İran'a yönelik yaptırımlar: Lanet mi, lütuf mu?
- Medyasafak.net
- ANALİZ
- 23.08.2026
İran için IMF toplantıları doğrudan bir finansal faydadan ziyade yaptırımların hafifletilmesi için baskı yapacak bir diplomatik platform işlevi görüyordu. Ancak Batı için bunlar, İran içinde Batı yanlısı bir finans elitini —daha sonra "reformistler" olarak bilinecek ve örtük olarak neoliberal ideolojinin meşalesini taşıyacak figürleri— yetiştirmek için bir kanal sağlıyordu.
Tariq Marzbaan (Al Mayadeen)
Çevreleme Politikasının Emperyal Mantığı
"Bir donanmayı yok etmenin en etkili yolu, onun inşa edilmesine en başından izin vermemektir."
Birinci Dünya Savaşı'nın İngiliz deniz subaylarına atfedilen bu söz, sömürgeciliğin daimi mantığını gözler önüne sermektedir. Eğer "donanma" kelimesini ulusal egemenliğe —ekonomik, askeri ve teknolojik güce— tercüme edersek, emperyal stratejinin özü netleşir: Bir ulusa boyun eğdirmek, onu işgal etmek ve yağmalamak için, onun direnecek kapasiteyi geliştirememesini baştan garanti altına almalısınız. Bu amaçla, sömürgeci güçler gelişimi engellemek adına açık ve örtülü yöntemler tasarladılar. Bu yöntemler başarısız olduğunda ise devreye bombalar ve ordular girer.
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Amerika Birleşik Devletleri, bu sömürgeci pratikleri çok taraflı kurumlardan oluşan bir ağ aracılığıyla rafine etti: Birleşmiş Milletler, Bretton Woods, Dünya Bankası, IMF, Dünya Ekonomik Forumu (WEF), STK'lar, Uluslararası Adalet Divanı (ICJ) ve hatta Hollywood gibi kültürel araçlar. Bunlar, "kalkınma" ve "reform" kisvesi altında neoliberal ideolojiyi teşvik eden hegemonik kontrolün yeni enstrümanları haline geldi.
Tarihsel Bağlam: İran ve Küresel Finansal Düzen
1979 İslam Devrimi ve ardından gelen rehineler krizinin (bu süreçte olaya dâhil olan pek çok ABD'li diplomatın istihbarat servisleriyle yakın bağları olduğu ortaya çıkmıştı) ardından Amerika Birleşik Devletleri, İran'a kapsamlı yaptırımlar uyguladı. Bu önlemler on yıllar içinde istikrarlı bir şekilde yoğunlaşarak İran ekonomisine büyük zarar verdi ve halkı üzerinde yaygın bir sefalete yol açtı.
1979'dan önce İran, Batılı finans kurumlarının aktif bir ortağıydı. Dünya Bankası ve IMF'nin (1944'ten beri) kurucu üyesi olan İran, 1975'ten 1979'a kadar altyapı projeleri için toplamda yaklaşık 1.2 milyar dolar kredi almıştı. Ancak devrim, bu ilişkiyi temelden değiştirdi. 1980'ler boyunca Dünya Bankası kredileri askıya alındı ve IMF İran'daki faaliyetlerini fiilen geri çekti. Kredilerin yavaş ve kısmi olarak yeniden başlaması, ancak 1991'de Cumhurbaşkanı Rafsancani'nin yeniden inşa programı döneminde gerçekleşti.
Dikkat çekici olan, kurumsal bağların hiçbir zaman tamamen koparılmamış olmasıdır. İranlı temsilciler (en bilineni 1987'de olmak üzere) Dünya Bankası ve IMF'nin yıllık toplantılarına katılmaya devam ettiler. İran için bu toplantılar doğrudan bir finansal faydadan ziyade yaptırımların hafifletilmesi için baskı yapacak bir diplomatik platform işlevi görüyordu. Ancak Batı için bunlar, İran içinde Batı yanlısı bir finans elitini —daha sonra "reformistler" olarak bilinecek ve örtük olarak neoliberal ideolojinin meşalesini taşıyacak figürleri— yetiştirmek için bir kanal sağlıyordu.
Bu faaliyetler 2015-2018 yıllarındaki Kapsamlı Ortak Eylem Planı'na (JCPOA/Nükleer Anlaşma) ve dolayısıyla yaptırımların kısmen kaldırılmasına zemin hazırladı; ki bu da yerli üretim mallarında düşüşe neden oldu. Trump'ın JCPOA'dan çekilmesinin ardından İran bir çalkantı içine itildi. Anlaşmadan çekilen Trump olmasına rağmen, Dışişleri Bakanı Cevad Zarif ve Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani gibi İranlı müzakereciler küçük düştüler ve inandırıcılıklarını yitirdiler.
Onları eleştirenler ise haklı çıkmıştı. Şubat 2025'te Ayetullah Seyyid Hamaney JCPOA'yı eleştirerek İranlı ekibin fazla cömert davrandığını, ABD'nin taahhütlerini yerine getirmediğini ve nihayetinde anlaşmadan çekildiğini belirtti. Bu geçici bağımlılığa dönüş, aslında onun haklılığını kanıtlıyordu: Yaptırımlar inovasyonu zorlarken, hafifletme adımları bağımlılığı besliyordu.
Toplumsal Kırılmalar: Sınıf, İdeoloji ve Devrimci Etos
Yaptırımlar tüm İranlıları eşit şekilde etkilemedi ve bu durum derin bir toplumsal uçurum yarattı.
Oligarşik üst sınıfın üyeleri ve Batı eğilimli orta sınıfın önemli bir kesimi olan pek çok varlıklı İranlı, yaptırımlar nedeniyle kendi hükümetlerini suçladı. İslam Cumhuriyeti'nin Batı karşıtı retoriğinin ABD husumetini kışkırttığını ve ekonomik baskının kaldırılmasını engellediğini savundular. Onların zihniyeti neoliberal çerçeveye hapsolmuş durumdaydı: Özelleştirme, deregülasyon ve "serbest piyasalara" entegrasyon arzuluyor, din adamları liderliğini kişisel refahlarının önündeki temel engel olarak görüyorlardı.
Özellikle orta sınıf bu Batı yanlısı yönelimi Şah döneminden devralmış, salt kişisel çıkar uğruna neoliberal değerleri bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde benimsemişti.
Yine de her iki sınıf da daha derin bir gerçeğe büyük ölçüde kördü: ABD'nin İslam Cumhuriyeti'ne olan düşmanlığı hiçbir zaman sadece nükleer zenginleştirme veya insan hakları ile ilgili değildi. Bu, eskiden de şimdi de yeni-sömürgeci bir ajandaydı; İran'ın ABD tarafından dikte edilen ekonomik ve siyasi normlara boyun eğmesindeki ısrardı. Batı, uysal ve neoliberal bir uydu devlet (client state) olmanın ötesindeki hiçbir sonucu kabul etmeyecekti.
Devrimci Pusula: Teslimiyete Karşı Adalet
Üst ve orta sınıfların idrak edemediği şey, Ayetullah Humeyni'nin kurucu adalet konseptiydi — yani mustazafların (ezilenlerin) korunması ve Filistin'le dayanışma. Daha sonra Ayetullah Hamaney tarafından aynı kararlılıkla sürdürülen bu ilke, Batı hegemonyasının bütünüyle reddedilmesini temsil ediyordu.
İran içindeki sol eğilimli siyasi gruplar genellikle ekonomik yeniden dağıtıma dar bir şekilde odaklandılar, ancak bu sömürgecilik karşıtı uyanıklığı gözden kaçırdılar. Ayetullah Humeyni ve Hamaney, dış baskılara boyun eğen herhangi bir liderliğin, pek çok eski Sovyet devletinde olduğu gibi, eninde sonunda kapılarını neoliberal yağmaya açacağını ve küresel finansal ve teknolojik oligarşinin ulusal egemenliği içeriden parçalamasına izin vereceğini anlamışlardı. İran liderliği farklı bir yol seçti.
Baskının Paradoksu: Bir Katalizör Olarak Mahrumiyet
Yaptırımlar şüphesiz korkunç bir enflasyona, devasa bir para birimi devalüasyonuna, felç edici bir işsizliğe (üniversite mezunlarının %39'u iş bulamıyor) ve kritik ilaçların kıtlığına neden oldu. Günlük yaşam amansız bir mücadeleye dönüştü.
Ancak paradoks şudur ki, yaptırımlar İran'ı daha güçlü, kendi kendine daha yeten ve daha dirençli hale getirdi. Devleti inovasyona zorladı, yerli kapasiteleri güçlendirdi ve Batı'nın beklentilerinin aksine, derin bir ulusal birlik duygusu uyandırdı. Akademisyenlerin de belirttiği gibi, dış baskı çoğu zaman "yerel potansiyelleri güçlendirerek ve ulusal birliği teşvik ederek farkında olmadan direniş ekonomileri üretir."
Direniş Ekonomisi: Kendi Kendine Yeterliliğin Kurumsallaşması
İran, ilk kez 1979 Devrimi'nden sonra dile getirilen "Direniş Ekonomisi" doktrini aracılığıyla bu tepkiyi kurumsallaştırdı. Bunun temel ilkesi yerli kaynaklara dayanmak, dış sistemlere olan bağımlılığı azaltmak ve iç kapasiteleri en üst düzeye çıkarmaktır. Bu durum ithal ikameci bir politikaya dönüşmüş ve analistlerin artık tüm uluslararası öngörüleri geride bırakan "sofistike bir hayatta kalma mekanizması" olarak adlandırdığı bir evrim geçirmiştir.
Bu doktrin altında gelişen sektörler marjinal değil; stratejik olarak hayatidir:
İlaç ve Tıbbi Biyoteknoloji: İran, ilaç üretiminde %97-99 oranında kendi kendine yeterliliğe ulaşmıştır. Radyofarmasötiklerin yarı ömürleri sadece birkaç saat veya gün olduğu için ithalatı imkânsızdı; bu yüzden İran bunların yerli üretiminde uzmanlaştı. Bugün 70'in üzerinde radyofarmasötik üretiyor ve 56 ülke İran'ın nükleer tıbbi ekipmanlarını satın almak için başvuruda bulunuyor. İran ilaçları küresel fiyatların beşte biri ile onda biri arasında bir maliyete sahip.
Askeriye ve Savunma: Yaptırımlar ve savaş zamanı baskıları savunma Ar-Ge'sini hızlandırdı. İran şu anda gelişmiş füzeleri, İHA'ları ve deniz unsurlarını tamamen yerli olarak üretiyor. Drone kapasitesi küresel dikkatleri üzerine çekti ve kısa menzilli füze üretimi tamamen kendi kendine yetiyor.
Bilim, Teknoloji, Mühendislik, Matematik (STEM) ve Nanoteknoloji: İran, kök hücre araştırmalarında dünyada ilk 10'da, nanoteknolojide ise Ortadoğu'da ilk sırada yer alıyor. Bilişsel bilimlerde İslam ülkeleri arasında birinci sırada ve ileri malzemeler ile yapay zekâ alanında bilimsel yayın yapan en iyi küresel üreticiler arasında bulunuyor.
Uzay Teknolojisi: İran bugün, bağımsız olarak uydu üretip fırlatabilen dünyadaki sadece dokuz ülkeden biri; bu da teknolojik egemenliğin açık bir göstergesidir.
Tarım ve Gıda Güvenliği: İran gıdada %85, temel gıda maddelerinde ise yaklaşık %96 oranında kendi kendine yeterliliğe ulaştı. Buğday üretimi 4 milyon tondan 13 milyon tona, kümes hayvanı eti ise 165.000 tondan yaklaşık 3 milyon tona yükseldi.
Enerji Bağımsızlığı: İran yerel rafinerilere yatırım yaparak, dış baskıların önemli bir noktası olan ithal yakıta bağımlılığını ortadan kaldırdı.
Endüstriyel Üretim: Petrokimya, otomotiv parçaları ve hatta ahşap/kâğıt sektörü yerelleştirme ve tersine mühendislik süreçlerinden geçti; bazı sektörlerde üretim 1990'lardan bu yana ikiye katlandı.
Kolektif Zorlukların Birleştirici Gücü
Belki de en dikkat çekici fayda sosyal ve psikolojik alanda yatmaktadır. Yaptırımlar yetkililere yönelik hedefe özel önlemler olarak değil de tüm bir ulusun kolektif cezalandırılması olarak algılandığında, yoksunluk paylaşılan bir ulusal deneyime dönüşür. Devlet, kendini dış düşmanlığa karşı koruyucu olarak yeniden konumlandırır.
Ampirik araştırmalar da bunu doğruluyor. Trump yönetiminin "maksimum baskı" kampanyası sırasında 1.000'den fazla İranlı kanaat önderinin yaklaşık 2 milyon tweetini analiz eden bir araştırma, kapsamlı yaptırımların —ılımlı muhalefet figürleri arasında bile— İran hükümetine yönelik kamuoyu duyarlılığını genel olarak iyileştirdiğini buldu. Yaptırımların yoğunlaştığı dönemlerde (2005-2020) gözlemlenen "Bayrak Etrafında Toplanma" (Rally-Around-the-Flag) etkisi, milliyetçi duyguların arttığını ve sivil olmayan devlet kurumlarının arkasında artan bir dayanışma olduğunu gösterdi.
Hayatta kalmak için verilen günlük mücadele —sübvansiyonlu mallar için kuyruğa girmek, para birimi çöküşleriyle başa çıkmak, karaborsada ilaç bulmak— paradoksal bir şekilde kolektif bir kimlik inşa etmiştir. Diğer olumlu gelişmelerle birlikte, dış baskı daha iyi organize olmuş devlet kurumlarına ve son derece dayanıklı olduğu kanıtlanmış bir yönetim yapısına yol açmıştır.
Hegemonun Kibri ve Egemenliğin Zaferi
Yaptırımların insani bedeli göz ardı edilemez. Enflasyon, işsizlik ve kıtlık sayısız hayatı paramparça etti. Ancak ulusal egemenliğin tarihsel serüveniyle tartıldığında, elde edilen niteliksel kazanımlar inkâr edilemez.
ABD ve bölgesel müttefiklerinin İran'a karşı yürüttüğü son savaşlar, yaptırım stratejisinin nihai başarısızlığını kanıtladı. İran boyun eğmedi. Üstün bir strateji, üstün yerli teknoloji ve direnci on yıllar süren zorluklarla yoğrulmuş bir halk devreye soktu. Onuru için savaşan —adalet ilkeleri ve sömürgecilik karşıtı dayanışmayla silahlanmış— bir ulusun, kendi kibrine hapsolmuş bir süper güçten daha uzun süre ayakta kalabileceğini gösterdi.
Yaptırımlar, ABD'nin patolojik kendini önemseme halinin bir ifadesiydi: Dünyanın Amerikan onayı olmadan işleyemeyeceğine dair o yanılsamalı inancın. İran ise tam tersini kanıtladı. Sadece egemenlik değil, aynı zamanda hak edilmiş bir onur arayan Küresel Çoğunluk için bir rol model haline geldi. Yaptırımların laneti, salt İranlıların yaratıcılığı ve kolektif iradesi sayesinde paradoksal bir lütfa dönüştü: Hiçbir dış gücün bükemeyeceği, kendi kendine yeten, teknolojik olarak yetkin ve ideolojik olarak sarsılmaz bir ulus.
Çeviri: Medya Şafak