Şehit Dr. Muhsin Fahrizade: Yeni Fizik ve Molla Sadra Felsefesi / Felsefi Nedensellik Çürütülemez
- Medyasafak.net
- EHL-İ BEYT OKULU
- 16.08.2026
Aşağıdaki metin, kendisi tarafından yazılan ve Mehr Haber Ajansı tarafından yayımlanan "Fizik Felsefesi: Yeni Fiziğin Temel Meydan Okuması" başlıklı kısa bir makalenin çevirisidir. Bunun altında ayrıca Dr. Fahrizade'nin "İslam Felsefesini İhya Etmenin Gerekliliği" başlıklı ikinci ve daha kısa bir blog yazısının çevirisine de yer verdim.
Fizik Felsefesi: Yeni Fiziğin Temel Meydan Okuması - Dr. Muhsin Fahrizade
Seyyid Ali
8 Ağustos 2026
İran'ın önde gelen nükleer bilim insanlarından Dr. Muhsin Fahrizade'nin suikast haberi geldiğinde hâlâ Havza'daydım (dini ilimler merkezi-medrese). Ölümünden önce onun kim olduğunu bilmiyordum; fakat sonrasında âlimlerle yaptığımız bazı toplantılarda Dr. Fahrizade'nin Sadra felsefesi ve genel olarak İslam felsefesi konusunda derin bir bilgiye sahip olduğunu öğrendim. Ertesi yıl Havza'daki son yılım olduğundan, onun fikirlerini doğrudan inceleme fırsatım hiç olmadı. Ancak bilim ve din arasındaki ilişkinin her zaman merkezi bir mesele olduğu İslami eğitimle iç içe olmam, beni nihayetinde onun bazı fikirlerini keşfetmeye yöneltti.
Bildiğim kadarıyla, dergilerde yayımlanmış bir kitabı veya akademik makalesi yok (en azından benim rastladığım kadarıyla), ancak görüşleri haber sitelerinde yayımlanan çeşitli kısa makalelerde veya akademik seminerlerde bulunabilir. Ayrıca hayatı, bilim ve felsefe alanındaki görüşleri hakkında yazılmış birkaç kitap da mevcuttur.
İlgi alanları aslında fiziğin çok ötesine uzanıyordu. Platonik rasyonalizmden İşraki felsefeye kadar tasavvufta derin bir okuma yapmıştı; özellikle Hafız, Sadi ve Mevlânâ gibi Fars şairlerine özel bir muhabbeti vardı. Fars edebiyatına o kadar hâkimdi ki Tahran Üniversitesi onu bir keresinde Edebiyat bölümünde ders vermeye davet etmiş, iş yükü nedeniyle bu teklifi reddetmek zorunda kalmıştı. Kendisi bir enstrüman çalmasa da geleneksel Fars müziği konusunda güçlü bir teorik kavrayışa sahipti. Eski Savunma Bakanı Hüseyin Dehkan ve Tümgeneral Muhammed Bakıri'nin, onun bilimsel çalışmalarının sadece çok küçük bir kısmının kamuoyu tarafından bilinebileceğini söyledikleri aktarılmaktadır.
Onu İran'ın en iyi nükleer bilim insanlarından biri olarak ilk kez açıkça tanıyan Batı olmuştu. 2018'de İran'ın nükleer programı üzerine yaptığı bir sunumda Netanyahu doğrudan onun adını vermiş ve dinleyicilerine "Bu ismi, Fahrizade'yi hatırlayın," demişti. Kendisi, Netanyahu'nun şimdiye kadar kamuoyu önünde ismini andığı yegâne İranlı bilim insanlarından biridir.
Aşağıdaki metin, kendisi tarafından yazılan ve Mehr Haber Ajansı tarafından yayımlanan "Fizik Felsefesi: Yeni Fiziğin Temel Meydan Okuması" başlıklı kısa bir makalenin çevirisidir. Bunun altında ayrıca Dr. Fahrizade'nin "İslam Felsefesini İhya Etmenin Gerekliliği" başlıklı ikinci ve daha kısa bir blog yazısının çevirisine de yer verdim.
İnsana bilmediğini öğretenin adıyla…
"Bu Mesnevi gecikti bir zaman / Kanın süt olması için mühlet lazımdı" (Mevlânâ)
Kıymetli zamanın önemsiz ve değersiz konularda yazılarak veya konuşularak ziyan edilmemesi konusunda derin bir endişe taşıyorum. Belki de bu kadar az yazmamın veya konuşmamın temel nedeni budur.
Yeni Fizik – yirminci yüzyıl fiziği – kendi bulguları aracılığıyla insan bilgisi alanında; ampirik, felsefi ve hatta mistik kavramlarda zorluklar ortaya çıkarmıştır. Bunlardan bazıları, kendi entelektüel doktrinlerinin geçerliliğini kanıtlamak için belirli düşünce okulları tarafından yanlış bir şekilde kullanılmıştır. Biz bunları tartışacağız.
Yeni Fiziğin meydan okumaları
Bilim felsefecilerine veya fizik felsefecilerine Yeni Fiziğin ortaya çıkardığı en önemli problemin ne olduğu sorulacak olsa, çeşitli cevaplar alınırdı. Bazıları nedensellik ilkesinin ihlal edilmesini en önemli zorluk olarak görür; diğerleri ölçüm teorisi kavramındaki değişimi birincil mesele olarak gösterecektir, vb. Fakat bu aciz yazarın görüşüne göre, ortaya çıkan temel zorluk "ampirik bilginin değeri" ile ilgilidir - yani, ampirik bilimlerin bulguları varlığın gerçekliğini veya gerçek varlığın kendisini ne ölçüde temsil etmektedir?
Einstein, Planck'ın bulgularına dayanarak ışığa ikili bir doğa atfeder. Bir yandan ışığı bir parçacık olarak kabul eder ve ona foton adını verir, diğer yandan ise bir dalga sayar. Bu iki özellik birbiriyle uzlaştırılamaz; yani, bazı deneylerde ışığın dalga özelliğini, bazılarında ise parçacık özelliğini gözlemleriz. Deneysel düzenlemenin türüne bağlı olarak, ışık bu özelliklerinden birini gösterir; elbette bu fenomen tüm elektromanyetik spektrum için geçerlidir.
De Broglie, Einstein'ın izinden giderek, maddi parçacıklar için de aynı özelliği öne sürdü, yani maddi parçacıklar da ikili bir doğaya sahiptir. Sayısız deney bu teoriyi güzel bir şekilde doğrulamıştır.
Şimdi şu soru ortaya çıkıyor: Bir foton veya elektron gibi maddi bir parçacık hakikatte ve özünde nedir? Bir dalga mıdır, bir parçacık mıdır, yoksa başka bir varlık durumu mudur? Yani, elektron veya fotonun gözlemlenmeden önceki doğası nedir? Bu soruya karşılık fizik ve felsefe sessiz kalır. Neden? Bu iki teorinin geliştirilmesinin üzerinden yaklaşık yüz yıl geçti ve bırakın bu soruyu cevaplamayı, ona yaklaşmak için bile herhangi bir deneysel öneri sunulmadı.
Atom çekirdeğindeki parçacıkların dizilimine ilişkin teorilerde de aynı durumla karşılaşıyoruz. Hangi nükleer model, bu teorileri kapsamlı bir şekilde birleştirecek ve tüm deneyleri açıklayacak?
Bilmeyen fizikçiler
Kuantum Fiziği, fizikçinin "Bilmiyorum" diye cevapladığı sayısız sorudan oluşur. Örneğin, soruyoruz: Bir elektronun bir enerji seviyesinden diğerine geçişi sırasında, atom içindeki durumu nedir? Cevap şudur: Bilmiyorum! Bilinen tek şey bu olayın gerçekleştiğidir.
Elbette pragmatist ve pozitivist düşünce okulları, bu geçiş sırasında elektronun hangi durumda olduğunun önemli olmadığını, bizim için önemli olanın pratik sonucu olduğunu söylerler. Ancak açıkça görülüyor ki, bu tür cevaplar bilgi arayışındaki bir insanın susamış ruhunu tatmin etmiyor. Dahası, bilimsel ilerlemeyi garanti eden şey tam da bu sorulardır; her ne kadar bu son nokta söz konusu iki bilim felsefesi okuluyla yaşanan temel anlaşmazlıklardan biri olsa da. Yani, biz onların yaklaşımının bilimde durgunluğa yol açtığına inanıyoruz, oysa onlar başkalarını tam da aynı şeyle suçluyorlar. Çünkü bilim art arda gelen sorularla büyür ve daha fazla sorgulamayı engelleyen her şey başarısız olmaya mahkûmdur.
Tartışmanın bu noktasına kadar, (yazıyı uzatmamak için daha fazla örnek vermekten kaçınıyoruz) Yeni Fiziğin insanlığın üzerine bir sürü "bilmiyorum" yüklediği açıkça görülmüştür ve kabul edilmelidir ki, bu bir erdemdir. Klasik Newton Fiziği bu soruları sormuyordu, bu da elbette onun katmerli ve aşırı cehaletinin bir ürünüydü.
Ancak, bu "bilmiyorum"ların doğasını, Heisenberg'in belirsizlik ilkesinden kaynaklanan ve geçerliliği ile doğruluğu hâlâ şüphe götüren "bilmiyorum"lardan ayırmak gerekir. Tabii eğer bu ikisi birbiriyle bir şekilde ilişkilendirilebilirse ki bu imkânsız bir girişim de değildir. Bu bağlantının nasıl işlediğini açıklamak bu yazarın gelecekteki projeleri arasındadır.
Gelelim Einstein'ın göreliliğine. Einstein, sadece konum ve hızın göreliliği ile ilgilenen Newton göreliliğini genelleştirerek zamanın göreliliği sorusunu ortaya attı. Bu önermeyle birlikte, insanın dünya görüşü her boyutta dönüşüme uğradı. Bu teoride zaman artık olayların ölçüldüğü sabit bir mesele değildir; zaman hareketten doğar ve hareketin doğası zamanın doğasını belirler. Artık tek bir referans zamanımız yoktur. Elbette eylemsiz bir referans çerçevesi bulabilseydik, onun zamanını referans zamanı olarak kabul edebilirdik, ancak böyle bir çerçevenin var olmadığını çok iyi biliyoruz.
Yani, bu yoruma göre, kendi özel koordinat sisteminde yer alan her gözlemcinin kendi özel zamanı vardır ve olayları kendi bakış açısından tanımlar; bu da şüphesiz farklı koşullar altındaki başka bir referans çerçevesinde yer alan bir gözlemcinin yorumundan farklı olacaktır.
Şunu belirtmek gerekir ki bu nokta son derece temeldir, öyle ki canlıların fizyolojisinde bile etkileri vardır. Şimdi şu soru ortaya çıkıyor: Tek bir olaya dair iki farklı gözlemci tarafından verilen iki anlatıdan hangisi doğrudur?
Sadra Felsefesi Einstein'ın teorisiyle nasıl paralel hale geldi?
Daha ilginç olan nokta ise, İslam dünyasının ünlü filozofu Sadreddin Şirazi (Molla Sadra) tarafından kurulan Aşkın Felsefe'nin (El-Hikmetü'l-Mütealiye), Einstein'dan üç asır önce, yani Newton'la aynı zamanda, felsefi akıl yürütme yoluyla bağımsız olarak aynı sonuca ulaşmış olmasıdır. Bunu belirtmekteki amacım, Einstein'ın teorisinin Molla Sadra'nın teorisine dayandığını iddia etmek değil, rölativistik görüşü pekiştirmek için bu paralelliği kullanmaktır. O da her hareketin kendine özgü bir zamanı olduğunu söyler. Dolayısıyla burada da doğası gereği bir "bilmiyorum" ile karşı karşıya olduğumuzu unutmamalıyız.
Klasik Fiziğin iddialarının aksine, fiziksel bir parçacık için bağımlı büyüklükler sıfır belirsizlikle aynı anda ölçülemez. Bir büyüklüğün kesin ölçümü, diğer bağımlı büyüklüğün belirsizliğinin sonsuza doğru gitmesine neden olur. Örneğin, bir elektronun konumu ve momentumunu ele alalım: Momentumu yüksek hassasiyetle ölçmek, konumu hakkında hiçbir bilgi veremeyeceğimiz anlamına gelir (ve tersi de geçerlidir).
Enerji ve zaman durumunda da aynı ilişkiyi görüyoruz. Birçok bilim insanı bu hipotezin hem lehinde hem de aleyhinde konuşmuştur. Bu hipotezin eleştirmenleri arasında ünlü bilim insanı Einstein'ın kendisi de vardır ve daha yeni eleştirmenler arasında Karl Popper'ın adı sayılabilir. Popper, Bilimsel Araştırmanın Mantığı'nda bu teoriyi reddeden kapsamlı bir tartışma sunar ve bir deney önerir. Bu ilkeden kaynaklanan tehlikeyi bertaraf etme girişimleri arasında, henüz hiçbir kanıtı bulunamayan "gizli değişken teorisi" de yer almaktadır.
Bu ilkeden iki sonuç çıkarılabilir:
- Nedensellik ilkesinin reddedilmesi
- Fiziksel gerçekliklerin kesin bilgisinin eksikliği
Birinci nokta iki şekilde yorumlanmalıdır: İlki Newtoncu nedensellik yasasının reddi, ikincisi ise felsefe tarafından açıklanan nedenselliğin reddi. Bence birinci biçim hiçbir engel teşkil etmez ve bilimde ilerleme olarak bile sayılabilir; fakat ikinci biçim temelde yanlıştır. Bu ilke nedensellik ilkesini geçersiz kılamaz, aksine onu güçlendirebilir bile.
İkinci nokta ise bence çok temel bir konudur ve eleştirmenler buna pek değinmemiştir; belki de bunun nedeni, ideolojik sebeplerle birinci noktaya daha fazla vurgu yapılmış olmasıdır. Bu noktanın açıklaması şudur: Bilim insanı doğayı tanımak için ona müdahale etmek zorundadır ve bu müdahale bilinen varlığın, bilme sürecinde kendi gerçekliğinden (kendinde-varlık durumundan) uzaklaşmasına neden olur. Dolayısıyla, bilinen şekliyle varlık, bilinmeden önce var olan varlıkla aynı değildir. Bir elektronu gözlemlemek için bir foton kullanmak gerektiği ve bu fotonun elektrona çarptığında onun durumunu, elektronun artık çarpışmadan önceki elektron olmayacağı bir dereceye kadar bozduğu söylenir.
Klasik Fizikte de bu meselenin gündeme geldiğini ancak pratik bir önemi olmadığı için fazla dikkat etmeden geçiştirildiğini unutmayın. Suyun sıcaklığını ölçerken şöyle derdik: Suya bir termometre koyduğumuzda, termometre su ile ısıl dengeye gelmelidir ve bunu yapmak için sudan belirli bir miktar enerji alır veya verir. Böylece, suyun gerçek sıcaklığı hiçbir zaman tam olarak ölçülemez. Yeni Fizikte, en küçük gözlem aracının foton olduğunu ve müdahalesinin, ortaya çıkan hatanın göz ardı edilemeyeceği derecede olduğunu söylüyoruz.
Yani temel nokta şudur: Gözlemleyen ve gözlemlenen veya bilen ve bilinen, birbirini etkiler ve bu, gerçekliğin ve kendinde varlığın bilinmesinin önünde temel bir engel oluşturur.
Sadreddin Şirazi tarafından ifade edilen Realist Felsefeye yapılacak bir atıf, bu tartışmayı yüz kat daha tatlı hâle getirmektedir. Bu filozofların bakış açısına göre algı üçe ayrılır: duyusal, hayali ve akli. Dolayısıyla, soyutlama (tecrit) teorisine göre algı seviyeleri dereceye dayalıdır. Eksik soyutlama ile duyusal algıya; daha fazla soyutlama ile hayali algıya ve tam soyutlama ile akli algıya ulaşırız. Bu çözüme göre algı aşamalarında algılayan da algılanan da ilerlemez; oysa Sadra'nın görüşünde bu aşamalarda hem algılayan hem de algılanan ilerler.
Sadra bilgeliği perspektifinden bakıldığında algıyı engelleyen şey bir özün arazlarıyla (ilintileriyle) birleşmesi değildir, algıyı engelleyen şey özün var olduğu gerçeklik tarzıdır. Onun görüşüne göre, duyusal algı yoluyla dışsal form algılanabilir forma, algılanabilir form hayali forma ve ardından da akli algıya yükselir. Bu da, algılayanın varlığının da, hem algının hem de algılananın mükemmelleşmesiyle birlikte ilerlemesini gerektirir.
Dolayısıyla dikkat ediniz ki, filozoflar da felsefi içgörüler yoluyla şu gerçeğe ulaşmışlardır: Hakikatlerin gerçekte ve kendilerinde [numen değil fenomen görülebilir; Medya Şafak] bilinmesi mümkün değildir ve bu yetersizlik arızi değil, zati (doğası gereği olan) bir meseledir; Einstein'ın dediği gibi aletlerin sınırlamalarıyla hiçbir ilgisi yoktur; aksine, gözlemcinin ve gözlemlenenin birbirleri üzerindeki karşılıklı etkisiyle ilgilidir.
İslam Felsefesini İhya Etmenin Gerekliliği
(Bu, Dr. Muhsin Fahrizade'nin kendi kişisel blogunda yazdığı son yazıdır)
Yüce Allah'ın yardımıyla bir kez daha yazmaya başlamaya karar verdim. Ve inşallah devam edeceğim, O'nun ve sizlerin yardımıyla, bu yazıları yayımlamak için belirli bir programı sürdüreceğim.
Yukarıda bahsedilen başlık sürpriz gelebilir. Biri şöyle sorabilir: İslam felsefesi öldü mü ki ihya edilmeye (diriltilmeye) ihtiyaç duysun? Ve dahası, neden bu felsefeyi ihya etmeye ihtiyaç duyuyoruz?
Önce şu soruyu ele alalım: Hayat nedir?
Bu aciz yazarın görüşüne göre yaşam; çevresiyle etkileşimde bulunabilme, onu etkileme ve ondan etkilenme kapasitesi anlamına gelir. Ve bu etkileşim her iki tarafın – hem etkileyenin hem de etkilenenin – büyümesine yol açtığında yaşamın daha yüksek bir formu mevcuttur.
Şimdi felsefe ehlinden şu soruları yanıtlamalarını diliyorum: İslam felsefesi günümüzde çevresiyle etkileşime giriyor mu? Gerek beşeri bilimler gerekse ampirik bilimler olsun, herhangi bir alanda hangi bilimsel problemi çözmeye çalışıyor? Bu çağın filozofları bilimlerin ağırlıklı sorunlarıyla ciddi bir şekilde ilgileniyorlar mı?
Bilimlerden doğan felsefi yorumları İslam felsefesi prensiplerine dayanarak eleştiren kaç tane makalemiz var? Bu felsefe modern gelişmelerden ne kadar etkilenmiştir? Bugünün felsefe anlatımı Molla Sadra'nın anlattıklarından hiç farklılaştı mı?
Aristoteles/İslam mantığının on kategorisi (makulât-ı aşere) hâlâ aynı biçimde, sırayla ve terminolojiyle ezberden okunmaktadır. Yüzyıllar öncesinin ifadeleri hâlâ kullanımdadır. Felsefe bugün "Şirazlı Bilge"nin [Molla Sadra'nın] öğrettiklerinin ta kendisidir. Belki sadece bazı örnekleri değişmiştir.
Gelin bunu Batı'daki felsefeyle karşılaştıralım. Bilimlerle ne kadar ciddi ilgilendiğine bakın; meydan okumalar yaratır ve meydan okumaları kabul eder. Bu meydan okumaların ardından çeşitli düşünce okulları ortaya çıkmıştır ve bunlar sürekli olarak büyümektedir. Bilimler üzerinde ciddi bir etkisi vardır. Ve bilimlerin ilerlemesi üzerindeki etkisinin ötesinde, esasen bu bilimlerin bulgularını insanların yaşam biçimiyle uzlaştırma rolünü üstlenmiştir.
Bilimlerin büyümesinde de durum açık ve nettir. Söylendiğine göre Einstein, bir süre sonra, Göreliliğin çok fazla ilerlediğini ve artık kendisinin bile onu anlayamadığını ifade etmiştir.
Sanırım bu noktaya kadar İslam felsefesinin yaşamadığı gerçeğini açıkça ortaya koyduk. Sonraki yazımızda, onun ihya edilmesinin gerekliliğini ele alacağız. İnşallah, bir başka yazıda görüşmek üzere—Allah'a emanet olun.
Çeviri: Medya Şafak