"Sen Kitap Nedir, İman Nedir Bilmezdin" (Şûrâ, 52) Ayetinin Manası

"Sen Kitap Nedir, İman Nedir Bilmezdin" (Şûrâ, 52) Ayetinin Manası
Ehl-i Sünnet, Hz. Resulullah'ın (s.a.a.) vahiy inmeden önce mümin olmadığına ve bi'setini (peygamberliğini) bilmediğine kaildir. Delil olarak da şu ayeti getirirler: "İşte sana da emrimizden bir ruh vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin." (Şûrâ, 52). Bildiğim kadarıyla bu durum, Şia-i İmamiyye'nin inancına muhaliftir. Onların bu görüşünün aksini nasıl ispat edebiliriz?

 

 

Bismillahirrahmanirrahim

Allahümme salli alâ Muhammed ve Âl-i Muhammed

 

Soru:

Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat, Hz. Resulullah'ın (s.a.a.) vahiy inmeden önce mümin olmadığına ve bi'setini (peygamberliğini) bilmediğine kaildir. Delil olarak da şu ayeti getirirler: "İşte sana da emrimizden bir ruh vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmezdin." (Şûrâ, 52).

Bildiğim kadarıyla bu durum, Şia-i İmamiyye'nin inancına muhaliftir. Onların bu görüşünün aksini nasıl ispat edebiliriz? Özellikle de Nebi'nin (s.a.a.) siretine dair eserlerinde, O'nun (s.a.a) makam-ı şerifine halel getirecek hususlar zikrettikleri göz önüne alındığında bu konu nasıl açıklanmalıdır?

 

El-Cevap:

Ayet, Nebi’nin (s.a.a.) Bi'setten Önceki İmanını Nefyetmez (Reddetmez):

Bu mübarek ayet, Nebiyy-i Ekrem'den (s.a.a.) bi'setten önceki tevhid inancını ve Allah Teâlâ'ya olan ubudiyetini (kulluğunu) nefyetmediği gibi, ileride nebi olarak mebus kılınacağına dair ilmini de reddetmez.

Ayet-i kerimenin nefyettiği yegâne husus; O'nun (s.a.a.) Kitab'a ve Kitab'ın içerdiği tafsili maarife (detaylı ilahi bilgilere) dair ilmidir. Bilgisi henüz tahakkuk etmediği için de bu tafsili maarife olan imanını nefyetmektedir.

Kaldı ki ayet-i mübareke, bu ilmi O'ndan (s.a.a.) sadece vücud-u şerifinin anlarından bir ânı için nefyetmiştir. Dolayısıyla Kitab'a dair ilminin, risâletle mebus kılınmasından çok uzun bir zaman önce tahakkuk etmiş olması mümkündür.

 

Ayetin İçeriği ve Kapsamı:

Ayet-i mübarekenin iktiza ettiği mana şudur: O, Kitab'ı ve İmanı kendi nefsinden (kendiliğinden) bilmiyordu; bilakis bu, Allah Azze ve Celle'nin talimiyle (öğretmesiyle) olmuştur. Bu yüzden önce bilmiyordu, sonra bildi. Ancak bu ilmin O'na bahşedildiği zamanın; bizzat risâletle mebus kılındığı an mı, yoksa ondan kısa veya çok uzun bir süre önce mi olduğuna dair ayette hiçbir delalet yoktur. Bu sebeple, risaletten önce O'nun ilim ve imandan yoksun olduğunu ispat etmek için bu ayeti delil getirmek doğru değildir.

"Ayet-i mübareke, Kitap ve İman ilminin vahiy vasıtasıyla olduğunu ifade etmektedir... Vahiy vasıtasıyla olması ise, bu ilmin ancak risâletle gönderildiği anda tahakkuk etmesini iktiza eder" şeklindeki itiraza gelince:

Bunun cevabı şudur: Vahiy, risâletle mebus kılınmaktan (bi'setten) önce de gerçekleşebilir. Böylece insan, "Resul" olmadan önce "Nebi" olabilir.

Buna binaen; Hz. Muhammed'in (s.a.a.) kalbine Kitap ve İman konusunda inen vahyin, şerefli ömrünün başlarında inmiş olması pekâlâ mümkündür. Zira vahiy sadece enbiyaya (peygamberlere) gelir; eğer o dönemde kendisine vahyedilmişse o andan itibaren bir nebidir.

Bu uzak bir ihtimal değildir. Nitekim Nebiyy-i Ekrem'den (s.a.a.) önce de daha çocukluk çağlarında kendilerine vahyedilen, ancak o esnada resul olmayıp sadece "nebi" olan peygamberler gelmiştir. Allah Teâlâ, Hz. İsa'nın (a.s.) dilinden şöyle buyurur: "...Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum. Bana Kitabı verdi ve beni nebi kıldı / beni mübarek kıldı..." (Meryem, 30-31). Hz. İsa (a.s.) o sırada resul değildi, ancak nebiydi. Beşikte olmasına rağmen Allah Teâlâ ona Kitap ilmini bahşetmişti.

Bunu şu şekilde teyit edebiliriz: Eğer o esnada resul olsaydı, sahip olduğu bu yüce makama (risâlete) işaret etmesi ve onu vurgulaması daha münasip olurdu. Zira risâlet, göz ardı edilecek bir makam değildir; üstelik kendisinin mübarek olduğu ve annesine iyilik etmesinin vasiyet edildiği gibi daha alt makamlara işaret etmişken... Risâlet iddia etmemesi, o esnada resul olmadığını, ancak Kitab'ı bilen bir nebi olduğunu gösterir.

Zikrettiğimiz bu hususu, Şeyh Kuleyni'nin el-Kâfi'de Yezid el-Künasi'den muteber bir senetle rivayet ettiği şu hadis desteklemektedir. Künasi şöyle der:

İmam Ebu Cafer'e (İmam Muhammed Bâkır a.s.) sordum: "İsa bin Meryem (a.s.) beşikte konuştuğunda, kendi zamanının ehli üzerinde Allah'ın hücceti miydi?"

İmam (a.s.) şöyle buyurdu: "O gün, mürsel (resul olarak gönderilmiş) olmayan, ancak Allah'ın hücceti olan bir nebiydi. Onun şu sözünü duymadın mı: '...Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum. Bana Kitabı verdi ve beni nebi kıldı.'" (Meryem, 30)[1]

Tüm bu zikrettiklerimizden de anlaşılacağı üzere, ayette, Nebi'nin (s.a.a) Kitap ve İman ilminin, mebus kılındıktan sonra tahakkuk ettiğine dair hiçbir delalet yoktur. Bilakis, O'nun vahiy vasıtasıyla bu ikisine dair ilmi, risâletten çok uzun bir zaman önce edinilmiş olabilir.

Dolayısıyla bu mübarek ayet, Nebi'nin (s.a.a.) muvahhid, âbid ve Kitap ile İman'a ârif bir kimse olduğuna delalet eden diğer nasslarla çelişmez.

 

Hz. Muhammed (s.a.a.), Hz. Âdem Ruh ile Ceset Arasındayken Bile Nebiydi:

İmamiyye'nin, Hz. Muhammed'in (s.a.a.) bi'setten önce de bu makama sahip olduğuna dair görüşü, bizzat Ehl-i Sünnet’in muteber kabul ettiği senetlerle gelen şu rivayetlerle de teyit edilebilir: "O (s.a.a.), Âdem ruh ile ceset arasındayken nebiydi."

  • Birinci Rivayet: Tirmizi'nin Sünen'inde "sahih" olarak vasıflandırdığı bir senetle Ebu Hureyre'den rivayet ettiğine göre: Sahabiler, "Ey Allah'ın Resulü, nübüvvet sana ne zaman vacip oldu?" diye sordular. O (s.a.a.) şöyle buyurdu: "Âdem ruh ile ceset arasındayken."[2]

Tahlil: Burada "Vücub"un manası, sübuttur (sabit olmadır); sübut ise fiiliyatta gerçekleşmiş bir durumu ifade eder. Yani rivayetten maksat, Allah Azze ve Celle'nin Hz. Muhammed'i (s.a.a.) gelecekte nebi yapacağına dair iradesinin takdir edilmesi değildir sadece. Zira mesele sadece ezelî bir takdir olsaydı, bunun Nebi (s.a.a.) için bir ayrıcalığı kalmazdı. Çünkü yaratılmış her nebi için Allah'ın ezelî bir iradesi vardır. Rivayetin zâhirinden anlaşılan şudur: Allah, Hz. Muhammed'i (s.a.a.) Âdem henüz ruh ile ceset arasındayken nebi kılmıştır. Mademki Hz. Muhammed (s.a.a.) o andan itibaren nebidir, o halde nübüvvet melekelerine de o andan itibaren sahip olmalıdır. Nitekim Allah'ın yarattığı ilk mahlûkun Muhammed'in (s.a.a.) Nur’u olduğuna veya O'nu Âdem'den iki bin yıl önce yarattığına delalet eden pek çok rivayet de bunu doğrulamaktadır.[3]

  • İkinci Rivayet: Hâkim en-Nişaburî'nin Müstedrek'te "sahih" saydığı senetle Meysere el-Fecr'den rivayetine göre: "Ey Allah'ın Resulü, sen ne zaman nebi oldun?" diye sordum. O (s.a.a.) şöyle buyurdu: "Âdem ruh ile ceset arasındayken."[4]

Tahlil: Bu rivayetin iddiamıza delaleti gayet açıktır; zira lafızların fiiliyata delaleti barizdir. Nasıl ki "Bir yıldır âlimim" denildiğinde, âlimlik vasfına bürünmenin bir yıl öncesinde fiilen gerçekleştiği anlaşılıyorsa; aynı şekilde bu rivayette de nübüvvet vasfı fiilî bir gerçekliktir.

  • Üçüncü Rivayet: Heysemî'nin Mecmau'z-Zevâid'de Abdullah bin Şakik aracılığıyla bir adamdan naklettiğine göre: "Ey Allah'ın Resulü, sen ne zaman nebi kılındın (ce'l)?" diye sordum. "Âdem ruh ile ceset arasındayken" buyurdu. Heysemî der ki: "Bunu Ahmed (bin Hanbel) rivayet etmiştir ve ricâli, sahih hadis ricâlidir."[5]

Tahlil: Buradaki "Ce'l" (kılınma) lafzı da fiiliyatta zâhirdir. Eğer "ce'l"den kasıt sadece "takdir" olsaydı, Nebi'nin (s.a.a.) bir ayrıcalığı olmaz ve sorunun da makul bir anlamı kalmazdı. Zira yeryüzündeki her hadise ezelden takdir edilmiştir. (Bkz. Hadid, 22). Soru, takdirin zamanı hakkında değildi, haliyle cevap da o yönde değildir.

 

İrhâsât ve Mucizeler Bağlamında Değerlendirme

Amme (Ehl-i Sünnet) tariklerinden bu mazmunda pek çok rivayet gelmiştir. Tüm bunlara, onların kendi kaynaklarında yer alan, Hz. Peygamber'in (s.a.a) doğumu, öncesi ve sonrasında gerçekleşen harikulade olayları (irhâsâtı) da eklediğimizde, mesele onlar için daha da ilzam edici (bağlayıcı) bir hal almaktadır. Kendi nakillerinden bazıları şöyledir:

  • O (s.a.a.) doğduğunda kendisiyle birlikte doğu ile batı arasını aydınlatan bir nur çıkmıştır. Doğduğunda elleri ve dizleri üzerine düşmüş, gözlerini gökyüzüne dikmiştir.[6]
  • Doğduğunda ellerine dayanmış, sonra bir avuç toprak alıp sıkmış ve başını göğe kaldırmıştır.[7]
  • Kendisiyle birlikte Şam saraylarını aydınlatan bir nur zuhur etmiştir.[8]
  • Şam'a ticaret için gittiğinde, şiddetli sıcaklarda iki meleğin O'nu (s.a.a.) güneş karşısında gölgelediği görülmüştür. Çocukluğunda Beni Saide yurdundayken bir bulut O'nu gölgeler, durduğunda durur, yürüdüğünde onunla yürürdü.[9]
  • Bi'setten önce taşların ve ağaçların O'na selam verdiği rivayet edilmiştir. Müslim, Sahih'inde O'nun (s.a.a.) şöyle buyurduğunu nakleder: "Mekke'de bir taş biliyorum ki, ben mebus kılınmadan önce bana selam verirdi. Onu şimdi de biliyorum."[10]
  • Risâlet öncesinde, yanından geçtiği her ağaç ve taşın O'na nübüvvet selamıyla (es-selamu aleyke ya Resulallah) selam verdiği nakledilmiştir.[11]

Ehl-i Sünnet tarikleriyle gelen bu ve benzeri rivayetler bir araya getirildiğinde, O'nun (s.a.a.) baştan beri nübüvvet makamını haiz olduğu; kırk yaşına ulaştığında gerçekleşen olayın ise sadece risâletle mebus kılınması (risâletin ilanı) olduğu teyit edilmektedir.

Bu rivayetlere, bizzat Ehl-i Beyt (a.s.) yollarından gelen, toplamı tevatür sınırını aşan (mütevatir düzeydeki) ve O'nun çocukluğundan beri bu makama sahip olduğunu açıkça ifade eden hadisleri de eklediğimizde ve her iki fırkanın (Şia ve Ehl-i Sünnet) bu nakillerde ittifak etmesi karşısında, insaf sahibi birinin bu iddiayı inkâr etmesi imkânsızlaşır.

Sonuç olarak: Ehl-i Sünnet kanallarından nakledilen ve Resulullah'ın (s.a.a.) bi'set öncesi yüce makamına halel getiren o âhâd haberlerin (tekil rivayetler), itibardan sâkıt olduğu (geçerliliğini yitirdiği) kesindir.

 

Nehcü'l-Belağa'dan Teberrük

Bu muhtasar cevabı, Emirülmüminin'in (a.s) Nehcü'l-Belağa'da yer alan ve Nebi'nin (s.a.a.) ahvalini vasfettiği meşhur Kasıa Hutbesi'nden şu bölümü teberrüken naklederek bitiriyorum:

"…Allah Sübhanuhu, O (s.a.a.) daha sütten kesildiği andan itibaren, meleklerinden en büyük meleği (Ruhu'l Kudüs'ü) O'na karîn (yoldaş) kılmıştı. O melek, gece gündüz O'nu mekârim-i ahlak (yüce ahlak) ve âlemin en güzel huyları yolunda yürütüyordu...”[12]

Ve'l-hamdulillahi Rabbi'l-Âlemin.

Kaynak: Kur'ani Meseleler Kitabından - Şeyh Muhammed Sankûr

 

Kaynak: https://www.alhodacenter.com/article/1799

 

 

Medya Şafak



[1] el-Kâfi, Şeyh Kuleyni, c. 1 / s. 382.

[2] Sünen-i Tirmizi, c. 5 / s. 245.

[3] Bkz. et-Tabakatü'l-Kübra - İbn Sa'd, c.1 / s. 102; Tarihu Medineti Dımaşk - İbn Asakir, c. 3 / s. 79; el-Bidaye ve'n-Nihaye - İbn Kesir, c. 2 / s. 323; es-Sîretü'n-Nebeviyye - İbn Kesir, c. 1 / s. 207.

[4] el-Müstedrek, Hâkim en-Nişaburî, c. 2 / s. 609. (Münavî, Feyzü'l-Kadir'de şöyle der: "Hâkim sahih dedi, Zehebi de onu onayladı. Ahmed ve Taberani de bu lafızla nakletti. Heysemeî, 'ikisinin de ricali sahih ricâlidir' der." c. 5 / s. 69).

[5] Mecmau'z-Zevâid, Heysemî, c. 8 / s. 223; Müsned-i Ahmed bin Hanbel, c. 4 / s. 66, c. 5 / s. 379.

[6] et-Tabakatü'l-Kübra, c. 1 / s. 103; Sübülü'l-Hüdâ ve'r-Reşad, Salihi Şami, c. 1 / s. 343.

[7] et-Tabakatü'l-Kübra, c. 1 / s. 102.

[8] el-Müstedrek, c.2 / s. 600; Müsned-i Ahmed, c. 4 / s. 128; Mecmau'z-Zevâid (hasen hadis olarak), c. 8 / s. 222; Fethü'l-Bari, İbn Hacer, c. 6 / s. 426.

[9] et-Tabakatü'l-Kübra, c. 1 / s. 131, 157; Tarihu Medineti Dımaşk, c. 3 / s. 15, 317; İmtau'l-Esma, Makrizi, c. 5 / s. 65, c. 8 / s. 189; Uyunu'l-Eser, İbn Seyyidü'n-Nas, c. 1 / s. 71.

[10] Sahih-i Müslim, c. 7 / s. 58; Müsned-i Ahmed, c. 5 / s. 89, 95; Sahih-i İbn Hibban, c. 14 / s. 402.

[11] İmtau'l-Esma, c.5 / s. 55; Üsdü'l-Gabe, İbnü'l-Esir, c. 1 / s. 18; Sîret-i İbn İshak, c. 2 / s. 101.

[12] Nehcü'l-Belağa (İmam Ali a.s Hutbeleri), c. 2 / s. 157; Menakıbu Âl-i Ebi Talib, İbn Şehraşub, c. 2 / s. 28.