Hasan Farhan el-Maliki (3): Selefi Tevhid ve Alevi Tevhid
- Medyasafak.net
- EHL-İ BEYT OKULU
- 05.08.2026
İşte bu denli yüce bir kelam; Allah'ın “ayaklarında iki sandaleti olan, kıvırcık saçlı, tüysüz bir genç formunda olduğu”, “inip çıktığı”, “Hz. Peygamber'in O’nunla oturması için yanında dört parmaklık yer bıraktığı” şeklindeki, yani sanki bizden sadece biraz daha büyük biriymiş gibi cisimlendirildiği tasavvurlardan çok farklı bir marifetin göstergesidir!
Hasan Farhan el-Maliki (Arapça: حسن بن فرحان المالكي), Suudi Arabistanlı araştırmacı, yazar, tarihçi ve İslam âlimidir. 1970 yılında Suudi Arabistan'ın Cizan bölgesinde doğmuştur. Özellikle erken dönem İslam tarihi, hadis tenkidi, insan hakları ve mezhepçilik karşıtı yenilikçi/eleştirel görüşleriyle İslam dünyasında hem ciddi bir takipçi kitlesi edinmiş hem de sert tartışmaların odağı olmuştur. En son Eylül 2017'de tutuklanmış olup, Suudi savcılığı tarafından hakkında idam cezası talep edilmiştir. Mevcut ve ulaşılabilir son bilgilere göre Hasan Farhan el-Maliki halen cezaevindedir.
Sunucu: Ne yazık ki Yüce Allah'ın tecsimine (cisimlendirilmesine), Allah'ın Arş'a oturduğuna ve orada dört parmaklık bir boşluk bulunduğuna, Resulullah'ın da Allah'ın yanına oturduğuna dair rivayetler karşımıza çıkıyor. Yani Yüce Allah’ı cisim gibi gösteren bu hadisler, tabii ki Sayın Hasan, bizi doğrudan İbn Teymiyye'ye götürüyor...
Hasan Ferhan el-Maliki: Hayır hayır, genel olarak Allah'ı tecsim ve teşbih etme (cisimleştirme ve benzetme) hareketi, ne yazık ki Müslümanların arasına Ehl-i Kitap'tan sızmıştır. Ehl-i Kitap konusunu gerektiği gibi önemsemedik. Allah bizi Ehl-i Kitap'a karşı uyarmış olmasına rağmen biz buna dikkat etmedik. Şu ayetlere bir bakın: “Ey iman edenler! Kendilerine kitap verilenlerden bir gruba uyarsanız, sizi imanınızdan sonra kâfirlere çevirirler.”
Ehl-i Kitap konusunda, özellikle Bakara Suresi'nde pek çok kez uyarıda bulunulmuştur: “Şimdi onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysa onlardan bir grup, Allah'ın kelamını işitirler, onu anladıktan sonra bile bile tahrif ederlerdi.” Bu manada ayetler çoktur.
Kur'an'daki Ehl-i Kitap'a karşı yapılan bu yoğun uyarı, bizde gereken karşılığını bulamamıştır. Yani bizler Ehl-i Kitap'ın etkisinin, sadece tefsirdeki İsrailiyat ve benzeri hususlarla sınırlı olduğunu zannediyoruz. Ehl-i Kitap, tecsim ve teşbih kültürünü yaymıştır. Zira onlarda Allah'ın Hz. Yakup ile güreşmesi bile normaldir. Yani onların inancında Tanrı mücessemdir (cisimleşmiştir).
Oysa Kur'an-ı Kerim'de Yüce Allah için “O'nun benzeri hiçbir şey yoktur” ve “O'nun dilediği kadarı dışında, O'nun ilminden hiçbir şeyi kavrayamazlar” buyrulur.
Aynı şekilde İmam Ali'nin de mutlaka anmamız gereken bir metni vardır. Zira İmam Ali, Hz. Peygamber'in öğrencisidir ve bu konuda çok güzel sözleri bulunmaktadır. O, örneğin şöyle der:
“Dinin başı O’nu tanımaktır (marifetullah). O’nu tanımanın kemâli, O’nu tasdik etmektir. Tasdik etmenin kemâli O’nu tevhid etmektir. Tevhidin kemâli, O’na karşı ihlaslı olmaktır. İhlasın kemâli ise, yaratılmışlara ait sıfatları O’ndan nefyetmektir.”
El-Maliki'nin açıklaması: Tabii ki sıfatların O’ndan nefyedilmesinden kasıt, yaratılmışların sıfatlarıdır. Çünkü:
“... Her sıfat, mevsufundan (nitelenenden) başka olduğuna şahitlik eder; her mevsuf da sıfattan başka olduğuna tanıklık eder. Kim Allah'ı (böyle) vasıflandırırsa, O’nu (başka bir şeye) yaklaştırmış olur. Kim O’nu yaklaştırırsa, O’nu ikilemiş olur. Kim O’nu ikilerse kılarsa, O’nu parçalara ayırmış olur. Kim O’nu parçalara ayırırsa, O’nu tanımamıştır. Kim O’nu tanımazsa, O’na (bir yönle) işaret etmiş olur. Kim O’na işaret ederse, O’nu sınırlandırmış olur. Kim O’nu sınırlandırırsa, O’nu saymış (miktara indirgemiş) olur. Ve O’nu sayan, O'nun ezeliyetini iptal etmiş olur.'
'Kim 'O neyin içindedir' derse, O’nu bir şeyin içine dahil etmiş (hapsetmiş) olur. Kim 'O neyin üzerindedir' derse, altını O'ndan boş bırakmış olur. O, bir olaya/yaratılışa dayanmaksızın kâindir (vardır). Bir yokluktan var olmamıştır. O her şeyle beraberdir ama temas/bitişiklik (mükarane) şeklinde değil; her şeyden başkadır ama onlardan ayrı (müzayele / mekânsal uzaklık) şeklinde değil.'
'Fiil sahibidir ama hareketler ve aletler anlamında değil. O yegânedir (mütevahhiddir); zira kendisine ünsiyet edeceği veya yokluğuyla yalnızlık hissedeceği bir ikametgâhı (seken) yoktur. O’na nitelik (keyfiyet) biçen Onu tevhid etmiş olamaz; O'nu örneklendiren hakikatine isabet edemez. O'nu benzeten O'nu kastedemez. O'nun varlığı (kevn) zamanlardan önce gelir, O'nun varoluşu (vücud) yokluktan öncedir ve ezeliyeti başlangıçtan (iptida) öncedir.”
İşte bu denli yüce bir kelam; Allah'ın “ayaklarında iki sandaleti olan, kıvırcık saçlı, tüysüz bir genç formunda olduğu”, “inip çıktığı”, “Hz. Peygamber'in O’nunla oturması için yanında dört parmaklık yer bıraktığı” şeklindeki, yani sanki bizden sadece biraz daha büyük biriymiş gibi cisimlendirildiği tasavvurlardan çok farklı bir marifettin göstergesidir!
Not: Burada akla, Henry Corbin’in “Nehcü’l-Belağa’nın Hz. Ali’nin sözü olduğunu nereden biliyorsunuz?” şeklindeki sorusuna Allâme Tabatabai’nin verdiği “Biz, Nehcü’l-Belağa’yı kim söylemişse, onun Hz. Ali olduğuna inanıyoruz” şeklindeki yanıtı geliyor. (Medya Şafak)
Kaynak: https://www.youtube.com/watch?v=jj5gdRl8lLA
Çeviri: Medya Şafak