İbrahimî Dinânî: Sebzevârî Söyleşileri (3): Sebzevârî’nin İşrâkî düşünceleri
- Medyasafak.net
- EHL-İ BEYT OKULU
- 07.10.2026
Sadr, asla dönüş demektir. “Sadr” aynı zamanda göğüs, gönül demektir. Ben bu kelimeyi iki anlamda açıklıyorum. Birincisi, gönlüne, bâtınına dön: Senin sadrın, bâtının, göğsün, iç âlemindir. İkincisi, “sadr” asıl ve başlangıç demektir. İkisi de aslında aynı yere çıkar. Ezeldeki aslına ve başlangıcına dönebilmek için gönlüne, sadrına dönmen gerekir.
Lâricanî: Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
“Yüzünü göster de kendi varlığımı unuttur bana
Söyle rüzgâra, yanmışların harmanını tümden savursun.
Biz gönlü de gözü de belâ tufanına verdik madem
Söyle gelsin gam seli, evi temelinden söküp götürsün.”
Değerli izleyicilerimize, Marifet programının dostlarına ve daima içtenlikli yol arkadaşlarına selâm olsun. İlâhî hakîm Sebzevârî’nin düşüncelerinin huzurundayız ve muhterem hocamızın çözümleme ve yorumlarından yararlanıyoruz. Hocam, konumuz bilgi ve bilgi felsefesiydi. Önceki programlarda Esrârü’l-Hikem kitabından ilginç noktalar ele almış, Meşşâîlerin yolunu anlatmıştık. Şimdi İşrâkî yönteme ve İşrâk hikmetine geldik. Şöyle diyor: “Şeyh-i İşrâk’a göre bilginin temeli nuraniyettir. O hâlde İşrâk diliyle Vâcibü’l-vücûd, Nûrü’l-envâr’dır. Zâtı gereği nur olduğu için kendi mukaddes zâtını bilir; kendisi dışındaki her şeye işrâk ettiği için de hepsi O’nun huzurunda hazır ve zâhirdir.”
Dinanî: Evet, Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Merhum Hace Sebzevârî burada en önemli meselelerden birini birkaç kelimeyle, kısaca ortaya koymuş. Bu meselenin adı belki herkese tanıdık gelir; herkes işrâkı duymuştur, işrâkı sever, hatta bazıları kendisini İşrâkî sayar. Ama en iyisi önce işrâkın ne demek olduğunu açıklayalım. Hace bu anlamı Şeyh-i İşrâk Şihâbeddin Sühreverdî’den -Allah rahmet eylesin- almıştır. Bu mesele biraz sehl-i mümtenidir; son derece basit görünür ama bir ölçüde zordur ve dikkat ister. İşrâk ne demektir? Bildiğiniz gibi “şark”tan, nurun tecelli ve parıldamasından gelir; yani nurlu olmak ve aydınlatmak demektir.
Lâricanî: İşrâk, aydınlatmak demektir. Buraya kadar sözlük anlamı açık. Peki nesneleri ne aydınlatır? Kendisi özü gereği aydınlık olan şey. Ne ışık saçar? Kendisi nur olan şey. Nur olmayan bir şey ışık saçabilir mi?
Dinanî: Hayır. Aydınlık olmayan bir şey aydınlık verebilir mi? Burada iki kelime kullanılmış. İzin verin bu iki kelimeyi açıklayayım. “Zâtı gereği nur” diyor. Bu ifadenin ne anlama geldiği anlaşılmalı. Nur bizzat ve özü gereği aydınlıktır. Nur her şeyi aydınlatır, öyle değil mi?
Lâricanî: Evet.
Dinanî: Peki nurun kendisini ne aydınlatır?
Lâricanî: Kendisi.
Dinanî: Nuru aydınlatan başka bir şey var mıdır? Aydınlık başka bir şeyle mi aydınlanır, yoksa kendi özü gereği mi aydınlıktır? Kendi özü gereği aydınlıktır ve özü gereği aydınlık olduğu için kendisinden başkasını da aydınlatır. Nur özü gereği nur olduğundan her şeyi nurlandırır. Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de, “Allah göklerin ve yerin nurudur.” buyurmuştur (Nûr 24/35). Biz felsefede daha çok “Varlık”tan söz ederiz; İbn Sînâ ve Molla Sadrâ Varlık’tan söz ederler.
Lâricanî: Molla Sadrâ varlığın aslîliğini [asaletü’l-vücûd; Varlığın temel, aslolan oluşu] savunur.
Dinanî: Çok güzel. Batılılar da varlıkçıdır (vücûdî). Şimdi hangisi daha önemli, varlık mı nur mu, Sayın Lâricanî? Bakalım, varlık başka bir şey sayesinde mi vardır?
Lâricanî: Hayır.
Dinanî: Her şey varlık sayesinde vardır, değil mi?
Lâricanî: Evet.
Dinanî: Dağ varlık sayesinde vardır, deniz varlık sayesinde vardır; çöl, felek, melek, her şey varlık sayesinde vardır. Peki varlığın kendisi ne sayesinde vardır?
Lâricanî: Kendisi sayesinde.
Dinanî: Varlığın kendisi kendi sayesinde vardır ama bütün öteki şeyler varlık sayesinde vardır. Aynı söz nur için de geçerli: Her şey nur sayesinde aydınlıktır; peki nurun kendisi neyle aydınlıktır?
Lâricanî: Kendisiyle.
Dinanî: Öyleyse nur hakkında ne söylüyorsak varlık hakkında da onu söylüyoruz. Aslında bu anlatımla, Molla Sadrâ’nın Sühreverdî’yle ihtilafında söylemek istediğinin de bu olduğu söylenebilir: Nur varlığın kendisidir, varlık da nurun kendisidir; tek bir mısdak için iki lafız. Ama burada önemli bir nokta var: Allah Kur’ân’da “Allah göklerin ve yerin varlığıdır.” dememiş, “Allah göklerin ve yerin nurudur.” buyurmuştur (Nûr 24/35). Allah herhangi bir yerde “Ben varlığım.” demiş midir?
Lâricanî: Hayır; zaten bu ifadede “varlık” kelimesi hiç kullanılmamış.
Dinanî: Ama “Ben nurum.” buyurmuştur. Dolayısıyla varlığın nurla aynı olduğunu kabul ediyoruz; çünkü her şey varlığın ışığında var olduğu gibi, her şey nurun ışığında aydınlanır. Varlık kendi sayesinde var olduğu gibi, nur da kendi sayesinde nurdur. Şimdi “nur” mu diyelim “varlık” mı? İkisi eş kapsamlıdır [ya da eş kaplamlıdır] (musâvık); eş anlamlı değildir. İki ayrı anlam, tek bir mısdak [düşünen ve insan kavramları gibi; Medya Şafak]. Üstelik nurun apaçıklığı daha fazladır. O hâlde hangisini söylemek daha iyi: Nur mu, varlık mı?
Lâricanî: Nur.
Dinanî: Şeyh Sühreverdî -makamı yüce olsun- “nur” demiştir; İbn Sînâ ile Molla Sadrâ “varlık” demişlerdir. Yunanlılar varlık diyorlardı, eski İranlılar nur. İkisi de doğru söylüyordu. Artık seçim sizin; ister varlıkçı olun ister nurcu. Bunun kimseye zararı yok. Ama bizim Şeyh-i İşrâkımız Sühreverdî nurcudur ve “Siz nur deyin.” der. Allah da, “Allah göklerin ve yerin nurudur.” Buyurmuştur. Yine, “Allah kime nur vermemişse onun nuru olmaz.” buyurur (Nûr 24/40). Şimdi sizin meselenize gelelim. Bakalım, insan düşünür mü düşünmez mi?
Lâricanî: Düşünür.
Dinanî: İnsan hiç düşünceden bütünüyle boş olabilir mi?
Lâricanî: Hayır.
Dinanî: Peki düşünce nur mudur, cisim midir?
Lâricanî: Düşünce cisim değildir.
Dinanî: Cisim değilse madde de değildir. Öyleyse hangi cinsten olabilir?
Lâricanî: Nur cinsinden.
Dinanî: Düşünce nura mı daha yakındır; duvara, dağa ve denize mi?
Lâricanî: Nura daha yakındır.
Dinanî: Neden? Çünkü düşünce, düşüncenin kendisidir. Düşüncenin kendisi kendisi için açık mıdır, değil midir? Başka şeyleri de aydınlatır mı, aydınlatmaz mı?
Lâricanî: Elbette aydınlatır.
Dinanî: Bu dünyada bildiğiniz her şeyi bilgiyle mi bilirsiniz, bilgisiz mi?
Lâricanî: Bilgiyle.
Dinanî: Peki bilginin kendisini neyle bilirsiniz?
Lâricanî: Bilgiyle; kendisiyle.
Dinanî: Aferin. Nurun özelliği budur. Her şey nurla aydınlanır, nur ise kendisiyle aydınlıktır. Bilgi için de aynısını söylüyoruz: Her şey bilgiyle bilinir, fakat bilginin kendisi kendisiyle bilinir. Demek ki bilgi nuranidir ve nurun özelliğini taşır. Şimdi bir sonuca varmak istiyorum: Hayatta kim düşünceden yoksundur?
Lâricanî: Hiç kimse.
Dinanî: İnsan düşünce alanına girdiği andan itibaren ömrünün sonuna kadar idraksiz kalmaz. Çocuk doğduğunda henüz düşüncesi yoktur; Kur’ân, “Allah sizi annelerinizin karınlarından hiçbir şey bilmez hâlde çıkardı.” buyurur (Nahl 16/78). Fakat idrak ve ilk bedihî bilgiler aşamasına girdikten sonra ömrünün sonuna kadar idrak alanındadır. Ne yazık ki Sayın Lâricanî, insanın idraklerinin çoğu gündelik işlere harcanıyor. Doğuda da batıda da sokaktaki insanlarla konuşsanız, en çok nelerden söz ederler?
Lâricanî: Maddî şeylerden ve günlük işlerden.
Dinanî: Evet; ne giyelim, ne yiyelim, hangi işi bulalım, ne yapalım, ne yapmayalım... Düşüncesiz insan yoktur ama insan düşüncesinin belki yüzde doksan dokuzu gündelik hayata harcanır. Yüzde biri ya da ikisi gündelik olmayan meselelere ait olabilir; üstelik insanların çoğunun o gündelik olmayan meselelerdeki düşüncesi de düzenli değildir. Gündelik hayatın dışına çıkıp düzenli düşünenlerin sayısı çok azdır: “Kullarımdan şükredenler pek azdır.” (Sebe’ 34/13). Öyleyse mesele şudur: Gündelikliğin ötesine nasıl geçeceğiz ve bu aşış içinde nasıl düzenli düşüneceğiz?
Lâricanî: Hocam, ince bir sorum var.
Dinanî: Bu çok zor bir iştir. Buyurun, sorun.
Lâricanî: Şeyh Sühreverdî ve onun düşüncelerinden söz ettiğimiz zaman güzel bir bahis açılmıştı. Bu konuda izleyicilerimizden ve internet sitesi üzerinden bizimle bağlantı kuran dostlarımızdan da pek çok soru geldi. Mevlânâ’nın da şöyle demesi dikkatimi çekti:
“Ey kardeş, sen ancak düşünceden ibaretsin
Geri kalanında kemik ve kökten ibaretsin.”
Burada düşünceye aslîlik veriyor.
Dinanî: Tam olarak öyle.
Lâricanî: Ardından şöyle diyor:
“Düşüncen gül ise sen gül bahçesisin
Diken ise külhanın odunusun.”
Hocam, burada izleyicilerimizin de sorduğu bir soru ortaya çıkıyor: İnsan hakkında çok sayıda tanımla karşı karşıya kalmış olmuyor muyuz? Yani insanı tanımlamak için önce ne düşündüğünü mü sormalıyız?
Dinanî: Tam da öyle. Bu yüzden insanın belirli ve sabit bir mahiyeti olmadığını söylerler. Varlığın aslîliğini savunanlar, özellikle modern Batı felsefesinde, daha çok insanı göz önünde bulundururlar; yani insanın belirli ve değişmez bir mahiyeti olduğunu söyleyemeyiz. Her insanın kendine özgü bir seyri vardır. Bakın, bundan sonra insanlarla karşılaştığınızda karşınızdaki kişiye şunu söyleyebilirsiniz: “Bana nasıl düşündüğünü söyle, ben de sana kim olduğunu söyleyeyim.” Bunu söyleyebilirsiniz, değil mi?
Lâricanî: Evet.
Dinanî: İnsanlara söyleyin: “Beyefendi, hanımefendi; nasıl düşündüğünü söyle, ben de sana kim olduğunu söyleyeyim.” Bunu söyleseniz yanlış mı söylemiş olursunuz?
Lâricanî: Hayır, yanlış olmaz.
Dinanî: İşte bu. Şimdi insanları dudaklarıyla, kaşlarıyla, boy poslarıyla, elleri ve ayaklarıyla mı tanırsınız; düşünceleriyle mi?
Lâricanî: Düşünceleriyle tanımalıyız.
Dinanî: Mesele bitmiştir. İki insan boyu posu, kulağı, burnu ve yüzü bakımından aynı olabilir; birbirine çok benzeyebilir. Bazen insanlar öylesine benzer ki ayırt etmek zorlaşır. Ama her bakımdan birbirine benzeyen bu iki insan, iki ikiz erkek ya da iki ikiz kız, aynı mı düşünür? Düşünceleri arasında büyük uçurumlar bulunan ikizler gördüm ben. Bir zamanlar iki kardeş tanımıştım; Allah rahmet eylesin, şimdi ikisi de vefat etti. İkizdiler. İsimlerini söylemek istemiyorum. Âyetullah Burûcerdî’nin derslerine katılırlardı. Birbirlerine benzerlerdi, aynı şekilde giyinirlerdi. Ama soru sorup itiraz ettiklerinde, konuşmaya başladıklarında biri başka türlü konuşur, diğeri onun tam yüz seksen derece tersini söylerdi. Her bakımdan birbirine benzeyen ikiz kardeşler... Onları görmüştüm; fakat düşünceleri arasında yerle gök kadar fark vardı. İşte bu kadar! Şimdi söyleyin, birbirine benzeyen bu iki ikiz kardeşi tanımak isteseydiniz bedenleriyle mi tanırdınız, düşünceleriyle mi?
Lâricanî: Düşünceleriyle.
Dinanî: Öyleyse “İnsan düşüncesi sayesinde insandır.” dersek yanlış bir tanım yapmış olur muyuz? Ezelden ebede hiçbir iki insan birbirinin aynı değildir ve bu farklılıkları en çok düşüncede ortaya çıkar. Bedenleri, görünüşleri birbirine çok yakın olabilir. Elbette bedence de her bakımdan aynı değildirler ama tut ki yüzde doksan oranında birbirlerine benzesinler. Fakat ezelden ebede düşüncede bütünüyle aynı olan iki insan bulamazsınız. Bu yüzden Batı’daki varoluşçular da bunu söyler: İnsan, sonunda ne hâle gelirse odur. Onun ne olduğunu baştan bilmiyoruz. Bunu bu programda defalarca konuştuk. Hiçbir insan için kesin olarak “O budur.” diyemezsiniz. Ne zaman diyebilirsiniz bunu peki? Son nefeste. Söyleyin bakalım, bir insan son nefesinde yüz seksen derece değişebilir mi, değişemez mi? Bir bakarsınız, bir insan yüz yıl boyunca mümin yaşamıştır; ama o son nefeste kâfir olmuştur. Ya da tam tersi. Son nefesinde mümin olur. Bu da aynı kişi midir, değil midir? Öyleyse insan kimdir? İnsan ne kadar çok dönüşüm geçiriyor. İnsan, olacağı kişidir; şu anda olduğu kişi değildir. Aferin. Siz, olacağınız kişisiniz; şimdi olduğunuz kişi de sizsiniz elbette. Ama şimdi nasılsanız hep öyle mi kalacaksınız? Evet, şu anda olduğunuz kişisiniz; bunda şüphem yok. Fakat şu anda olduğunuz hâl üzere sona kadar kalacak mısınız, yoksa değişecek misiniz? Demek ki şimdi olduğunuz şey, ne olacağınız içindir. Olacağınız şey için varsınız. Oluş, olacağınız şey için var olmaktır. İnsanın oluşu, olacağı şey için var olmasıdır. Olacağı şeyi dikkate almalı mıyız, almamalı mıyız?
Lâricanî: Evet, evet.
Dinanî: Bir kimse ne olacağını göz önünde bulundurmazsa ne olur? İnsanın hedefi olmazsa çaba gösterir mi?
Lâricanî: Hayır.
Dinanî: İnsan hedefi olmadığı için çabalamaz, gayret yolunda en küçük bir adım bile atmazsa insanlık mahiyeti içinde kalmış olur mu? Geriye doğru gider. Beyhudelik uçurumuna düşer. Hedefi, maksadı olmayan ve maksadına ulaşmak için çaba göstermeyen insan yalnızca geriye gitmez; keşke geriye gidebilseydi! Beyhudelik uçurumuna düşer, çünkü geriye de dönemez. Geçmişe, geriye dönüş mümkün değildir. Şimdi yeri gelmişken size bir noktayı söylemek istiyorum. Siz geçmişten söz ettiniz; bu çok önemli bir meseledir. Herkes bilir ki geçmiş geçmiştir. Tarih tarihtir. Dün dündür. Geçen yıl geçen yıldır. Geçmiş yüzyıl geçmiş yüzyıldır. Pekâlâ, bunların hepsi doğru ve herkes de bunu biliyor. Peki geçmiş şimdi var mıdır? Geçmiş şu anda var mıdır, yok mudur?
Lâricanî: Neden olmasın?
Dinanî: Geçmiş şimdi vardır.
Lâricanî: Şimdi değildir ama zihnimde vardır.
Dinanî: Geçmiş şimdi anlam mı kazanır, yoksa geçmişin kendisi şu anda karşınızda hazır mı olur?
Lâricanî: Anlam kazanır.
Dinanî: Karşınızda hazır olan onun anlamı mıdır, kendisi midir?
Lâricanî: Geçmişin anlamıdır.
Dinanî: İşte öyle. Bu iki ifade arasında çok büyük fark vardır.
Lâricanî: Çok ince bir nokta.
Dinanî: Geçmişin kendisini mi çağırırsınız, geçmişin anlamını mı?
Lâricanî: Geçmişin anlamını.
Dinanî: Tamam. Öyleyse siz anlamın dışına ne zaman çıkabilirsiniz?
Lâricanî: Hiçbir zaman.
Dinanî: Geçmişe dönersiniz ama anlamla dönersiniz; geçmişi anlam içinde huzura getirirsiniz. Geleceğe bakarsınız, yine bir anlama bakarsınız ve o anlam için çaba gösterirsiniz. Çünkü gelecekteki maksadınız için çaba gösterir ve geçmişin anlamını huzura çağırırsanız, o zaman şimdide, anlamın tam içinde yerleşmiş olursunuz.
Lâricanî: Hocam, şimdi başka ince bir sorum var.
Dinanî: Buyurun.
Lâricanî: Söylediğiniz gerçekten çok doğru. Ben de üzerinde çok düşündüm ve insanın düşündüğü şeyle tanımlandığı şeklindeki bu tarifin gerçekten çok güzel olduğunu gördüm:
“Maden cevherini arıyorsan madensin
Canı arıyorsan cansın.
Hakikati açıkça söyleyeyim:
Aradığın her ne ise, sen osun.”
Bana ne düşündüğünü söyle; neyin peşindesin? Ben de seni tanımlayayım. Fakat burada bir soru doğuyor: Durum böyleyse insan sayısı kadar toplumumuz mu olacak? Herkes kendi eğilimi ve kendi bakışıyla yaşamak ister.
Dinanî: Evet.
Lâricanî: Ama Marifet programının sancağı olan şey, bunların zülüflerini birbirine düğümlüyor: Kendi irfanî seyirlerinde aynı vadiye ulaşmaları.
Dinanî: Tam olarak doğru buyurdunuz. Evet; yeryüzündeki ve bütün tarih boyunca yaşamış insan sayısı kadar hedef ve maksat vardır. Herkesin hayatı kendisine özgüdür, yalnızca kendisine özgüdür. Hiç kimse başka biri değildir; “individualism”, yani ferdiyetçilik tam da budur. Allah da Ferd’dir. İnsan da Allah’ın mazharıdır. Her insan özü itibarıyla bir ferttir. Fakat bu fertlerin her biri biriciktir: Zeyd hiçbir zaman Amr olmaz, Amr da hiçbir zaman Zeyd olmaz. Hasan Hüseyin olmaz, Hüseyin de Hasan olmaz. Bununla birlikte insanlar kendi ferdiyetlerini koruyarak birtakım anlamlar üzerinde birlikte çalışabilir, konuşabilir, uyum kurabilir ve ortaklıklarda birlikte yaşayabilirler. Siz bugün İran’ın mübarek seksen milyonluk nüfusuyla, hatta bütün yeryüzüyle birlikte yaşıyorsunuz; ama ferdiyetinizi kaybettiniz mi?
Lâricanî: Hayır.
Dinanî: Siz bir fertsiniz ama seksen milyon yurttaşınızla barış ve huzur içinde yaşıyorsunuz. Öyle değil mi? Sabah evden çıktığınız andan itibaren bu ülkede, bu ülkenin insanlarıyla birlikte yaşıyor ve hayatı birlikte kuruyorsunuz. Ama kendi ferdiyetinizi kaybetmediniz. Demek ki insanlar hem ferttir hem de güzel ve iyi bir biçimde ortak bir hayat yaşarlar. Şimdi söyleyin: İnsanlar fert olmasaydı ortak hayatın bir anlamı olur muydu?
Lâricanî: Hayır.
Dinanî: O zaman bir yığın olurlardı. İnsanların ferdiyeti olmasa ne olurlardı? Bir yığın. Toprak yığını, harman yığını... “Yığın” deyince ne anlıyoruz? Toprak yığını, odun yığını. Evet. İnsanların ferdiyeti olmasaydı onlar da yığın olurdu. Yığın iyi bir şey midir?
Lâricanî: Hayır.
Dinanî: İnsanlar yığın-kitle mi olur? Toplumla yığın arasında fark vardır. Bundan sonra “yığın” demeyin; “toplum” deyin. Yığın iyi bir şey değildir.
Lâricanî: Üstadım, sizin az önce söylediğiniz cümlenin aynısını Şeyh-i İşrâk da söylüyor: İnsanlar fikir ve düşünce bakımından bütün farklılıklarına rağmen kendilerini Hakk’ın işrâkî nurunun tecellileri olarak gördükleri zaman orada birbirleriyle birleşirler.
Dinanî: Tamam. Ne kadar güzel! Bakın, cümle ne kadar derin. Şeyh-i İşrâk’ın, Hace’nin da naklettiği sözü bu. Evet. Dediğim gibi insanlar ferttir ve hiçbir fert başka bir ferdin yerini alamaz.
Dinanî: Bakın, dün de programda söylemiştik: Allah korusun, parmağınız ağrısa bir başkası bu ağrıyı hisseder mi? Hiç kimse sizin elinizin ağrısını hissedemez. İşte ferdiyet budur. Peki benim yerime bir başkası ölebilir mi? Hayır, insanın kendisi ölür; herkes tek başına, yalnız ölür… Birinin bir başkası için kendisini feda etmesinden söz etmiyorum; o başka bir meseledir.
Ama şimdi yine sizin o önemli sorunuza dönelim: Peki bu fertler nasıl birlikte çalışabiliyorlar? Bir anlamda birleşebilirler. İnsanlar gerçekte hangi anlamda birleşirler? Menfaat ortaklığı onları bir ölçüde birbirine yaklaştırır. Menfaat ortaklığı ve ortak hayat da onları bir ölçüde yakınlaştırır. Ama gerçek birliği veren, Allah Teâlâ’nın tevhidinden başka bir şey değildir. İyi dinleyin. Menfaatler konusunda iş birliği yapabiliriz; insanlar bunu yapmış ve yapıyorlar da. Ama hakiki birlik nerede meydana gelir? Allah Teâlâ’nın tevhidinin ışığı dışında toplumda gerçek birlik meydana gelmez. Bakın, mesele ne kadar ince. Şeyh’in söylediği bu söz ne kadar incelikli.
Lâricanî: Evet:
“Yayılmıştık, hepimiz tek bir cevherdik...”
Dinanî: “Başsız ayaksız, o başta hep birdik.”
Lâricanî: “O saf nur sûrete bürününce
Burç dişlerinin gölgeleri gibi çoğaldı.
Mancınıkla yıkın burç dişlerini
Bu topluluk arasındaki ayrılık ortadan kalksın.”
Dinanî: Okuduğumuz bu şiirde ârif tam da aynı meseleyi anlatıyor. Biz buraya geldik, nüzul ettik; burç dişleri gibi birbirimizden ayrıldık ve farklılıklar ortaya çıktı. Bütün bu farklılıkların ortadan kalktığı gün... O gün yılın ya da ayın günlerinden bir gün değildir; bir mertebedir. İnsanların vahdete ulaştıkları mertebeye biz “gün” diyoruz. Zaman değildir. Nasıl bir gün olduğunu bilmiyorum. Çok zor bir mesele. Herkesin birleştiği vakit... İşrâkın anlamı budur. İşrâkın ne demek olduğunu bilmeyen burayı okusun; Hace Sebzevârî açıklamış:
Lâricanî: “Onun işrâkıyla zâhir olduklarını ve O’nun şuhûdunun huzurunda hazır bulunduklarını idrak ederler.”
Dinanî: Hazırdırlar.
Lâricanî: Hem zâhir hem hazır.
Dinanî: Evet. Peki huzur olmadan zuhur olabilir mi?
Lâricanî: Hayır.
Dinanî: Bir şey zâhir olsun ama hazır olmasın; böyle bir şey mümkün mü?
Lâricanî: Biz genellikle kendi huzurumuzu, kendi varlığımızı idrak etmiyoruz.
Dinanî: Evet, çoğu zaman kendi gerçek huzurumuzu idrak etmiyoruz. Hazır olan her şey zâhirdir ve zâhir olan her şey de hazırdır. “Zuhur” ile “huzur” iki ayrı anlamdır ama mısdakta birbirleriyle eş kapsamlıdır. Eş anlamlılık, iki lafzın tek bir anlamı olmasıdır; eş kapsamlılık ise iki ayrı anlamın tek bir mısdakta birleşmesidir.
Lâricanî: Tek bir mısdak. Şeyh-i İşrâk, başkasını bilmenin temelini “işrâk” ve “nuraniyet” olarak belirlediği birçok ifadesinde bunu “tasallut”la birlikte zikreder. Bu çok güzel bir nokta.
Dinanî: Ne müthiş bir söz!
Lâricanî: Meselâ şöyle der: “Mücerret varlık için işrâk ve tasallut vardır.” Buna göre “tasallut”, illet olmanın verdiği hâkimiyete; “işrâk” ise nurun özü gereği zâhir ve başkasını zâhir kılan oluşuna işaret eder.
Dinanî: Dikkat buyurun; tam burayı açıklayın.
Lâricanî: Ve bunların ikisi de mücerret varlıkta, malûlüne nispetle gerçekleşir.
Dinanî: Ne kadar ilginç. İzin verin; mesele çok ince.
Lâricanî: Ne güzel anlamış!
Dinanî: Elbette; Hace büyük bir filozoftur. Şunu söyleyeyim: Daha önce de dediğim gibi bu mesele basit görünür ama çok zordur. Dikkat edin. Şeyh-i İşrâk yavaş yavaş zuhur ve huzurdan nereye ulaşıyor? Huzur ve zuhur dedik. Hazır olan zâhirdir, zâhir olan da hazırdır. Zuhur ve huzurdan başka bir anlama geçiyor; ama bunun kötü toplumsal anlamına değil, güzel İşrâkî anlamına: hâkimiyet ve kudrete. Tasallut, kudret demektir. Söyleyin bakalım, kudret huzur ve zuhurda mıdır, gaybubette mi? Cevap verin.
Lâricanî: Huzur ve zuhurda.
Dinanî: Gaip olan bir şey kudret sahibi olabilir mi?
Lâricanî: Hayır.
Dinanî: Bir şekilde hazır bulunması gerekir. Huzurun olmadığı yerde kudret var mıdır?
Lâricanî: Hayır.
Dinanî: Demek ki huzur ve zuhurun olduğu yerde kudret de vardır. Şimdi size soruyorum: Gerçek huzur ve zuhur nerede bulunur? İlim ve bilincin olduğu yerde mi, yoksa bu masayı başka bir masanın yanına koyduğumuz yerde mi?
Lâricanî: İlimde, bilinçte.
Dinanî: Bu masayı öteki masanın yanına koysanız birbirlerine hazır mı olurlar?
Lâricanî: Hayır.
Dinanî: Birbirlerine yapışırlar ama birbirlerinden gaiptirler. Dikkat etmiyor musunuz? Bir masayı başka bir masaya yapıştırın. Elbette yan yana gelirler. Ama bu masa öteki masaya yapışınca onun için hazır hâle gelir mi?
Lâricanî: Hayır.
Dinanî: Hazır değiller ama birbirlerine yapışmışlar. Öyleyse huzur nerede?
Lâricanî: İlim ve bilinçte.
Dinanî: Bilinç, bilinç... Huzurun olduğu her yerde bilgi ve bilinç vardır. Peki kudret nerede? Huzurun olduğu yerde. Söylediğime dikkat edin.
Lâricanî: Çok güzel.
Dinanî: Kudret nerede? Huzur ve zuhurun olduğu yerde. Zuhur ve huzur nerede? İlimde. Kudret ilimdedir. Bilgisi olmayanın kudreti olabilir mi? Bilinçsiz ve cahil olduğu hâlde kim kudret iddiasında bulunabilir? Burada Hacı Sebzevârî’yi okuyoruz ama İran’ın büyük hakîmi ve destan şairi Firdevsî’nin şiirine dönelim:
“Güçlüdür...”
Lâricanî: “Bilge olan.”
Dinanî: Bilge olan. Kim güçlüdür?
Lâricanî: “Bilgiyle yaşlı gönül gençleşir.”
Dinanî: Güçlü kimdir? Bundan sonra “güç”ü açıklamak istediğinizde nasıl açıklayacaksınız?
Lâricanî: Yani bilgi sahibidir.
Dinanî: Öyleyse bu andan itibaren gücü bilgiyle açıklayın. Güç, bilgi sayesindedir. Yüce Allah mutlak kudret sahibi midir, değil midir?
Lâricanî: Evet, evet.
Dinanî: Allah neden mutlak kudret sahibidir? Çünkü mutlak ilme sahiptir. Çünkü mutlak bilendir. Allah mutlak bilen olmasaydı mutlak kudret sahibi olabilir miydi?
Lâricanî: Hayır.
Dinanî: Demek ki mutlak kudret mutlak bilgidedir; sınırlı kudret de sınırlı bilgidedir. Nerede bilgi varsa kudret vardır, nerede bilgisizlik varsa kudretsizlik vardır. Bu bir formüldür. Güzel; Hace tam da bunu anlatıyor.
Lâricanî: Çok güzel anlattı ve Nûrü’l-envâr’ı (Nurların Nuru) bu hâkimiyetin ve mutlaklığın eksiksiz mazharı sayıyor.
Dinanî: Tamam. Nûrü’l-envâr Allah’tır, mutlak kudret de Allah’a aittir. Allah’ın kudretinden daha üstün hangi kudret vardır? Hiçbiri. Neden? Çünkü O Nûrü’l-envâr’dır. Nûrü’l-envâr ne demektir? Açıkladık: Mutlak bilinç demektir. Mutlak kudret. Nur, aydınlığın nurudur; huzur ve zuhurdur. Nur kendi huzurunda bulunmayabilir mi, kendisine hazır olmayabilir mi?
Lâricanî: Hayır. Nurun ta kendisidir.
Dinanî: Huzurun ta kendisidir. Huzurun, zuhurun ta kendisidir. Öyleyse huzurun ta kendisi, bilincin ta kendisidir. Bilincin ta kendisiyse kudretin de ta kendisidir. Hepsi bir oldu. “Sıfatlar birbirleriyle birleşiktir, zâtla da birleşiktir.” denirken söylenen tam budur. Ne kadar güzel. Bazıları bu lafızları öğreniyor ama anlamlarına dikkat etmiyor. Allah’ın sıfatları birbirleriyle birleşik midir, değil midir?
Lâricanî: Evet.
Dinanî: Bütün sıfatlar zâtla da birleşik midir?
Lâricanî: Evet.
Dinanî: Neden? Çünkü hepsi bilincin ışığındadır.
Lâricanî: Bilincin kendisidirler.
Dinanî: Bilinç de zâtın aynıdır.
Lâricanî: Hakikattir.
Dinanî: Her yerde huzur ve zuhur vardır; her yerde kudret vardır.
Lâricanî: Mevlânâ da çok güzel söylemiş:
“Göz nurunun nuru gönül nurudur
Gözün nuru gönüllerin nurundan gelir
Gönül nurunun nuru da Allah’ın nurudur...”
“O nur, akıl ve duyu nurundan arınmış ve ayrıdır.”
Dinanî: Çok güzel... Bu nur, nur, nur diye gider ve mutlak nura ulaşır. Burada bir teselsül yoktur. “Nur, nur, gönül nuru...” derken bu silsile nereye varmak zorunda? Mutlak nura ulaşır.
Lâricanî: Mutlak nura.
Dinanî: Mutlak nur nerede? Hak Teâlâ’da.
Lâricanî: Bunun tersi de doğrudur; yani biz huzur, zuhur ve marifet ehli olmazsak...
Dinanî: Bilinçten ne kadar uzaklaşırsak karanlığa o kadar yaklaşırız. Evet. Bilinçten uzaklaştıkça karanlığa yaklaşırız; ta ki bilincin sıfıra indiği, mutlak karanlığa gömülme noktasına varana kadar. Bilincin sıfır olduğu yer karanlıktır. Karanlık, bilincin yokluğu demektir. Bilinç sıfıra indiğinde biter ve karanlık anlam kazanır.
Lâricanî: Şeyh-i İşrâk, melekûtî bir vecd hâlinde Aristoteles’in, nefsin nurlu tasallutundan ve kendi idrak edici ve hareket ettirici kuvvelerine ilişkin huzurî bilgisinden hareketle kendisini ilâhî huzurî bilgiye yönelttiğini söylemiştir. Gerçekten çok şaşırtıcı.
Dinanî: Şimdi ben buna bir yorum getireyim. Bu, Sühreverdî’nin gördüğü meşhur rüyadır. Sühreverdî, “Rüyada Aristoteles’in sûretini gördüm ve bu...” diyor. Ben bunu kitaplarımda uzun uzun yazdım. Evet, burada...
Lâricanî: Burada “Aristoteles” diyor.
Dinanî: “Aristotâlîs.” Evet, Aristoteles’in eski adı da Aristotâlîs’tir. Kısacası Aristoteles şunu söylemek istiyordu: Gerçek huzur, gerçek bilgi huzurdur; huzurî bilgidir ve insanın kendisine ulaşmasıdır. Fakat burada şunu söyleyeyim: Aslında Aristoteles bu kendinde-huzur fikrine ulaşmış değildi. Bu, Sühreverdî’nin kendisidir. Sühreverdî rüyada kendisini Aristoteles sûretinde görmüştür. Sühreverdî kendi sûretini rüya âleminde Aristoteles sûretinde görmüş. Yoksa ben Aristoteles’in eserlerinde huzurî bilgiden söz ettiğini görmedim. Aristoteles’in Şeyh-i İşrâk’a huzurî bilgiden söz etmesi, aslında Şeyh-i İşrâk’ın kendi görüşüdür. Kendisini Aristoteles sûretinde görmüş. Nefs...
Lâricanî: Kendi nefs-i nâtıkasıdır.
Dinanî: Evet, olan budur. Tabii bu benim yorumum.
Lâricanî: Doğru.
Dinanî: Evet. Yoksa bugüne kadar Aristoteles’in eserlerinde huzurî bilgiden söz edildiğini görmedim.
Lâricanî: İşte aynı ilâhî huzurî bilgidir.
Dinanî: Aynen öyle.
Lâricanî: Yani kendi isfehbed nuruyla kendisini işrâk etmiş ve aynı Nûrü’l-envâr’a ulaşmıştır. Hâfız da ne güzel söyler:
“Huzur istiyorsan...”
Dinanî: “Kendinden gafil olma, Hâfız
Arzuladığınla ne zaman karşılaşırsan dünyayı bırak ve ondan yüz çevir.”
Bu, başta söylediğim sözün aynısıdır: Eğer huzur âlemini istiyorsanız kendinizi gündelik meşguliyetlerden çekip çıkarın. Hayatı bütünüyle unutun demiyorum; yaşayın, hem de güzel yaşayın, ama bütün meşguliyetiniz gündelik işlerden ibaret olmasın. Kendinizi bulmak istiyorsanız, “Arzuladığınla ne zaman karşılaşırsan... dünyayı bırak ve ondan yüz çevir”; yani gündelik koşturmacanın içinden kendinizi kurtarın ki kendinize ulaşabilesiniz. Huzur istiyorsanız gündelik hayatın içine gömülmemelisiniz… Bu işrâk nuru bâtınîdir. İşrâk nuru bütün hakîmlerimize ve âriflerimize ulaşmıştır. Az çok bundan söz etmişlerdir. Biz ise şimdi bunu biraz unutmuşuz.
Lâricanî: Yani gerçekten bizim ârif ve hakîmlerimizin işlediği huzurî bilgi...
Dinanî: Ve İbn Sînâ onun ilk...
Lâricanî: Kurucusudur; evet. Bu terimsel tanımla onu bütünüyle farklı bir biçimde tarif ediyor.
Dinanî: Tam olarak öyle. Şeyh-i İşrâk’ın “Biz, İbn Sînâ’nın bitirdiği yerden başladık.” demesi, İbn Sînâ’ya minnettarlığını ifade etmek içindir; yani gerçekte huzurî bilgiyi İbn Sînâ’dan öğrenmiştir.
Lâricanî: Meşrikıyye risalesini okumuştur.
Dinanî: Evet, Mantıku’l-Meşrikıyyîn’in mukaddimesinde bunu söylüyor.
Lâricanî: Yani aslında Şeyh-i İşrâk’ın doğuşu oradan başlamıştır.
Dinanî: Şeyh-i İşrâk, İbn Sînâ’nın hasenâtındandır.
Lâricanî: İbn Sînâ’nın hasenâtından... Ne güzel hasenâtı varmış. Çok ilginç. Sonra kendi görüşünü de söylüyor: “Daha önce zikrettiğimiz üzere hayat, ilim, kudret, irade ve benzeri bütün kemal sıfatları varlığın hakikatine döner; bunlar her varlıkta onun varlığı ölçüsünde cereyan eder: Güçlüyse güçlü, zayıfsa zayıf.”
Dinanî: “Güçlüyse güçlü...”
Lâricanî: “Zayıfsa zayıf.”
Dinanî: Yani varlık nuru...
Lâricanî: Güçlüyse güçlüdür, zayıfsa zayıftır.
Dinanî: Varlık nuru her yerde sâridir, her yerde akar. Bir varlık güçlüyse güçlü bir nuru vardır; zayıfsa zayıf bir nuru. Hakîmlerin “varlıkta teşkik” dedikleri şey budur; yani varlıklar âleminin mertebeleri, varoluşun mertebeleridir. Ne kadar ilginç. Onun zayıflığı da varlıktan, gücü de varlıktan gelir. Söyleyin bakalım, sivrisinek varlıktan mıdır, değil midir?
Lâricanî: Elbette, evet.
Dinanî: Varlığa bağlıdır. Fil nasıl?
Lâricanî: O da öyle.
Dinanî: Fil, filliği ölçüsünde varlığa bağlıdır (vasldır); sivrisinek de sivrisinekliği ölçüsünde. Fil de sivrisinek de varlığa bağlıdır. Sivrisinek sivrisinekliği ölçüsünde varlıktan pay alır, fil filliği ölçüsünde. Dağ dağlığı ölçüsünde varlıktan pay alır, çakıl taşı çakıl taşlığı ölçüsünde. Deniz denizliği ölçüsünde, damla da damlalığı ölçüsünde. Söylenmek istenen budur.
Lâricanî: Tam da bunu söylüyor: Her kim kendi kadrini bilirse hakikatin sadrına yol bulur.
“Her biri kendi kadrini görür
Hakikatte kendi sadrını bulur.”
Bu çok ilginç.
Dinanî: Evet, çok.
Lâricanî: Yani insan kendi kapasitesini yükseltebilir, Allah’a yakınlaşabilir ya da zayıflayabilir.
Dinanî: Şimdi Hace’nin kullandığı bu “sadr” kelimesine iki anlam yüklemek istiyorum. “Sadr”, asıl ve başlangıç anlamına gelir. Başlangıçta vahdet âlemindeydik, sonra kesrete geldik. Sadr, asla dönüş demektir. “Sadr” aynı zamanda göğüs, gönül demektir. Ben bu kelimeyi iki anlamda açıklıyorum. Birincisi, gönlüne, bâtınına dön: Senin sadrın, bâtının, göğsün, iç âlemindir. İkincisi, “sadr” asıl ve başlangıç demektir. İkisi de aslında aynı yere çıkar. Ezeldeki aslına ve başlangıcına dönebilmek için gönlüne, sadrına dönmen gerekir. Bu “sadr”ın iki anlamı vardır ve ikisi de tek bir cümlede birleşir: Asla dönüş.
Lâricanî: “Şüphesiz Allah sinelerin özünü (zâtı’s-sudur) hakkıyla bilir.” âyeti de belki aynı anlamdadır.
Dinanî: Evet, budur. Allah insanların sinelerinde ve bâtınlarında olanı bilir. “Sadr”ı gönül ve bâtın anlamında alırsak mesele gönül sahibi olmaya gelir.
Lâricanî: “Sadr”ın bu iki anlamını birleştiriyorsunuz.
Dinanî: Evet.
Lâricanî: Güzel.
Dinanî: Bu “sadr”ı gönül ve bâtın diye de anlamlandırabiliriz. Yani gönül sahibi olmak. “Zâtü’s-sudûr”u burada gönül sahipliğiyle de ilişkilendirebilirsiniz. Gönül sahibi insanlar vardır, gönülsüz insanlar vardır. Gönül sahibi olmak elbette daha iyidir. Gönlü olmayan kimse var mıdır?
Lâricanî: Aslında bu “sadr”, doğuşun maşrıkıdır...
Dinanî: Hakikatin. Nurun. Hakikatin doğduğu maşrık, sadrdır. Hakikattir, nurdur. Hakikat nerede doğar? İnsanın sadrında, insanın kalbinde. Yani hakikatin doğuşunun tan yeri insanın kalbidir. Hakikat nerede doğar?
Lâricanî: Hâfız şöyle diyor:
“Şarap güneşi kadehin maşrıkından doğdu.”
Dinanî: Evet. Kadehin maşrıkı insanın kalbidir.
Lâricanî: Çok ilginçti hocam; çok istifade ettik.
Dinanî: Rica ederim.
Lâricanî: “Sâkî, şarabın nuruyla aydınlat kadehimizi
Mutrip, söyle: Dünya işi muradımızca oldu.
Biz kadehte yârin yüzünün aksini gördük
Ey bizim daimî içişimizin zevkinden habersiz olan!”
Bir sonraki buluşmamıza kadar muhterem üstadımızla birlikte siz değerli dostlarımızın hepinize veda ediyoruz. Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.
Kaynak: https://philosophyar.net/marefat/28-august-2015/
Çeviri: Medya Şafak