Hassan Ansari’den notlar (1): İmamiyye’nin kitaplarının bir kısmının kaybolması üzerine
- Medyasafak.net
- EHL-İ BEYT OKULU
- 03.08.2026
Bunun bir örneği, Bağdat'taki Şeyh Tusi'nin kütüphanesi ve medresesidir; 447 (Hicri) yılında Selçuklu sultanı Tuğrul Bey'in saldırısında düşmanlık ateşine esir düşmüş ve doğal olarak birçok kitap ve paha biçilmez Şii miras yok olmuştur. Hatta Şeyh Tusi'nin kendi teliflerinden bir bölümünün de tam olarak bu nedenle kaybolduğunu biliyoruz.
Bu konu hakkında daha önce yazmış, nedenlerini ve arka planını az çok incelemiştim. Soru şudur: Sünnilere ve Şii olmayanlara ait hicri ilk iki üç asrın birçok hadis, fıkıh, tefsir ve kelam metni günümüze ulaşmışken, İmamiyye'nin eserleri niçin yok olmuştur? Bunun en önemli nedenlerinden biri, Şiiliğin İslam tarihinin birçok döneminde azınlık ve baskı altındaki bir toplum statüsünde olmasıdır. Dördüncü ve beşinci yüzyıllarda Bağdat ve Rey'deki Şii kütüphanelerin başına gelenleri unutmamalıyız.
Bu bağlamda, İsmailliler her zaman azınlıkta olmalarına rağmen, İsmaili davetinin örgütsel yapısı ile gizlilik ve takiyye ilkelerine riayet etmeleri, miraslarının -özellikle de batıni ilimlere dair olanların- önemli bir kısmının ayakta kalmasını ve davetin örgütsel çerçevesinde korunmasını sağlamıştır. Sosyolojik açıdan, İsmaili dâîler İran'da gizli faaliyet yürütmüşler ve tarihi evrelerinin çoğunda, bilhassa ilk dönemlerinde, kamusal alanda sosyal bir varlık göstermemişlerdir; böylece eserlerini muhafaza edip yağma ve yok olmaktan kurtarabilmişlerdir. Nusayriler de aynı nedenden ötürü, hem Bağdat'ta hem de Halep ve Şam bölgesinde eski eserlerini benzer bir yöntemle korumuşlardır. Azınlık olmak ve iktidar sahiplerinin baskısından kaynaklanan tehlikelere maruz kalmak, onların eski eserlerini yok etmeye yetmemiştir. İbadiler için de aynısı söylenebilir. İbadilerin ikinci ve üçüncü yüzyıllara ait birçok eseri yok olma tehlikesinden korunmuş ve günümüze ulaşmıştır. Elbette İbadiler özelinde takiyye meselesi pek söz konusu değildi. Aksine, salt azınlık olmaları, genel İslami düzeyde sosyal bir görünürlüklerinin olmaması ve periferik bölgelerde yaşamaları, kendileri için az çok korunaklı bir alanı garanti etmelerini sağlamıştır.
İmamiyye Şiası toplumunda ise durum farklıdır. İmamiyye'nin de azınlıkta olduğu ve çeşitli baskı ile sindirmelere maruz kaldığı doğrudur -ki bu durum birçok kütüphane ve eserin kasıtlı olarak yok edilmesine yol açmıştır- ancak İmamiyye'nin sosyal doğası ve kültürel, sosyal ve siyasi faaliyetlerdeki varlığı (özellikle çeşitli dönemlerde, mesela dördüncü yüzyılda ve ardından Büveyhiler döneminde Bağdat'ta) nedeniyle, İmami âlimler İsmailiye veya Nusayriye benzeri bir gizlilik geleneğine ve konumuna sahip olamamışlardır. İmami âlimlerin düşünsel ilkeleri, onlar için sosyal katılımı gerekli kılıyordu. İlmî yüzleşmeler, teorik tartışmalara katılım, devletlerle işbirliği, İmamiyye toplumunu Müslüman toplumlar arasında yükseltme çabası ve bâtınilikten uzak durma gibi etkenlerin tümü, İmami âlimlerin ilmî faaliyetlerinin çoğunlukla dışa açık ve şeffaf bir ortamda gerçekleşmesine neden oluyordu. Bu ortamda bazen otosansür zorunlu hale geliyor ve bazı kitaplar istinsah edilmiyor (kopyalanmıyordu); böylece atıl kalıyor ve zamanla yok oluyordu.
Fakihlerin ve onların dini merciliğinin konumu ve Şeyh Müfid ile Şerif el-Murtaza gibi kelamcıların, Sünnilerin çoğunlukta olduğu şehirlerde bile sahip oldukları yaygın şöhret, başlı başına dinî gizliliğin önünde bir engeldi. Bu faktörler, bizzat üçüncü ve dördüncü hicri yüzyıllarda Şiiler arasında en yüksek dinî otoriteler tarafından onaylanmış hâkim bir mezhep formunun oluşmasına ve bazen yeni yaklaşımlarla uyuşmayan kadim metinlerin yerini bu yeni metinlerin almasına neden olmuştur. Dolayısıyla, daha eski kitapların artık kopyalanmaması son derece doğaldı. Öte yandan, İmamiyye toplumunun bu aktif varlığı, azınlıkta oldukları şehirlerdeki mezhepsel çatışma (fitne) dönemlerinde, düşmanlıkların çok daha kolay ve doğrudan hedefi olmalarına yol açmış ve İmamiyye mirasını yok etmek muhalifler için daha kolay hale gelmiştir. Bunun bir örneği, Bağdat'taki Şeyh Tusi'nin kütüphanesi ve medresesidir; 447 (Hicri) yılında Selçuklu sultanı Tuğrul Bey'in saldırısında düşmanlık ateşine esir düşmüş ve doğal olarak birçok kitap ve paha biçilmez Şii miras yok olmuştur. Hatta Şeyh Tusi'nin kendi teliflerinden bir bölümünün de tam olarak bu nedenle kaybolduğunu biliyoruz.
(Pazartesi, 23 Aralık 2019)
Prof. Dr. Hassan Farhang Ansari, İslam düşünce tarihi, felsefe, kelam (Mutezile, Zeydiyye, İmamiyye) ve İslam yazmaları alanlarında uzmanlaşmış bir akademisyendir. Geleneksel medrese eğitiminde içtihat makamına ulaşmasının ardından Tahran Üniversitesi (1993) ve Lübnan Üniversitesi'nde (1997) lisans, Paris Sorbonne-EPHE'de (2009) doktora eğitimini tamamlamıştır. Kariyeri boyunca Tahran Büyük İslam Ansiklopedisi Merkezi (1989-2002) ve Berlin Hür Üniversitesi'nde (2005-2013) araştırmacı olarak görev yapan Ansari, 2013 yılından bu yana Princeton İleri Araştırmalar Enstitüsü'nde (IAS) daimi üye ve misafir profesör olarak çalışmaktadır. Önemli eserleri arasında Studies in Medieval Islamic Intellectual Traditions (2017), L'imamat et l'Occultation selon l'imamisme ve eş editörlüğünü yaptığı Accusations of Unbelief in Islam: A Diachronic Perspective on Takfir bulunmaktadır. Kendisi ayrıca Sabine Schmidtke ile birlikte "Zaydi Manuscript Tradition" projesini yürütmekte ve Brill tarafından yayımlanan Shii Studies Review dergisinin yönetici editörlüğünü üstlenmektedir.
Kaynak: https://ansari.kateban.com/post/4294
Çeviri: Medya Şafak