Hasan Farhan el-Maliki (2): Ensar Gadir-i Hum’u bile bile niçin Sakife’de toplandı / Ensar’ın Kureyş korkusu

Hasan Farhan el-Maliki (2): Ensar Gadir-i Hum’u bile bile niçin Sakife’de toplandı / Ensar’ın Kureyş korkusu
Çünkü Bedir ve Uhud'da Kureyş müşriklerini kılıçtan geçirenler, Ensar ve Hz. Ali'nin başını çektiği Haşimoğullarıydı. Ensar, "Madem Hz. Ali'nin etrafında toplanmadılar, madem Gadir vasiyetini umursamıyorlar, o hâlde başımıza geçip bizden intikam almalarına izin vermeyelim" psikolojisiyle, savunma ve istişare amacıyla o küçük çardakta toplanmıştı.

 

 

Hasan Farhan el-Maliki (Arapça: حسن بن فرحان المالكي), Suudi Arabistanlı araştırmacı, yazar, tarihçi ve İslam âlimidir. 1970 yılında Suudi Arabistan'ın Cizan bölgesinde doğmuştur. Özellikle erken dönem İslam tarihi, hadis tenkidi, insan hakları ve mezhepçilik karşıtı yenilikçi/eleştirel görüşleriyle İslam dünyasında hem ciddi bir takipçi kitlesi edinmiş hem de sert tartışmaların odağı olmuştur. En son Eylül 2017'de tutuklanmış olup, Suudi savcılığı tarafından hakkında idam cezası talep edilmiştir. Mevcut ve ulaşılabilir son bilgilere göre Hasan Farhan el-Maliki halen cezaevindedir.

 

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Allah’ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun.

… "Sünni" dendiğinde asıl kastedilmesi gereken "Mevcut Sünnilik" değil, "Hz. Peygamber’in Sünneti" olmalıdır. Abdullah kardeşimin de kastettiği üzere, günümüzdeki ana akım Sünnilik, zaman zaman Muhammedî Sünnet’in aslıyla çelişebilmektedir. Zira Kur'an baştan sona evreni tefekkür etmeye çağırırken, Hz. Peygamber’in 'akıl' üzerine hiç konuşmamış olması düşünülemez.

Tüm bu kavramsal tartışmaları bir kenara bırakıp temel soruya dönersek; ben İslâm ümmetindeki bu iki ana grubun (Sünniler ve Şiiler) ayrışmasının kökeninin ilmi değil, tamamen siyasi olduğuna inanıyorum. Bu ayrılığın temeli Gadir ve Sakife çekişmesidir.

İlk büyük kırılma buradan doğdu. Sonrasında Sünniliğin içinden Hariciler, Mutezile ve imamın seçimle başa gelmesini savunan diğer fırkalar ortaya çıktı. Şiiliğin içinden de benzer şekilde alt gruplar türedi. Nitekim İbn Teymiyye de bunu teyit ederek, "Ehl-i Sünnet kelimesini mutlak olarak kullandığınızda, Rafıziler (Şiiler) hariç tüm Müslüman fırkalar bunun içine girer" demiştir.

Tüm ihtilafların temelinde yatan yegâne şey otorite, hilafet ve iktidar meselesidir. Eğer bu ilk ihtilafı çözüme kavuşturursak, alt ihtilafları anlamak ve çözmek çok daha kolay olacaktır.

Bu çatışmayı incelerken, insan çoğu zaman meseleye önceden sahip olduğu mezhepsel bir arka planla, adeta bir kalkanla yaklaşır. Örneğin ben, yıllar önce Selefi-Vehhabi ekolündeyken de Hz. Ali'yi seviyordum ama Sakife'nin de harika bir "şura" projesi olduğuna inanıyordum. Sonra Gadir hadisini gördüm… Meseleyi ele alırken ön yargılardan tamamen sıyrılmak, "Gadir'de bizzat bulunmuş ve her şeyi kendi kulaklarıyla duymuş" ya da "Sakife'de bulunup olan biteni kendi gözleriyle görmüş " biri gibi saf bir zihinle konuya yaklaşmak hiç kolay değildir. İnsan, kendi mezhebini koruma refleksinden kurtulmalıdır. Bir Zeydi veya Sünni, Gadir'deki açık ilahi emri (nassı) gördüğünde bunu inkâr mı etmeli? "Hz. Peygamber bunu açıkça tebliğ etmiştir" dediğinde kendi mahallesinden dışlanmaktan mı korkmalı?

 

En büyük imtihan olarak "önderlik"

Bazıları, "Hilafet ve imamet meselesi insanların seçimine bırakılmıştır" diyor. Ancak Müslümanların o günden bu yana uğruna oluk oluk kan döktüğü bir meselenin, Allah tarafından hiçbir açıklama yapılmadan, öylesine ümmete bırakılmış olması mantıklı mıdır? Yüce Allah abdestin, boşanmanın, mirasın en ince teferruatını Kur'an'da açıklarken, uğruna savaşlar verilecek imamet meselesini belirsiz bırakmış olabilir mi?

Bugün hâlâ (IŞİD vb. yapılar örneğinde olduğu gibi) Sünniliğe nispet edilen bazı gruplar, falanın hilafetini tanımadı diye kendisi gibi inanmayanları öldürebiliyor. Liderliğin insan kalbine nasıl kök saldığına bir bakın! Liderlik (imamet/hilafet) ve siyaset, insanların kalplerinin sınandığı ve arındırıldığı en büyük beladır, en çetin imtihandır.

Allah, kulunun teslimiyetini sınamak için onu imtihan eder. Namazda ve oruçta Allah'a teslim olmuş olabilirsin. Ama Allah seni genel olarak sınamak istediğinde asıl hastalık ortaya çıkar. Kureyş, peygamberliğin bile Kureyş'in ileri gelenlerinden birine (Ebu Cehil gibi) verilmesini istiyordu. Mesele, ta o zamanlardan beri kabilecilik, soy ve statü sevdasıdır. "Kureyş'in mutlaka bu işte payı olmalı, Haşimoğullarına peygamberlik yeter, hilafet de mi onların olacak?" mantığı işte bu kibrin yansımasıdır.

 

Maide Suresi ve av hayvanlarıyla imtihan

Kur'an'ın en son inen ayetlerinden biri olan Maide Suresi’nin 94. ayetine bakın. Allah, Veda Haccı'nda bulunan, onca savaşa ve çileye katlanmış sahabilere şöyle diyor: "Ey iman edenler! Allah sizi, ellerinizin ve mızraklarınızın erişebileceği bir av ile mutlaka dener ki, gizlide kendisinden kimin korktuğunu bilsin..."

Düşünün! Bedir'de, Uhud'da, Hendek'te sınanmış sahabiler, şimdi de bir "hayvan avlamamakla" sınanıyorlar! Mesele basit bir geyik veya tavşan meselesi değildir. Mesele, kişinin Allah'ın iradesine ve hüccetine karşı boyun eğip eğmediğidir! Eğer bir av hayvanı üzerinden bile imtihan gerçekleşiyorsa, insanların asırlardır uğruna asırlarca savaştığı "liderlik ve otorite" meselesinde imtihan olmaması mümkün mü?

 

Sakife'nin Arka Planı ve Ensar'ın Korkusu

Peki, Sakife günü ne oldu? Kabile mantığıyla bile düşünseniz; bir kabile reisi öldüğünde onun cenazesi daha kaldırılmadan ailesi ve çocukları bir çadırda toplanıp reislik kavgasına girişse, buna "Büyük ayıp!" deriz. Peki söz konusu Allah'ın Resulü olduğunda, O’nun daha cenazesi defnedilmemişken Sakife'de toplanıp ses yükseltmek nasıl meşru görülebilir?

Bu durum doğal değildi. O gün Sa'd bin Ubâde halife olmak hırsıyla insanları toplamamıştı. O ve Ensar, Gadir'de bulunmuşlardı, ancak Peygamber'in vefatından hemen önceki dönemde, Üsame'nin ordusuyla yola çıkılması gibi emirlere itaat edilmediğini görünce endişelendiler. Mekke'nin fethinde affedilen Kureyşlilerin (Tulekâ'nın) intikam almasından korktular. Çünkü Bedir ve Uhud'da Kureyş müşriklerini kılıçtan geçirenler, Ensar ve Hz. Ali'nin başını çektiği Haşimoğullarıydı. Ensar, "Madem Hz. Ali'nin etrafında toplanmadılar, madem Gadir vasiyetini umursamıyorlar, o hâlde başımıza geçip bizden intikam almalarına izin vermeyelim" psikolojisiyle, savunma ve istişare amacıyla o küçük çardakta toplanmıştı. Sakife aslen buydu.

 

Mezheplerin kültürel inşası

Eğer bu ilk ayrılığı doğru okursak, sonrasındaki kültürel harmanlanmayı da anlarız. Ebu Bekir ve Ömer devriyle başlayan ve asırlarca süren otorite, kendi kültürünü yarattı. "Sakife Kültürü" olarak adlandırabileceğimiz bu yapı zamanla iktidar gücüyle, Ehl-i Kitap-İsrailiyat (Ka'b el-Ahbar vb.) öğretileriyle, kadercilikle (cebr) ve kabileci yaklaşımlarla harmanlandı. Sünniler Sakife pratiğini ve kabileci/iktidarcı geleneği alırken, adalet ve tefekkürü geri plana ittiler.

Öte yanda ise siyaseten zayıf bırakılmış olan Hz. Ali'nin yolu, yani "Gadir Kültürü" vardı. Bu damar adaleti, tevhid ve tenzihi (Yüce Allah'ı eksikliklerden uzak bilmek) korumaya çalıştı…

 

Kaynak: https://www.youtube.com/watch?v=0Q9ntBa_QkQ

 

Çeviri: Medya Şafak