yazmamak yönünde değiştirdi. Şehirlere şu mektubu yazdı: Kimin yanında Sünnet’ten bir şey varsa yok etsin.” Takyîdü’l-İlm, s. 53; Câmiü’l-Beyâni’l-İlm, c. 1, s. 65.

Yine Hatîb el-Bağdâdî Abdurrahmân b. Esved kanalıyla babasından şöyle rivayet etmektedir: جاء علقمة بكتاب من مكة او اليمن صحيفة فيها احاديث في أهل البيت بيت النبي، فاستأذنا على عبد الله (بن مسعود) فدخلنا عليه، قال فدفعنا اليه الصحيفة، قال فدعا الجارية ثم دعا بطست فيها ماء فقلنا له: يا ابا عبد الرحمن انظر فيها فان فيها احاديث حِسانا، قال فجعل يميثها فيها ويقول: نحن نقص عليك احسن القصص بما اوحينا اليك هذا القرآن القلوب اوعية فاشغلوها بالقرآن ولا تشغلوها بما سواه

“Alkame, Mekke’den veya Yemen’den bir sahife getirdi. Sahifede Hz. Peygamber’in (s.a.a.) Ehl-i Beyt’i hakkında birtakım hadisler bulunmaktaydı. Biz de Abdullah b. Mesud’dan izin alıp içeri girdik, ona sahifeyi verdik. O ise cariyeyi çağırdı ve bir kova su getirmesini emretti. Biz ‘Ey Ebû Abdurrahman, okusanız, güzel hadisler vardır’ dedik. O da sahifeyi suya daldırıp şöyle dedi: ‘Biz, bu Kur'ân'ı vahyetmekle sana kıssaların en güzelini anlatıyoruz.’ Kalpler kova gibidir, onu Kur’ân ile meşgul ediniz, onun dışında başka bir şeyle değil.”

Hatib, Abdurrahman b. Esved kanalıyla babasından aktardığı bir rivayette ise şöyle demektedir:

جاء رجل من اهل الشام إلى عبد الله بن مسعود ومعه صحيفة، فيها  كلام من كلام ابي الدرداء وقصص من قصصه، فقال: يا ابا عبد الرحمن الا تنظر ما في هذه الصحفية من كلام اخيك ابي الدرداء وقصص من قصصه، فاخذ الصحيفة فجعل يقرأ فيها وينظر حتى اتى منزله فقال يا جارية آتيني بالإجّانة مملوءة ماء، فجاءت به فجعل يدلكها ويقول: (الم تلك ايات الكتاب المبين... نحن نقص عليك احسن القصص) اقصصا احسن من قصص الله تريدون او حديثا احسن من حديث الله تريدون  ”

 

“Abdurrahmân b. Esved, babasından şöyle nakleder: Şam’dan bir adam elinde bir sahifeyle Abdullah b. Mesud’un yanına gelmişti. Sahifede Ebû Derdâ’nın sözleri ve kıssalarından vardı. Adam ‘Ey Ebû Abdurrahman, bu sahifede kardeşin Ebu Derdâ neler söylemiş bakmaz mısın?’ dedi. Bunun üzerine o sahifeyi aldı, evine varana kadar okudu. Evine varınca ‘Ey cariye,  bana içi su dolu bir kova getir’ dedi.  Sonra yazıları suda silerek şöyle dedi: ‘Elif lâm râ. Bunlar apaçık Kitabın âyetleridir. Biz onu Arapça bir Kur'ân olarak indirdik ki anlayasınız. Biz, bu Kur'ân'ı vahyetmekle sana kıssaların en güzelini anlatıyoruz.’ Allah’ın kıssalarından daha güzelini mi istiyorsunuz veya Allah’ın hadislerinden (sözlerinden) daha güzel hadisler mi umuyorsunuz?” Takyîdü’l-İlim, s. 54.

 

[6] Hasâis, s: 91, thk: el-Cüveynî, Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye. Bu hadisi ayrıca Hâkim el-Müstedrek’te (c. 3, s. 136.)  rivayet etmiştir.

[7] Hasâis, s. 98; el-Müstedrek, c. 3, s. 135.

[8] Hilyetü’l-Evliyâ, c. 1 s. 68

[9] Hasâis, s. 97.

[10] Hasâis, s. 96.

[11] Zehebî şeyhlerinin tercümesi için kaleme aldığı Tezkiretü’l-Huffâz (s. 1505) adlı eserinde şöyle der: Eşsiz, kusursuz imam Fahrü’l-İslam Sadrüddîn İbrâhîm b. Muhammed b. Hamaveyh el-Cüveynî eş-Şafiî, sufilerin şeyhidir. Rivayet sahasında oldukça titizdir. Gazan Han onun eliyle Müslüman olmuştur. (Meâlimü’l-Medreseteyn, c. 1, s. 548, 4. baskı, Ferâidü’s-Sımtayn’den naklen.)  

[12] İlelü’ş-Şerâyî, s. 235. Bu rivayeti Şeyh Sadûk ayrıca Gaybet’te (s. 64, thk. Müessesetü Dari’l-Meârif) rivayet etmektedir. Gaybet’teki rivayette Yûnus’un şu sözleri de vardır: 

فلما رأت ذلك وتبنيت الحق وعرفت من أمر أبي الحسن الرضا (عليه السلام) ماعلمت تكلمت ودعوت الناس اليه، فبعثا اليَّ وقالا ما يدعوك الى هذا؟ ان كنت تريد المال فنحن نغنيك وضمنا لي عشرة الآف دينار وقالا لي كفَّ، فأبيت وقلت لهما إنّا روينا عن الصادقين (عليهما السلام) انهم قالوا (إذا ظهرت البدع فعلى العالم ان يظهر علمه فإن لم يفعل سلب نور الإيمان)، وما كنت لأدع الجهاد في أمر الله على كل حال، فناصباني وأضمرا لي العداوة

“Yûnus şöyle dedi: Ben durumu bu şekilde gördüğümde hak benim için aşikâr oldu ve İmam Rıza'nın (a.s.) da imametini anlamış oldum. Bu yüzden konuşup halkı İmam Rıza'ya davet etmeye başladım. O iki şahıs (Ziyâd ile Ali bin Ebû Hamza) bir adamı yanıma göndererek bana şöyle dediler: Halkı neden O’na (İmam Rıza'ya) davet ediyorsun? Eğer mal istiyorsan, biz seni servet sahibi ederiz! Bana on bin dinar vereceklerine dair de teminatta bulundular ve ‘bu işten el etek çek’ dediler. Ama ben bunu kabul etmekten kaçındım ve o ikisine şöyle dedim: İmam Sâdık ve İmam Bâkır’dan (a.s.) şöyle rivayet etmiştik: Bidatler ortaya çıktığı zaman âlim ilmini ortaya koymalıdır, bunu yapmazsa iman nuru ondan alınır. Ben her durumda, Allah’ın dini uğrunda cihadı terk edecek birisi değilim. Sonunda o ikisi, bana düşman olup kin beslediler.”

[13] Keşşî, c. 2, s. 768, Hadis No: 893.

[14] İbnü’l-Mükâri: Hüseyin b. Ebî Said Hâşim b. Hayyan (Hannan) el-Mükârî. Necaşi onun hakkında şöyle der: O ve babası Vâkıfîlerin önde gelen iki kişisidir. Hüseyin rivayet ettiği hadisler itibariyle sika idi.

Abdülkerim b. Amr b. Salih el-Hasamî. Kerram onun lakabıdır. Necâşî onun hakkında “sika, sika” ifadesini kullanır.

[15] Şeyh Tûsî, el-Gaybet, s. 63-64, thk. Müessesetü Dari’l-Meârif.

[16] el-Usûl mine’l-Kâfî, c. 1, s. 285, hadis no: 7.

[17] A.g.e., c. 1, s. 376, hadis no: 2.

[18] Ammâr b. Musa es-Sâbâtî. Ashabıyla birlikte Fetahiyye inancını benimsemiştir. (el-Mâzenderânî)

[19] el-Kâfî, c.  1, s. 351, hadis no: 351.

[20] A.g.e., c. 1, s. 284, hadis no: 1.

[21] Mirâtü’l-Ukûl, c. 3, s. 207, 7 no’lu hadisin şerhi; Şeyh Müfîd, el-Fusûlu’l-Muhtâre’de (s. 253) şöyle demektedir: Abdullah, İmam Ali ve Osmân’ın fazileti konusunda anlaşmazlığa düşen Mürcie görüşünü benimsemekteydi. Abdullah, İmam Sâdık’ın huzurundan çıktığı bir esnada İmam onun hakkında “İşte bu, büyük bir Mürciî’dir” demiştir.

Şeyh Sadûk ise el-İtikâdât adlı eserinde şöyle der: İmam Sâdık (a.s.) oğlu Abdullah hakkında şöyle buyurmaktadır: Sizin sahip olduğunuz görüşten hiçbirisine sahip değildir. Ben ondan beriyim. (Kâmûsu’r-Rical, Abdullah el-Aftah’ın tercüme-i hali) 

[22] Meclisî (r.a.) Mirâtü’l-Ukûl’da şöyle der: Bu hadiste geçen vasiyetten murat imamet vasiyeti olmayıp mutlak vasiyettir.

[23] el-Usûl mine’l-Kâfî, c. 1, s. 285, Hadis No: 1.

[24] A.g.e., c. 1, s. 284, hadis no: 3.

[25] Age, c. 1, s. 285, hadis no: 5

[26] Bkz: Vesâilü’ş-Şîa, Kitabü’l-İrs, Babu ma yuhba bihi’l-veledü’l-ekberu min terki ebihi duna ğayrihi.

[27] Mirâtü’l-Ukûl, c. 3, s. 205-206, 2. hadisin şerhi.