Hassan Ansari’den notlar (11): İki farklı sonuç doğuran tek yaklaşım: Muhammed Âbid el-Câbirî’nin ve Ali Naki Münzevî’nin düşünce dünyasına kısa bir bakış
- Medyasafak.net
- EHL-İ BEYT OKULU
- 13.10.2026
Fârâbî ve İbn Sina’nın Aristoteles ile Yeni Platoncu felsefenin yorumlanmasındaki muazzam payını göz ardı eden ve yalnızca İbn Sina’nın irfanî ve sembolik boyutlarına odaklanan Câbirî, İbn Sina felsefesinin ana gövdesinin bütünüyle Fârâbî ekolüne dayandığı hakikatini ıskalamaktadır.
Arap dünyasının tanınmış mütefekkir ve aydınlarından Muhammed Âbid el-Câbirî, Batı ve hatta Arap akademik çevrelerinde beklenen ilgiyi tam olarak görememiş, dahası eserlerine ve bu eserlerin bilimsel titizliğine şüpheyle yaklaşılmış olsa da Arap dünyasında son yirmi yılın en etkili aydınlarından biri olarak kabul edilebilir. Felsefe ve tarih uzmanlarının aksine, Arap yazar ve aydınlarının yeni nesli onun etkisinden azade kalmamış; bir kısmı kendisine eleştiriler yöneltse de eserlerini ciddiyetle takip etmiştir. Seksenli ve doksanlı yıllarda yayımlanan bazı Arapça dergiler, Câbirî’nin makalelerinin yanı sıra lehindeki ve aleyhindeki değerlendirmeleri sayfalarına taşımak hususunda oldukça gayretliydiler; öyle ki el-Fikr el-Arabî veya el-Müstakbel el-Arabî gibi dergilerin neredeyse hiçbir sayısı Câbirî’nin düşüncelerine dair bir içerik barındırmadan yayımlanmamaktaydı. Bu durum, bilhassa Câbirî’nin memleketi olan ve aynı zamanda üniversitelerinde felsefe dersleri verdiği Fas’ta daha belirgindir. 2000’li yıllardan sonra ise bu ivme bir ölçüde yavaşlamış ve Câbirî, çeşitli Arap gazetelerinde yayımlanan makalelerinden derlenen ve tıpkı Arap Aklının Eleştirisi (Nakdu’l-Akli’l-Arabî) eseri gibi birkaç cilt halinde basılması planlanan Kur’an hakkındaki kitabı müstesna, eskiye kıyasla daha az eser kaleme alır olmuştur. [Câbirî 2010’da vefat etmiştir, Üstad Ansarî’nin bu yazısı 2008 tarihlidir.]
Câbirî, her ne kadar muhtelif konularda kalem oynatmış ve bazı metinleri –Arap kavmiyetçiliğini savunmak anlamında ideolojik bir mahiyet taşıdığından– siyasi bağlamda daha fazla yankı uyandırmış olsa da genel itibarıyla kendisini bir düşünce tarihçisi olarak konumlandırmaktadır. Ne var ki onun İslam ve Arap düşüncesine dair tarih yazıcılığı, nihayetinde kavmi düşünceye hizmet etmektedir ve kuşkusuz siyasi bir veçhe de barındırmaktadır. Eserlerinin bir kısmı Arap toplumunun ıslahı, Arap dünyasındaki kültürel ve siyasi krizin tespiti ve bu krizden çıkış yolları aranmasına hasredilmiştir. Ancak ifade edildiği üzere, bu alanda kaleme aldıkları da temelinde Arap kavmiyetçiliği düşüncesine duyulan inanca dayanmaktadır. O, bu ideolojiye bağlı bir aydın olarak sekülerizm, şeriatın tatbiki ve demokrasi gibi kavramlar üzerine eserler yazmış; reformist bir yaklaşımla, 1967 yenilgisi ve bilhassa iki Körfez Savaşı sonrasında oluşan siyasi iklimi dikkate alarak Arap kavmî düşüncesini yeniden inşa etmeye çabalamıştır.
Câbirî’nin asli meselelerinden biri de çağdaş Arap düşüncesinin sorunsalları ve açmazlarıdır. Bu sebeple birkaç eserinde modern dönem Arap aydın söylemini tahlil etmeye dönük bir taslak oluşturmuş; diğer birçok Arap münevveri gibi aydın mefhumunu, bu mefhumun Araplardaki tarihsel gelişimini, dönemlerini ve paradigmalarını mercek altına almıştır. Konuyu özellikle gelenek ve modernite (türâs ve hadâse) ilişkisi bağlamında ele almış; hem Arap dünyasındaki aydınlara hem de Arap krizine dair kendi analizini sunmaya gayret etmiştir. Câbirî’nin bu minvaldeki yazıları nispeten daha az eleştiri almıştır; bununla birlikte, onun gelenek ve modernite ilişkisi ve çağdaş Arap düşüncesinin sorunsallarına yönelik genel yaklaşımı, fikrî sisteminin ana çerçevesiyle ve bilhassa Arap Aklının Eleştirisi’nde öne sürdüğü tezlerle tam bir uyum içindedir.
Câbirî’nin, İbn Rüşd, İbn Haldun ve İbn Sina gibi klasik dönem İslam filozoflarının düşüncelerini yeniden okumayı hedefleyen eserleri de bu bağlamda tahlil edilebilir. Erken dönem eserlerinden olan İbn Haldun hakkındaki çalışması, bilhassa son on yıllarda bu düşünce havzasında İbn Haldun’a atfedilen önem hasebiyle Arap aydınları arasında oldukça hüsnükabul görmüştür. Câbirî’nin daha sonraki çalışmalarının mahsulü olan ve İbn Rüşd ile mirasının yeniden okunmasına odaklanan kitap serisi ise (her ne kadar İbn Rüşd hakkında daha önceki kitaplarında muhtelif konulara değinmiş olsa da) İbn Haldun çalışması ölçüsünde ilgi uyandırmamıştır. Bunun sebebi, muhtemelen Arap dünyasında ve bilhassa İslam Mağribi’nde İbn Rüşd’ün nispeten köklü ve yaygın biçimde tanınması; Fransızcadan yapılan nitelikli akademik çevirilerin veya Arap akademisyenler içerisindeki felsefe tarihçileri tarafından Arapça ve Fransızca telif edilen nitelikli çalışmaların mevcudiyetidir. Dolayısıyla Câbirî’nin İbn Rüşd hakkındaki g sathî ve ideolojik nitelik taşıyan iddiaları cazip bulunmamıştır; gerçi Câbirî’nin İbn Rüşd tasavvuru, Arap Aklının Eleştirisi projesi çerçevesinde kimi Arap aydınlarının dikkatini cezbetmeyi başarmıştır. Şahsen felsefe sahasında eser veren bazı Arap akademisyen ve yazarlarla Câbirî hakkında yaptığım görüşmelere dayanarak, akademik çevrelerde (Mağrip-Fas dahil) bilhassa kullandığı kaynaklar, metinlere sadakati ve metinleri bilimsel olmayan bir üslupla yorumlaması bağlamında kendisi hakkında pek müspet bir kanaatin olmadığını söyleyebilirim. Bununla birlikte, Mağrip’teki bazı felsefe hocaları onun öğrencilerindendir ve öğretilerine güçlü bir sadakatle bağlıdırlar.
Muhammed Âbid el-Câbirî’nin İbn Haldun ve İbn Rüşd merkezli projeleri, Arap ve İslam aklının eleştirisine dair sisteminin bir uzantısı olarak kurgulanmıştır ve ancak bu minvalde yorumlanabilir. O, İslam Mağribi’ndeki Arap düşüncesine (İbn Hazm’dan İbn Rüşd’e uzanan çizgide İbn Bâce, İbn Tufeyl, İbn Tûmert ve hatta daha sonraları Şâtıbî’yi de kapsayacak şekilde) hususi bir imtiyaz tanımaktadır. Câbirî, eleştirel ve sorgulayıcı Arap aklının bilhassa İslam Mağribi’nde tarihsel bir zemin bulduğuna kani olup, bir anlamda Doğu (Meşrik) Arap/İslam aklını Mağrip Arap/İslam aklının karşısına konumlandırır. Mısırlı düşünür Hasan Hanefî ile yazışmalarını içeren ve Doğu ve Batı Diyaloğu (Hivâru’l-Meşrik ve’l-Mağrib) adıyla yayımlanan eserinde, Mağrip aklının mümeyyiz vasıflarını vurgular; felsefede İbn Rüşd, içtimai düşüncede ise İbn Haldun şahsında tebellür eden akılcı damar üzerinden bu farklılıkları öne çıkarmaya çalışır.
Nitekim işaret ettiğim üzere Câbirî, asıl olarak başlangıçta üç, sonrasında ufak bir gecikmeyle dört cilde tamamlanan Arap Aklının Eleştirisi projesi bağlamında incelenmelidir. Teorisinin sacayağını şu iddia oluşturur: Arap/İslam aklı, İslam medeniyeti tarihi boyunca üç farklı yaklaşımla şekillenmiştir: İlki, dil ve din (fıkıh ve kelam) sahasında Arap aklının mümeyyiz vasfı olan Beyanî Akıl; ikincisi, Abbasi Halifesi Me’mun dönemindeki tercüme faaliyetleriyle İslam düşüncesine duhul eden Yunan menşeli Burhanî Akıl; üçüncüsü ise Câbirî’nin Hermesçi ve İşrakî bir temele dayandırdığı ve İslam düşüncesindeki fikrî duraklamanın da müsebbibi addettisebebi saydığı İrfanî Akıldır. Câbirî’nin okumasına göre, Burhanî Akla sadık kalarak Faslu’l-Makâl ve el-Keşf an Menâhici’l-Edille eserlerinde Beyanî Akıl ile Burhanî Aklın (din ile felsefe) usullerini metodik biçimde birbirinden tefrik eden İbn Rüşd’ün aksine; İslam Meşrıkı’nda (Horasan ve Irak hattında), İbn Sina, İhvan-ı Safa ve Gazzâlî vasıtasıyla (beyanî akıl ile irfanî aklı mezcetmesi bağlamında) öyle bir fikrî zemin tesis edilmiştir ki, bu yapı ne (bilhassa fıkıhta tebarüz eden) Arap Beyanî Aklına ne de Aristotelesçi Burhanî Akla sadık kalmış; aksine kökleri İşrak, Gnostisizm ve tasavvufa uzanarak İslam medeniyetinin inhitat ve çöküş sürecine girmesine zemin hazırlamıştır.
Elbette temel sorunsalı Arap düşüncesinin ıslahı ve krizden kurtarılması olan Câbirî açısından "Arap aklının eleştirisi", moderniteye ulaşmak maksadıyla geleneğin eleştirilmesi temeline dayanır. O, Arap ve İslam söylemlerini dekonstrüksiyona (yapıçözüme) tabi tutarak İslam düşüncesi tarihindeki epistemolojik kopuşları göstermeye çabalar. Bu minvalde İbn Rüşd, din ve akıl (yahut gelenek ve modernite) ilişkisinde benimsediği burhanî ve tefrik edici metoduyla, gelenek içerisinde çağımız için ideal model olarak konumlandırılır. Tam da bu noktadan hareketle Câbirî, din-devlet ve şeriat-siyaset ilişkisine dair kendi projesini formüle eder. Dört ciltlik bu eser şüphesiz dikkate şayan tespitler ihtiva etmektedir; ancak müellifin, İslam düşüncesindeki evrimleri indirgemeci bir yaklaşımla okumaya çalıştığı ve düşünceye coğrafi/kavmî bir mahiyet atfettiği de izahtan varestedir. Tabiatıyla bu yaklaşım, fikrî ihtilafların inceliklerini ve alt katmanlarını keşfetme kaygısı gütmemekte; daha çok kavmiyetçi bir eksende sistem kurarak, düşünce çeşitliliğini (meseleleri ve ihtilafları basitleştirme pahasına) "Arap aklının farklılıkları" olarak nitelendirdiği şablona indirgemeye çalışmaktadır. Hakikat şu ki, düşünce tarihçiliğinde benzerliklerin tespiti çok da çetrefilli bir iş değildir; asıl metinler ve fikrî akımlar üzerinde derinlemesine teemmül gerektiren husus, fikrî ihtilafların kesin ve sarih bir biçimde teşhis edilmesidir. Câbirî, bu çalışmasında mezkûr üç Arap-İslam aklının İslam medeniyeti tarihindeki siyasi, dinî ve ahlaki neticelerini işlemeye ve medeniyet tarihindeki siyasi, içtimai ve dinî dönüşümleri bu perspektiften okumaya gayret eder.
Câbirî’nin aklın eleştirisi projesindeki fikrî kökleri ve kaynakları, bugüne dek bazı münekkitlerin dikkatini çekmiştir. Nitekim Fransa’da yaşayan Suriye asıllı yazar George Tarabişi, birbirini izleyen pek çok kitabında onun sistemini tahlil ve tenkit etmiştir. Bugüne değin Câbirî’nin projesini merkeze alan onlarca kitap ve makale neşredilmiş, düşünceleri İran’da da tahlil, yeniden okuma ve tenkide tabi tutulmuştur. Bu minvalde üstadımız Dr. İbrahimi Dinani’nin felsefi düşünce serüvenine dair kaleme aldıkları ziyadesiyle kayda değerdir. Bu satırların yazarının da aynı konuda George Tarabişi ile istişareleri olmuştur. Tarabişi’nin eleştirilerinin bir kısmı Câbirî’nin beslendiği kaynaklara ve metinler ile dinî-fikrî akımlar hakkında yaptığı yanlış çıkarımlara dayanır. Câbirî’nin İbn Sina felsefesini algılayış biçimi de eleştiri oklarının hedefindedir. Câbirî, İbn Sina’nın irfanî ve sembolik metinlerini merkeze alarak, onun felsefi düşüncesinin kaynaklarını İhvan-ı Safa ve İsmailiyye’nin Doğulu ve İranlı Gnostik fikirlerinde arar. Ona göre bu sistem; bilhassa İsmailiyye, Bâtınîler ve onların itikadi-felsefi düşüncelerinde ma’kes bulan, Yeni Platoncu eğilimden neşet eden ve "Hermesçi", "Gnostik" ve "Mazdeist" fikirlerle mezcedilmiş bir yapıdır. Câbirî, İslam öncesi İran düşüncesinin –Şiiliğin de dahil olduğu– İslam dönemi Gnostik fikirler ve eğilimler üzerindeki tesirine değinmekte, irfanî akıl yaklaşımında bâtınî ve te'vîlî düşüncelerin payını tasvir etmektedir. Câbirî’ye göre bu düşünce sistemi, Beyanî Akıldan sapılmasına, Burhanî Akla layıkıyla ulaşılamamasına ve medeniyet inşasında kullanılamamasına sebebiyet vermiş; fikir, siyaset ve toplum sahalarında ağır bedeller ödetmiştir. Câbirî, İslam Meşrıkı'ndaki düşünce serüveninin kaderini bu ontolojik yapıya bağlar ve medeniyetteki çöküşü bu düşüncenin neticesi addeder. Buna mukabil, İbn Rüşd’ün felsefi düşüncesini parlatarak onu burhanî felsefenin sadık temsilcisi ilan eder. Tam da bu noktada kendisine yöneltilen temel eleştiri şudur: Fârâbî ve İbn Sina’nın Aristoteles ile Yeni Platoncu felsefenin yorumlanmasındaki muazzam payını göz ardı eden ve yalnızca İbn Sina’nın irfanî ve sembolik boyutlarına odaklanan Câbirî, İbn Sina felsefesinin ana gövdesinin bütünüyle Fârâbî ekolüne dayandığı hakikatini ıskalamaktadır. Öyle bir ekol ki dördüncü asırdaki Bağdat çevreleri, Aristoteles ve İskenderiyeli şârihler başta olmak üzere Yunan felsefe mirasının en muteber çeviri ve şerhlerini ortaya koymuş, bu birikim bilahare İbn Rüşd tarafından da tevarüs edilmiştir. İbn Rüşd; Fârâbî, İbn Sina, Yahya b. Adî ve onun talebelerinden bağımsız tahayyül edilemez. Nitekim İbn Rüşd’ün Aristoteles’in Metafizik’ine yaptığı yorumlar bu geleneğe dayanmaktadır; her ne kadar Varlık meselesi ve imkân delili gibi konularda, eserlerinde İbn Sina’ya eleştiriler yöneltmiş olsa da. Câbirî, ayrıca Beyanî Aklı İrfanî Aklın ilkeleri üzerine inşa etmesi ve Ehl-i Sünnet’in dini düşüncesi üzerindeki derin tesiri sebebiyle İslam medeniyetinin düşünsel çöküşünde Gazzâlî’ye tarihsel bir rol ve pay biçmektedir.
İran’da ise mütebahhir âlim Dr. Ali Naki Münzevî, Kâveh ve Çîstâ mecmualarındaki makalelerinde, ayrıca kaleme aldığı bazı yazılar ile çeşitli eserlere yazdığı mukaddimelerde Câbirî ile neredeyse birebir aynı çerçeveyi sunmuştur; gerçi bu satırların yazarının bizzat kendisinden işittiği kadarıyla Münzevî’nin Câbirî ile bir tanışıklığı bulunmamaktadır ve eserlerini de okumamıştır. Kuşkusuz Dr. Münzevî, İslam düşünce tarihine dair derin vesikalara müstenit bir birikime sahiptir ki bu durum, âlim bir babanın rahle-i tedrisinde yetişmesinin, tahsilinin ve bilhassa İslam ve Şii düşünce tarihi alanındaki mesaisinin bereketiyledir. Bu satırların yazarı da birkaç yıl Üstat Münzevî ile mesai yürütmüş, kendisinden çokça istifade etmiş, eserlerinin kahir ekseriyetini mütalaa etmiştir ve üstadın İslami ve Şii mirasın tanıtılmasındaki muazzam hissesinin hakkıyla idrakindedir. Bununla birlikte, Üstat Münzevî’nin İslam medeniyeti havzasındaki fikir ve ekolleri tahlil metodolojisine iştirak etmemekte, bu yöntemin salt ideolojik bir yaklaşım olduğuna kaniyim. Zira Münzevî, kavmî/ırkî ve indirgemeci bir yaklaşımla İslam düşüncesinin asaletini-orjinalliğini salt Gnostik (İrfanî) düşüncelere hasretmekte ve kendi tabiriyle Dicle’den Sind’e kadar uzanan havzadaki tüm tefekkürü; kökeni itibarıyla İran/Hint menşeli ve gayrimüslim (Sami olmayan) te’vil, İşrak ve Gnostisizme dayanan bir ekol olarak değerlendirmektedir. Dr. Münzevî’nin İslam medeniyetindeki kelamî, felsefi ve dinî düşüncelere dair yorumu eksiksiz bir biçimde bu kabule dayanır ve metinlerinin mihverini "Adedî (Sayısal) Tevhîd" karşısında konumlandırdığı "İşrakî/Tenzihî Tevhîd" tartışması oluşturur. Bu dualist itikadi tasnife göre; bir yanda (tamamı Münzevî’nin kavramsallaştırmasından ibaret olan) Tenzihî ve İran/Hint Tevhîd akımı aydınlanmanın, aykırı/özgür düşüncenin ve gücünü "İlahî Kut"tan (Ferre-i İzedî) alan iktidarın sembolüyken, diğer yanda "Adedî Tevhîd" her türlü bağnazlık ve şekilciliğin sembolüdür. Münzevî bu indirgemeci okumada, Mutezile’den felsefeye, irfan ve tasavvuftan, bilhassa da Şiiliğe kadar İslam düşüncesinin çok katmanlı akımlarını aynı potada eritmekte ve bu ekoller arasındaki yegâne farkı, Adedî Tevhîd karşısında Tenzihî Tevhid'e olan sadakat derecelerinden ibaret görmektedir. Onun İslam tarihindeki pek çok fikrî, siyasi ve toplumsal kırılmaya dair analizi işte bu ön kabule dayanmakta olup müstakil veya müşterek neşrettiği eserlerde yer yer bu zaviyeden görüşler serdetmektedir. Meseleleri bu denli basitleştirmenin, fikrî kırılmalardaki temel ve kurucu unsurları göz ardı ederek indirgemeci bir metot benimsemenin ontolojik gayesinin ideolojik bir şablon inşası olduğu izahtan varestedir. Bu yaklaşımla hareket edildiğinde, Münzevî’nin nazarına göre Gazzâlî ile İbn Sina aynı safta buluşmakta; her ikisi de Gnostik fırkalarla, Galiyye (aşırı) Şia fırkalarıyla, Orta Çağ’ın mehdici hareketleriyle ve dahası Aynü'l-Kudât el-Hemedânî, İhvan-ı Safa, Hallâc-ı Mansûr, Kâdî Abdülcebbâr ve hatta Ebu'l-Hasan el-Eş‘arî ile yan yana dizilmektedir. Aralarındaki tek fark, Sâmi ve Adedî tevhîde mukabil tenzihî/işrakî düşünceye duydukları sadakatin dozajıdır. Dr. Münzevî İran ve Hindistan hattında bir tenzihî düşünce arayışına girişmekte, bunu tarih boyu Mazdekçi, tüm Gnostik ve Maniheist fırkalarla irtibatlandırmakta ve bu yekûnun içinden İslami dönem için bir "Râfızî Gnostisizm" (Gnostisizm-i Refzdâr) ile "Râfızî Olmayan Gnostisizm" çıkarmaktadır. Aşikârdır ki tüm bu mülahazalar; muhtelif dinlerin, mezheplerin ve medeniyetlerin kendilerine has kavramlarını, dönemsel ve entelektüel zeminlerini birbirine karıştırmaktan neşet etmekte olup düşüncelerin sıhhatli bir biçimde idrakine hizmet etmek şöyle dursun, kişiye yalnızca basit-inançlı bir vizyon dayatmaktadır. Münzevî’nin açısından bakıldığında İslam medeniyetindeki asli mesele; şahsın Yeni Platoncu, Hermesçi ve Gnostik (tabii ki tamamı Münzevî'nin bu mefhumlara yüklediği anlamlarla) düşüncelere ne nispette sadık kaldığı, yahut karşısında durarak Sünni Ehl-i Hadîs ve Haşviyye tefekküründe en kâmil tezahürünü bulan karşıt fikriyatı ne nispette himaye ettiğidir. Aynı ölçüt çerçevesinde, Eş‘arîler, Mutezililer ve hatta vahdet-i vücûd meşrebli olmayan sufiler arasında dahi Adedî tevhîde dayalı muhtelif derecelerde bir yüzeysellik baki kalmakta ve dahası kimi vahdet-i vücûdçu sufiler de "Râfızîlik İçermeyen Gnostisizm"den nasibini almaktadır. Açıktır ki Üstadın bu sahalardaki teorileri ne İslam düşünce tarihçileri ne de Gnostizm uzmanı tarihçilerce tasdik edilebilir mahiyettedir.
Özetlemek gerekirse, hem el-Câbirî hem de Üstat Münzevî'nin ortak bir metodolojik okumadan yararlandıkları, ancak taban tabana zıt sonuçlara vardıkları görülmektedir. Câbirî gibi bir isim "Beyanî" ve "Burhanî" düşünceye ontolojik bir asalet-özgünlük atfederek İmam Şâfii ve İbn Rüşd'ün fikrî meşruiyetini savunurken; diğeri asaleti "Gnostik (İrfanî)" düşünceye tevcih etmekte ve bâtınî tefekkürü İslam düşüncesinde kurucu ve asil bir damar olarak telakki etmektedir.
Bu satırların yazarı olarak kanaatimce, Henry Corbin'in İran İslamı ile bu İslam'ın bâtınî ve te'vîlî dinamiklerinin medeniyetteki tezahürlerine dair eserleri ve kaleme aldığı metinler, mezkûr Câbirî/Münzevî ikileminin her iki veçhesinin teşekkülünde de kilit ve tam bir role sahip olmuştur. Ki bu, başka bir yazının çerçevesinde ele alacağımız müstakil bir bahistir...
(15 Mayıs 2008)
Kaynak: https://ansari.kateban.com/post/1370
Prof. Dr. Hassan Farhang Ansari, İslam düşünce tarihi, felsefe, kelam (Mutezile, Zeydiyye, İmamiyye) ve İslam yazmaları alanlarında uzmanlaşmış bir akademisyendir. Geleneksel medrese eğitiminde içtihat makamına ulaşmasının ardından Tahran Üniversitesi (1993) ve Lübnan Üniversitesi'nde (1997) lisans, Paris Sorbonne-EPHE'de (2009) doktora eğitimini tamamlamıştır. Kariyeri boyunca Tahran Büyük İslam Ansiklopedisi Merkezi (1989-2002) ve Berlin Hür Üniversitesi'nde (2005-2013) araştırmacı olarak görev yapan Ansari, 2013 yılından bu yana Princeton İleri Araştırmalar Enstitüsü'nde (IAS) daimi üye ve misafir profesör olarak çalışmaktadır. Önemli eserleri arasında Studies in Medieval Islamic Intellectual Traditions (2017), L'imamat et l'Occultation selon l'imamisme ve eş editörlüğünü yaptığı Accusations of Unbelief in Islam: A Diachronic Perspective on Takfir bulunmaktadır. Kendisi ayrıca Sabine Schmidtke ile birlikte "Zaydi Manuscript Tradition" projesini yürütmekte ve Brill tarafından yayımlanan Shii Studies Review dergisinin yönetici editörlüğünü üstlenmektedir.
Medya Şafak