ÖZEL: Resul Caferiyan: Gadir Rivayetinden Gadir Bayramına
- Medyasafak.net
- EHL-İ BEYT OKULU
- 04.06.2026
Bu dönemde Gadir Hadisi'nin tam olarak ne kadar anıldığını bilmiyoruz. Ancak önemli olan şu ki; İmam Ali (a.s.) doğal bir siyasi sürecin sonunda halifelik makamına geldiğinde, Taberi'nin aktardığına göre, biat edenlerin bir kısmı doğrudan "müvâlât" (Gadir'deki velâyet ahdi) temelinde biat etmişti
Resul Caferiyan
Khabaronline
Gadir Hadisi ve Gadir Günü olarak bildiğimiz husus, hicretin onuncu yılı, Zilhicce ayının on sekizinde Gadir-i Hum bölgesinde meydana gelen bir olaya dair rivayet ve anlatılardır.
Hicretin Onuncu Yılı, Zilhicce'nin On Sekizi
Tarihi rivayetlerin aktardığına göre, Hz. Peygamber (s.a.a.) tek haccı olan Veda Haccı'nı ifa ettikten sonra Medine'ye dönerken insanları bu noktada durdurmuş ve hadislerde "Ben kimin mevlâsı (önderi/lideri) isem, bu Ali de onun mevlâsıdır" şeklinde geçen ifadeyle Ali'yi (a.s.) kendisinden sonra "müminlerin velisi (lideri)" olarak tayin etmiştir: "Benden sonra Ali her müminin velisidir." Dolayısıyla Gadir hadisi ve günü, köklerini "Gadir-i Hum" (Hum Göleti) adı verilen yerde yaşanan bu olaydan almaktadır.
Gadir-i Hum, hacıların mîkat (ihrama girme) yerlerinden biri olan Cuhfe'ye bir mil uzaklıkta, bilinen bir bölgedir. Geçmişteki birçok coğrafyacı burası hakkında bilgi vermiştir; örneğin Yâkut el-Hamevî, Mu'cemü'l-Büldân adlı eserinde "Gadir-i Hum" başlığı altında buranın coğrafi özelliklerinden bahseder. Nasıbî ve Ali karşıtı bir eğilime sahip olan Yâkut, kaynaklardan naklen Hz. Peygamber'in Gadir-i Hum'da bir hutbe okuduğunu söyler ancak içeriğine hiç değinmez! Hicri üçüncü yüzyılda yaşayan Yakubî ise şöyle yazmıştır: "Cuhfe'ye doğru... Orada Beni Süleym kabilesinden bir topluluk vardır. Gadir-i Hum ise Cuhfe'den iki mil mesafede, yoldan sapan bir noktadadır." Gadir-i Hum ile Cuhfe arası iki mildir. Bu bölge günümüze kadar bilinirliğini korumuş ve tam yerinin tespiti üzerine çeşitli makaleler kaleme alınmıştır.
Gadir, İkmal Ayeti ve Tebliğ Ayeti
Tarihi haberler ve rivayetlerde yer aldığı üzere, Gadir Hadisi ya da daha doğru bir ifadeyle "Velâyet Hadisi", Kur'an'da yer alan ve nâzil olan son (ya da sondan bir önceki) sure olan Mâide Sûresi'ndeki şu iki ayetin nüzulünün devamıdır:
- İkmal Ayeti: "Bugün kâfirler dininizi (yok etmekten) umutlarını kestiler. Artık onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün sizin için dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam'a razı oldum." (Mâide, 3).
- Tebliğ Ayeti: "Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini tebliğ etmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır." (Mâide, 67).
Geçmişten günümüze İslam âlimlerinin bu ayetlerden çıkardığı sonuca göre, bu iki ayetin Velâyet Hadisi ile olan ilişkisi şudur: Bu yılda ve Allah'ın Peygamber'den ısrarla yerine getirmesini istediği bu elçilik görevinin ifa edilmesiyle din tamamlanmıştır. Çeşitli kaynaklar, bu ayetlerin Gadir Hadisi ve imametin (siyasi-dini önderliğin) ilanı bağlamında indiğine tanıklık etmektedir. Şiiler nezdinde velâyet, siyasi boyutunun yanı sıra manevi ve ilahi bir boyutu da olan İslam dininin temel bileşenlerinden biridir. İmam Ali ve evlatlarının Hz. Peygamber'in halefleri olduklarına dair inanç; onların "Hüccetullah" (Allah'ın delilleri), feyiz vasıtası, hidayet vesilesi ve dinin doğru sunumunun kaynağı olmalarına dayanır. Bu temelde Şiiler, dinlerini Kur'an'dan sonra İmamların rivayetleri aracılığıyla doğrular ve diğer yolları kabul etmezler. Elbette bu alanda mutedil ve aşırı (gâli) eğilimler mevcuttur ki bu, kendi yerinde tartışılması gereken bir konudur. İlginçtir ki Gadir Hadisi'nin bazı aktarım yollarında (tariklerinde), Hz. Peygamber'in Gadir Hutbesi'nde Sekaleyn Hadisi'ni de buyurduğu geçmektedir.
İlahi Tayin (Nass) Olarak İmamet ve Bunun En Önemli Dayanağı Olarak Gadir
Burada iki hususa değinmek gerekir:
- Birinci Husus: Kur'an'da gördüğümüz peygamberler silsilesinin birçoğu, İbrahim ve İsmail örneğinde olduğu gibi babadan oğula devam etmiştir. Allah bu durumu "birbirinin soyundan (zürriyetinden)" ifadesiyle anmıştır. Bu zürriyet kavramına imamet konusunda sonsuz bir meşruiyet atfetmek niyetinde değilim; zira Kur'an'da asıl vurgu, bireyin takva özelliklerinedir. Nitekim Allah bu hususu Kur'an'da Hz. İbrahim'in diliyle şöyle beyan etmiştir: "Benim ahdim zalimlere ermez." Ancak genel olarak zürriyet (soy) tartışmasına dikkat çekilebilir. Dolayısıyla zürriyet tartışmasının yanı sıra Şiilerin en önemli dayanağının "İlahi Nass" inancı, yani Allah'ın İmam Ali'nin imameti konusundaki açık tayini/beyanı olduğunu söylemek gerekir. Gadir de bu doğrultuda onların en önemli dayanağıdır ve bu yüzden ona büyük bir değer atfedilmektedir.
- İkinci Husus: Kur'an'da liderlik ve önderlik (imamet) için "İmam" ve ondan da çok "Veli" unvanı kullanılmıştır. Elbette "Halife" unvanı genel olarak yeryüzündeki insan için kullanılmış, başka bir yerde Hz. Davud'a hitaben yeryüzünde Allah'ın halifesi olduğu ifade edilmiştir. Ancak Hz. İbrahim kıssasında İmam tabiri, onu insanlara bir önder yapacak şekilde kullanılmıştır: "Seni insanlara imam (önder) kılacağım." “Sizin veliniz ancak Allah, O'nun elçisi ve inananlardır..." ayeti de bu mesele için "Veli" kelimesinin kullanıldığına dair bir başka kanıttır. Görünen o ki "Veli" unvanı en çok "liderlik/önderlik" anlamında kullanılmaktadır ve bu, elbette üzerinde daha fazla durulması gereken bir konudur.
Gadir Hadisi'nin Tam Rivayeti
Gadir Hadisi'nin metni çok farklı şekillerde rivayet edilmiştir ve belki de en temel ekseni, Sünni ve Şii Müslümanların birçok hadis kaynağında en eski dönemlerden beri nakledilen "Ben kimin mevlâsı isem, Ali de onun mevlâsıdır" ifadesidir. Bununla birlikte, eski hadis kaynaklarında bu rivayetin veya anlatının daha eksiksiz formları da bulunmaktadır. Bu alanda pek çok araştırma yapılmış ve farklı versiyonları derlenmiştir. Bu kısa yazıda, söz konusu rivayetin doğasıyla aşina olmanız için sadece Ehl-i Sünnet imamlarından Ahmed b. Hanbel'in Fezâilü's-Sahâbe adlı kitabında naklettiği bir rivayeti aktarıyorum:
Abdullah bize anlattı, babam bize anlattı, Affan bize anlattı, Hammad b. Seleme bize anlattı, dedi ki: Ali b. Zeyd bize anlattı, o da Adiy b. Sabit'ten, o da Bera b. Azib'den şöyle dediğini nakletti:
"Bir yolculukta Resulullah (s.a.a.) ile beraberdik. Gadir-i Hum'da konakladık. İçimizde 'es-Salatü Camiatun' (Cemaatle namaza toplanın) nidası yapıldı. Resulullah (s.a.a.) için iki ağacın altı temizlendi/süpürüldü. Öğle namazını kıldı ve Ali'nin elinden tutarak şöyle dedi: 'Benim müminlere kendi canlarından daha evlâ (öncelikli/yetkili) olduğumu bilmiyor musunuz?' 'Evet, biliyoruz' dediler. 'Benim her mümine kendi canından daha evlâ olduğumu bilmiyor musunuz?' dedi. 'Evet' dediler. Bunun üzerine Ali'nin elinden tuttu ve şöyle dedi: 'Allah'ım, ben kimin mevlâsı isem, Ali de onun mevlâsıdır. Allah'ım, onu dost edinene dost, ona düşmanlık edene düşman ol.' Bera dedi ki: Bundan sonra Ömer onunla (Ali ile) karşılaştı ve şöyle dedi: 'Kutlu olsun sana ey Ebu Talib'in oğlu, her mümin erkek ve kadının mevlâsı olarak sabahladın ve akşamladın.'" (Fezâilü's-Sahâbe, C. 2, s. 739; aynı rivayet Ensâbü'l-Eşrâf: 2/356'da da geçmektedir).
Yukarıdaki rivayette, tarihi belirtilmemiş olsa da olayın aslı yer almaktadır. Rivayetin en önemli kısmı, velâyet kelimesinin anlamını sosyo-politik bir "öncelik/otorite" (evleviyet) olarak açıklamaya yarayan bölümdür. Hz. Peygamber insanlara hitaben "Ben müminlere kendilerinden daha evlâ değil miyim?" diye sormakta, onlar bunu onaylamakta, ardından "Ben kimin mevlâsı isem, Ali de onun mevlâsıdır" ifadesi ve "Allah'ım, onu dost edinene dost ol" duası gelmektedir. Hatta Ömer b. Hattab'ın kaynaklarda yer alan tebriği de bu metne dahil edilmiştir. Bu rivayetin râvisi, tanınmış sahabilerden Bera b. Azib el-Ensari'dir; kaynak ise Sünni Ehl-i Hadis'in, yani Ehl-i Sünnet'in en katı hadisçi kesiminin itikadi önderi olan Ahmed b. Hanbel'in (ö. 240) önemli kitabıdır.
Gadir'in Senetleri (Tarikleri): Sahabeden Kitaplara Ulaşması
Bu hadisin senedine (aktarım zincirine) dair önemli bir noktayı belirteyim: Hz. Peygamber'in sahabesinden çok sayıda kişi bu rivayeti nakletmiştir. "Çok sayıda" dediğimizde şunu göz önünde bulundurmalısınız: Hadislerin çoğu yalnızca bir, iki veya üç sahabi tarafından rivayet edilmiştir. Ancak çok sayıda sahabinin naklettiği ender rivayetler de mevcuttur ve Velâyet (veya Müvâlât) Hadisi de bunlardan biridir. Aktarım süreci sosyolojik olarak şu şekilde işlemiştir: Sahabiler hadisi başkalarına nakletmiş, giderek ilim ehli haline gelen bir kesim de bunları bir sonraki nesle aktarmıştır. Bugün Ehl-i Sünnet literatüründe elimizde bulunan hadis kitaplarının tamamı üçüncü yüzyıldan ve sonrasından kalmadır. Bu hadisler o döneme kadar sözlü ve kısmen yazılı olarak gelmiş ve bu kaynaklarda yazıya geçirilmiştir. Elbette daha öncesinde de bir ölçüde yazıya geçirilmişlerdi ancak o metinler bize ulaşmamıştır. Dolayısıyla her hadisin başında, onu Resulullah'a (s.a.a.) bağlayan bir senet zinciri vardır. Gadir Hadisi'ni çok sayıda sahabi, tâbiîn ve daha sonraları da muhaddisler nakletmiştir. Üçüncü ve dördüncü yüzyıllardaki bazı müellifler, Gadir rivayetinin yollarını (tariklerini) derleyip müstakil bir kitap haline getirmişlerdir. Yani senedi senedine aktarmışlardır; hadisin içeriği tekrar etse de senetlerin bu çeşitliliği onun sağlamlığının (itkanının) bir göstergesidir. Bu nedenle kimse çıkıp da "Birinci ve ikinci yüzyılda Gadir Hadisi'ni nakleden bir kitap var mı?" dememeli ve "üçüncü yüzyıl hadis kitaplarında yer alıyor" dediğimizde buna itiraz etmemelidir. Zira belirttiğim gibi, Ehl-i Sünnet'in hadisleri tamamen Buhari, Müslim ve üçüncü yüzyılın ortalarından sonrasına ait diğer eserlerde yer almaktadır. Gadir Hadisi'nin tariklerini tanımak için İbn Asakir'in Tarih-i Dımaşk adlı eserine bir göz atıp ne kadar çok sahabi ve tâbiîn tarafından nakledildiğini görmek yeterlidir. Neyse ki günümüzde eski kitaplarda toplu tarama yapma imkânı mevcuttur ve Sünni tarih/hadis kaynaklarında yer alan, Gadir hadisi hakkındaki devasa malumata çok kısa sürede kolayca ulaşılabilmektedir.
Hz. Peygamber'in Vefat Dönemindeki Siyasi Çalkantılar ve Gadir'in Göz Ardı Edilmesi
Burada sosyo-politik açıdan önemli bir konuya da değinmek gerekir. Gadir olayı gerçekleştikten ve pek çok kişi tebriklerini sunduktan sonra Hz. Peygamber Medine'ye döndü ve zamanla hastalandı. Bu hastalık döneminde, tümü de siyasi durumun çalkantılı olduğunu gösteren birkaç olay yaşandı:
- İlk olarak, Üsame b. Zeyd komutasındaki bir ordunun Şam'a doğru yola çıkması planlanmıştı, ancak sahabiler, Peygamber'in vefat edebileceği ihtimalini düşünerek Medine'de kalmayı daha uygun gördükleri için ona katılmadılar!
- Ayrıca, Sahih-i Buhari'de de yer alan, Perşembe Musibeti (Yevmü'l-Hamis) namlı hadise yaşandı: Peygamber, kendisinden sonra insanların yoldan çıkmaması için bir şeyler yazdırmak istediğinde kargaşa koptu! Vasiyetini yazmasına izin vermediler ve hatta hâşâ Peygamber'in sayıklamakta olduğunu söylediler!
- Peygamber birkaç gün namaza gelemediğinde, bir grup kendi başına hareket ederek Ebubekir'i öne geçirdi. Peygamber durumu fark edince, o bitkin haliyle mescide gelip öne geçerek namazı kıldırdı.
Tüm bunlar ve diğer bazı anlatılar, siyasi açıdan durumun hiç de iyi olmadığını gösteriyordu. Sakife toplantısının bu kadar hızlı organize edilmesinin sebebi de Evs ve Hazrec kabileleri arasındaki çekişmeydi ki bu da sahabe arasındaki insicamın bozulduğuna dair açık bir göstergeydi. İşte bu karmaşada ilginç bir şekilde Muhacirlerden iki üç kişi gelip Ensar arasındaki ihtilafları kışkırtarak halifelik atına bindiler. Böylesi bir siyasi kriz ortamında kimsenin Gadir'i hatırlamaması (ya da hatırlamak istememesi) gayet açıktır. Elbette Sakife'de Ali'nin (a.s.) de adı geçti (İbnü'l-Esîr bunu el-Kamil'de aktarır) ancak kimse bunu dikkate almadı. Şiddetli bir siyasi kriz yaşandığında ve birileri bunu daha da tırmandırdığında birçok şey kaybolur gider. Ardından yıllar boyunca Hz. Peygamber'in (s.a.a.) hadislerinin rivayet edilmesi dahi yasaklanmıştır ki bu durum hadis tarihi kitaplarında detaylıca işlenmiştir. Sahabiler fetihler ve ganimetlerle meşgul oldular. Ayrıca kendi aralarında da çatışmaya girdiler ve bu durum Osman'ın öldürülmesine kadar vardı.
Bu dönemde Gadir Hadisi'nin tam olarak ne kadar anıldığını bilmiyoruz. Ancak önemli olan şu ki; İmam Ali (a.s.) doğal bir siyasi sürecin sonunda halifelik makamına geldiğinde, Taberi'nin aktardığına göre, biat edenlerin bir kısmı doğrudan "müvâlât" (Gadir'deki velâyet ahdi) temelinde biat etmişti. İkincisi, İmam resmi halife olduktan bir süre sonra, çok sayıda sahabinin ve insanın öldüğü Cemel Savaşı patlak verdi. İmam Basra'dan Kufe'ye gitti. Orada, aralarında çok sayıda sahabinin de bulunduğu halkı Kufe Mescidi'nde topladı ve Gadir gününde orada bulunan herkesin ayağa kalkıp o olayı gördüğüne dair şahitlik etmesini istedi. Birçok kişi kalkıp şahitlik etti. İşte bu andan itibaren Gadir Hadisi daha bir sağlamlık kazandı ve günümüze ulaştı. Eğer İmam bu adımı atmasaydı, şüphesiz Gadir Hadisi tarihsel süreçte tamamen silinip gidecekti. Bu olay, "Münâşede Hadisi" (Şahitlik Talebi) veya "Rahbe Hadisi" olarak bilinmektedir. Hatta bu olayı detaylandırmak üzere "İhyâu'l-Gadir fî Medineti'l-Kûfe: Dirâsetun Havle Münâşedeti'r-Rahbe" adında müstakil bir kitap da yazılmıştır. Münâşede olayı, İmam Ali'nin mescitte halka hitap edip Gadir'i görenlerin kalkıp şahitlik yapmasını istemesidir. İmam, Kufe'nin devasa kalabalığı karşısında, o gün orada olup da şahitlik etmeyenlere beddua edeceğini söylemiştir. Elbette Gadir bu olay dışında da naklediliyordu; İbn Abbas gibi isimler onu sürekli aktarmakta ısrarcıydılar (Bunun bir örneği Ensâbü'l-Eşrâf, 2/355'te görülebilir).
Gadir Hadisi hakkındaki şüpheler o ilk dönemlerde de dile getiriliyordu. Buna ilginç bir örnek şudur: Ebu Leyla el-Kindi anlatıyor: "Bir yerde durmuş cenaze törenini bekliyorduk. Zeyd b. Erkam da oradaydı. Biri gelip ona sordu: 'Ey Ebu Amir! Sen Gadir-i Hum gününde Resulullah'ın Ali'ye: Ben kimin mevlâsı isem Ali de onun mevlâsıdır dediğini duydun mu?' Zeyd, 'Evet' dedi." Ebu Leyla devam eder: "Zeyd b. Erkam'a [Ebu Amir'e] dedim ki: 'Gerçekten Resulullah böyle mi dedi?' Zeyd cevap verdi: 'Evet, bunu ona tam dört kez söyledi (Ne'am kad kâlehâ lehu erbaa merrât).'" (Fezâilü's-Sahâbe: 2/741).
Gadir Münâşedesi (Yeminleşme/Şahitlik) Hadisi: İmam Kufe Mescidinde Gadir'i Nasıl İhya Etti?
Görüldüğü üzere Gadir rivayeti, sahabilerin Kufe Mescidi'ndeki şahitliklerinden bağımsız olarak da nakledilmiştir. Örneğin Ehl-i Sünnet'in önemli tarihi kaynaklarından olan, hicri üçüncü yüzyılın ikinci yarısında yaşamış Belazuri'nin Ensâbü'l-Eşrâf (2/356) adlı eserine göre Ebu Hureyre de Gadir Hadisi'ni şöyle naklediyordu:
"Ebu Hureyre'den (r.a.) nakledildiğine göre şöyle demiştir: Gadir-i Hum'da Resulullah'a (s.a.v.) baktım, ayakta hutbe okuyordu ve Ali de yanındaydı. Onun elinden tuttu, ayağa kaldırdı ve 'Ben kimin mevlâsı isem bu da onun mevlâsıdır' dedi."
Ancak belirtildiği gibi Münâşede Hadisi (İmam'ın sahabeye Gadir'i bizzat gördüklerine dair şahitlik yapmaları için yemin verdirmesi olayı), sonraki kaynaklarda rivayetin temelini oluşturmaktadır. Buna iki örnek vereceğim:
Tâbiînden ünlü biri, Rahbe'de hadisi İmam Ali'den duyduğunu aktarır. Bu Rahbe olayı, İmam'ın o kriz günlerinde halkın kendisine daha sıkı bağlanmasını sağlamak amacıyla Gadir Hadisi'ni siyasi-dini bir meşruiyet dayanağı olarak kullanmaya ihtiyaç duyduğu Cemel Savaşı dönüşünde Kufe Mescidi'nde yaşanan olaydır:
Abdurrahman b. Ebi Leyla şöyle demiştir: "Ali'yi Rahbe'de insanlara şöyle yemin verdirirken duydum: 'Resulullah'ın (s.a.v.) Ben kimin mevlâsı isem Ali de onun mevlâsıdır, Allah'ım onu dost edinene dost, ona düşman olana düşman ol dediğini kim duydu?' Bedir ashabından on iki kişi kalktı ve Resulullah'ın (s.a.v.) ... böyle dediğini duyduklarına şahitlik ettiler." (Tarih-i Bağdat: 14/240).
Diğer örnek:
Süleyman b. Ahmed bize anlattı... Umeyre b. Sa'd'dan şöyle dediğini nakletti: "Ali'yi minberde gördüm, Resulullah'ın ashabından, O’nun Gadir-i Hum gününde söylediklerini duyanların şahitlik etmesini istiyordu. İçlerinde Ebu Hureyre, Ebu Said ve Enes b. Malik'in de bulunduğu on iki adam ayağa kalktı ve Resulullah'ın (s.a.v.) ‘Ben kimin mevlâsı isem Ali de onun mevlâsıdır. Allah'ım onu dost edinene dost, ona düşmanlık edene düşman ol dediğini duyduklarına şahitlik ettiler." (Tarih-i İsfahan: 1/142).
Gadir için bunca sahih tarik/senet varken, İbn Hazm gibi birinin çıkıp "Men kuntu mevlâhu fe Aliyyun mevlâhu hadisi, güvenilir (sika) râviler yoluyla kesinlikle sabit olmamıştır" demesi, insafsızlığın zirvesi, hatta küstahlıktır. Ahmed b. Hanbel'in Fezâilü's-Sahâbe eserini yayına hazırlayan muhakkik bile, hadisin sahih olduğunu belirterek İbn Hazm'ın bu sözü hakkında şöyle der: "Bu sözde çirkin bir asılsızlık/mübalağa vardır... Bunlar hadis ricâlidir ve hepsi sika (güvenilir), ispat edilmiş, tanınmış kişilerdir." (Fezâilü's-Sahâbe, 2/703, dipnot). Ancak şu da bir gerçektir ki böylesine sağlam bir hadisi Buhari ve Müslim de kendi hadis kitaplarına almamıştır! Bunun anlamı, Ahmed b. Hanbel öncesi Bağdatı'ndaki kadim Ehl-i Hadis'in aşırılıkçı tutumunu benimsemiş olmalarıdır. Gerçi Buhari et-Tarihu'l-Kebir adlı eserinde rical (râvi) tanıtımı yaparken, bazı isimlerin "men kuntu mevlahu" hadisi senedinde yer aldığından bahsetmiştir.
Emevi Politik Baskısı: Gadir'in Yok Sayılmasından Anlamsal Tahrifine
Bu noktada iki husus öne çıkmaktadır:
Birincisi, pek çok kişi Emevi iktidarının korkusundan Gadir Hadisi'ni rivayet edemiyordu. Nitekim Said b. Cübeyr şöyle demiştir: "Ben 'men kuntu mevlâhu fe Aliyyun mevlâhu' hadisini İbn Abbas'tan duydum ama (fekettemtuhu) onu gizledim." (Fezâilü's-Sahâbe: 2/703).
İkincisi, hadisin anlamını imamet/siyasi liderlik ifade etmeyecek şekilde tahrif etmeleriydi. Ahmed b. Hanbel, kendisine bu hadisin anlamını soran birine, "Biz sadece rivayet ederiz, hakkında soru sormayız" demiştir. (es-Sünne, Ebu Bekir Hallal, s. 346-347: "Bu konuda konuşulmaz, hadisi geldiği gibi bırak.")
İlk halifeler dönemi ve sonrasındaki seksen-doksan yıllık katı Emevi iktidarında (ki asıl düşmanlarını Ali nesli ve Ehl-i Beyt olarak görüyorlardı) ağır baskı altında olan ve sayıca azınlıkta kalan Şiiler ile İmam Ali muhiplerinin genel telakkisi, Gadir'in doğrudan "imamet/dini-siyasi liderlik" anlamına geldiği yönündeydi. Azınlık oldukları için sesleri daha az duyuluyordu. Belki de en ilginç vakalardan biri, Adiy b. Hatim et-Taî'nin Muaviye'nin karşısında Gadir Hadisi'ni gündeme getirerek şöyle demesidir: "Resulullah (s.a.v.) onu Veda Haccı gününde bir sancak/önder (alem) olarak dikip Gadir-i Hum gününde 'Dikkat edin, ben kimin mevlâsı isem Ali de onun mevlasıdır...' diye nida etmedi mi?" (Ahbaru'l-Vâfidîn ala Muaviye, s. 23). Bir keresinde de Muaviye'nin huzurunda Amr b. As, İmam Ali'ye hakaret ettiğinde, Hemdan kabilesinden "Bürd" adında biri orada şöyle demişti: "Biz babalarımızdan Resulullah'ın Ali hakkında 'Ben kimin mevlâsı isem bu Ali de onun mevlâsıdır' dediğini duyduk." (el-İmâme ve's-Siyâse, 1/129). Başka bir gün Sa'd b. Ebi Vakkas da Muaviye ile tartışmasında Ali'nin hilafete kendisinden daha layık olduğunu söylemişti. Muaviye nedenini sorduğunda Sa'd şöyle cevap verdi: "Çünkü Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: Ben kimin mevlâsı isem Ali de onun mevlasıdır." (Ensâbü'l-Eşrâf: 5/87-88).
Tüm bunlara karşılık, iktidar zeminlerini Sakife'ye ve ilk üç halifenin hilafetine dayandıran Ehl-i Sünnet yandaşlarının Emevi destekli savı ise, bu hadisin İmam Ali'nin imamet makamına atanması (nasbı) anlamına gelmediğiydi. Dolayısıyla kimse onlardan bunu kabul etmelerini beklememeliydi. Bu konuda kelam kitaplarında her iki tarafın kendi delillerini tartıştığı binlerce sayfa yazılmıştır. Birinci yüzyıldan beri süregelen bu tartışmalarda Sünniler, Hasan el-Müsenna'nın Gadir Hadisi'nin imamet konusunda kesin bir nass (açık nakli delil) olduğuna inanmadığını ileri sürmek için onun bir "Râfizi" ile olan diyaloğunu aktarmışlardır (es-Sünne, Ebu Bekir Hallal, s. 350, Hadis No: 465; Tabakatu'l-Kübra: 5/245). Bu hikâyenin asgari sosyolojik delaleti şudur: Birinci asrın ikinci yarısında Gadir rivayetinin imamet/otorite için referans gösterilmesi meselesi açıkça tartışılıyordu. Sünniler bu hadiste kullanılan lafızların atama ve halef bırakma (istihlaf) anlamına gelmediğini iddia ederken, Şii kelamcılar velâyet, veli ve evlâ kelimelerinin doğrudan imamet (siyasi-dinî önderlik) anlamına geldiğini söylüyorlardı. Bu tartışmada mezhepsel/siyasi boyutlara ve Ehl-i Sünnet iktidarının baskınlık durumuna dikkat etmek zorundayız. Sonuçta doksan yıllık Emevi iktidarının temel amacı, Ehl-i Beyt'in velâyet ve imametine dair tüm izleri silmekti. Ehl-i Sünnet'in hadis külliyatı da bu süreçte şekillendi. Daha sonraları Abbasiler döneminde ortam biraz yumuşamıştır. Şiiler azınlıkta olmalarına rağmen Gadir hadisesinin desteğiyle mezheplerini korumuş ve İmam Ali'ye (a.s.) bağlılıklarını bu hadis temeline oturtmuşlardır. Abbasilere değinmişken şu çarpıcı örneği de vermek yerinde olur: Haricilerden Abdüsselam el-Yeşkeri hicri 160 yılında isyan edip konuşmalarında İmam Ali'ye (a.s.) hakaret edince, Abbasi Halifesi Mehdi ona gönderdiği mektupta "Peygamberden gelen sadık hadisi" yani “Ben kimin mevlâsı isem Ali de onun mevlâsıdır” hadisini hatırlatmıştır (Tarih-i Halife b. Hayyat, s. 292-293).
Ömer b. Abdülaziz ve Gadir Hadisi
Ebu'l-Ferec el-İsfahani'nin el-Eğani (9/181) adlı eserinde aktardığı rivayete göre, Ömer b. Abdülaziz, Hz. Peygamber'i gören birkaç kişinin "Resulullah, ‘Ben kimin mevlâsı isem Ali de onun mevlâsıdır’ dedi" diye şahitlik ettiklerini söylemiştir. Olay şöyledir:
Halep'e bağlı Hunasara şehrinde Ömer b. Abdülaziz yoksullara 200 dirhem (gümüş para) dağıtırken, İmam Ali'nin (a.s.) mevalisinden (azatlılarından) Yezid b. İsa adında biri onun yanına geldi.
Ömer b. Abdülaziz sordu: Nerelisin?
– Hicazlıyım.
– Hicaz'ın neresinden?
– Medine.
– Hangi boydan?
– Kureyş.
– Hangi gruptan?
– Beni Haşim.
– Onların hangi kolundan?
Yezid "Ali'nin mevlâsıyım" dedi ve sustu. Ömer, "Hangi Ali?" diye sordu. "Ebu Talib'in oğlu" cevabını alınca Ömer oturdu, abasını serdi, elini göğsüne koydu ve "Vallahi ben de Ali'nin mevlâsıyım" dedi. Ardından şunları söyledi: "Peygamber'i gören birçok kişinin, O'nun 'Ben kimin mevlâsı isem Ali de onun mevlâsıdır' dediğine şahitlik ederim." Sonra, başkalarına 200 dirhem verirken, Ali'ye olan velâyet bağı sebebiyle Yezid'e elli dinar (altın para) verdi. Sonra ona Beytülmal'den düzenli bir maaşı olup olmadığını sordu. "Hayır" cevabını alınca Ömer ona bir maaş bağladı ve "Kendi memleketine dön, başkalarına ulaşan hak sana da ulaşacaktır" dedi. (el-Eğani: 9/181).
Tarihçi Taberi Neden Gadir Hakkında Bir Kitap Yazdı?
Belirtildiği üzere Velâyet Hadisi birçok hadis kitabında aktarılmıştır ve Şii müellifler eskiden beri bu hadisin mütevatir (kesin bilgi ifade eden) bir rivayet olduğunu ispatlama çabasındaydılar. Son yıllarda üçüncü ve dördüncü yüzyıldan kalma Ahmed b. Hanbel'in Fezâilü's-Sahâbe veya Ebu Bekir el-Hallal'ın es-Sünne gibi eserlerinin yayımlanmasıyla birlikte, Gadir Hadisi'nin, en katı Sünni grup olan Bağdat Ehl-i Hadisi tarafından bile tartışmasız kabul edildiği ortaya çıkmıştır. Elbette beşinci yüzyılda İsfahan şehrinin Ehl-i Sünnet’i gibi diğer mutedil Sünniler bu hadisi kayıt altına almak için daha fazla çaba sarf etmiştir.
Ancak burada önemli bir örneğe değinmek istiyorum. Eskiden beri şu soru sorulurdu: "Eğer Gadir olayı yaşandıysa, Yakubi gibi tarihçiler bunu aktarırken Taberi neden tarihinde bundan bahsetmedi?" Cevabı basittir: Velâyet Hadisi kaynaklarda yer almasına rağmen, Bağdat'taki fanatik Hanbeli liderler bu hadisin yayılmasını pek istemiyorlardı. Üstelik bu hadisin içine saptırıcı unsurlar eklenmiş versiyonlarını rivayet ediyorlardı. Örneğin İmam Ali'nin Veda Haccı öncesi Yemen'de olduğunu, bazılarının ona kin beslediğini, Peygamber'in yanına gelip kendisini şikâyet ettiklerinde Hz. Peygamber'in "Ben kimin mevlâsı isem..." sözünü söylediğini öne sürüyorlardı. Bu hikâye, meşhur Gadir olayını sıradanlaştırmak ve siyasi-hukuki bağlamından koparmak için uydurulmuştu. Hatta biri çıkıp İmam'ın o yıl Yemen'de olduğunu ve hacca hiç gelmediğini dahi iddia etmişti!
Bu söylentiler Muhammed b. Cerir et-Taberi'nin kulağına gidince, Velâyet Hadisi'nin tarikleri hakkında müstakil bir kitap yazmaya karar verdi. Taberi, bu rivayetin tüm yollarını derleyerek iki ciltlik bir eser ortaya koydu. Tarihçilerin ve muhaddislerin tanıklığına göre bu eser hicri sekizinci yüzyıla kadar mevcuttu; daha sonra Şemseddin ez-Zehebi bunu özetlemiş ve bu özet yıllar boyunca yayımlanmıştır. Bendeniz yıllar önce, bu kitabı görüp ondan aktarımda bulunanların yazdıklarını bir kitap haline getirerek yayımlamıştım. Bu durum, Taberi'nin Gadir olayını Tarih kitabına almamasının, başkalarının tepkisinden çekinmesinden kaynaklandığını gösteriyor. Herkesin kabul edeceği ortak bir tarih kitabı yazmayı planladığı için böylesi "tartışmalı" siyasi/dini metinleri eserine almaktan kaçınmıştır. Bu, belirli hassasiyetleri olan bazı tarihçiler arasında yaygın bir yöntemdir. Ancak Taberi sırf bu Gadir kitabını yazdığı için Bağdat'ta "Şiilik" ile suçlandı, cenazesi günlerce defnedilemedi ki bu Bağdat'taki fanatik Hanbelilerin baskıcı tutumunun kanıtıdır.
İmamların (a.s.) Gadir'i Bayram İlan Etme Girişimi
Gadir'in bir bayram (eyd) olarak algılanması detaylandırılması gereken bir konudur. Genel bir ifadeyle belirtmek gerekirse; İmamlar baştan itibaren Gadir gününde özel bir namaz kılınmasının ve oruç tutulmasının müstehap olduğunu vurgulamışlardır. Mufaddal b. Ömer el-Cufi, İmam Sadık'tan (a.s.) aktardığı bir rivayette, Gadir günü oruç tutmanın altmış yıllık günaha kefaret olduğunu belirtmiştir (Misbahu'l-Müteheccid, s. 736).
Bu şekilde, en eski dönemlerden itibaren Müslümanların dinî takviminde Gadir-i Hum günü yerini almıştır. Sünni bir tarih kitabı olan Gerdizi'nin Zeynü'l-Ahbâr (ö. 433) adlı eserinde, Müslümanların tarihi günleri arasında 18 Zilhicce'nin Gadir-i Hum günü olduğu açıkça belirtilir (Zeynü'l-Ahbâr: s. 466). Şiiler arasında ise İmamların vurgusu sebebiyle bu gün çok eskiden beri bayram olarak kutlanmıştır. Örnek olarak şu rivayeti aktaralım:
Hasan b. Raşid, İmam Sâdık'tan (a.s.) aktarır: Dedim ki: "Sana feda olayım, Müslümanlar için (Ramazan ve Kurban) iki bayram dışında bir bayram var mıdır?" İmam, "Evet ey Hasan, en büyüğü ve en şereflisi vardır" dedi. "O hangi gündür?" diye sorduğumda, "Müminlerin Emiri’nin (İmam Ali'nin) insanlar için bir önder/sancak (alem) olarak dikildiği/atandığı gündür" buyurdu. "Sana feda olayım, o gün bizim ne yapmamız gerekir?" dedim. İmam şöyle buyurdu: "O gün oruç tutarsın, Muhammed ve Al-i Muhammed'e çokça salavat getirirsin ve onlara zulmedenlerden Allah'a sığınarak beri olursun (teberra). Zira peygamberler, kendi vasilerine (haleflerine), vasinin atandığı günü bayram edinmelerini emrederlerdi." Dedim ki: "Peki o günü oruçlu geçirenin mükâfatı nedir?" İmam: "Altmış aylık oruç sevabıdır" buyurdu. (Misbahu'l-Müteheccid, s. 736-737).
En zorlu şartlarda dahi, Ebu Hureyre'den nakledilen şu rivayet, bu günün önemine ve giderek bir bayrama dönüşmesine zemin hazırlamıştır (Ehl-i Sünnet kaynaklarından Tarih-i Bağdat'ta geçmektedir):
"...Ebu Hureyre'den nakledildiğine göre şöyle demiştir: Zilhicce'nin on sekizinci günü oruç tutan kimseye altmış aylık oruç sevabı yazılır. O gün Gadir-i Hum günüdür. Peygamber (s.a.v.) Ali b. Ebi Talib'in elini tuttuğunda 'Ben müminlerin velisi değil miyim?' diye sormuş, 'Evet ey Allah'ın Resulü' demişlerdi. Bunun üzerine 'Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır' dedi. Ömer b. Hattab da 'Tebrikler ey Ebu Talib'in oğlu, benim ve her Müslümanın mevlası oldun' dedi. Ve Allah şu ayeti indirdi: 'Bugün sizin için dininizi kemâle erdirdim.' (Maide, 3)" (Tarih-i Bağdat: 8/284).
Büveyhiler Döneminde Gadir Günü'nün Resmi Bayram Olması
Belirtildiği gibi Gadir Günü Müslümanların dinî takvimine girmişti. Nitekim Ebu Reyhan el-Biruni (ö. 440) beşinci yüzyılda el-Âsârü'l-Bâkiye adlı eserinde Gadir hadisini uzun uzadıya aktararak bu günden söz etmiştir. Biruni'nin o dönemde elinin altında bulunan dinî takvimlerin çoğu Gadir gününe işaret etmekteydi.
Büveyhiler döneminde (özellikle siyasi ve sosyolojik açıdan) iki gün büyük bir ilgi gördü. Birincisi, Şiilerin eskiden beri gizlice matem tuttuğu Aşura günü; ikincisi ise yine eskiden beri bayram olan ancak aleni olarak kutlanmayan Gadir günüydü. Büveyhilerin Bağdat'a girmesiyle birlikte Şiilerin bu iki gündeki merasimleri aleni hale geldi ve büyük bir ihtişamla kutlanmaya başlandı. el-Muntazam gibi tarih kitaplarına bakıldığında, Şiilerin bu günlerde muhaliflerin saldırılarına uğradığı, çıkan mezhepsel çatışmalarda insanların öldüğü ve mahallelerin ateşe verildiği görülür. Ne var ki bu merasimler giderek daha ciddi bir kurumsal kimlik kazandı ve sonraları Safeviler ile Kaçarlar gibi Şii devletlerin gölgesinde tüm ihtişamıyla devlet töreni seviyesinde kutlandı.
Bu noktada Endülüslü İbn Abdilberr'in (ö. 463), Gadir Hadisi'ni sahabilerden naklederken kullandığı cümlenin "Peygamber bunu Gadir-i Hum Günü (Yevme Gadiri Hum) söyledi" şeklinde olduğunu hatırlatmak yerinde olacaktır. Bunun anlamı, bu tabirin onların literatüründe bile resmiyet kazanmış olmasıdır. (el-İstîâb fî Ma'rifeti'l-Ashâb, c. 3, s. 1099).
Asırlar Boyunca Yazılmış Arapça ve Farsça Gadiriyyeler (Gadir Şiirleri)
Gadir'in önemli bir sosyo-kültürel boyutu da Arap ve sonrasında Fars edebiyatındaki yansımalarıdır. Arap şairler ilk günlerden günümüze kadar bu konuda şiirler yazmışlardır. Gadir edebiyatı ilk asırlarda en cazip edebi konulardan biri olmuştur. Arapça Gadir kasidelerini ve şairlerin biyografilerini derlemek için en büyük çabayı harcayan kişi Allâme Eminî olmuştur. 11 ciltlik el-Gadir eseri temelde üç konuyu kapsar: Gadir hadisinin senedi, asırlara göre Gadir edebiyatı/şiiri ve İslam tarihinin ile halifelerin durumunun önemli bölümleri. Eser, senedi inceleyen ilk cilt hariç edebiyat ve tarih arasında bir yapıya sahiptir.
Gadiriyye yazan ilk büyük şairlerden biri ikinci asırda yaşayan Seyyid Himyerî'dir. Farsça şiirin yaygınlaşmasıyla birlikte çok sayıda Farsça Gadiriyye de kaleme alınmıştır. Bu alandaki en eski örneklerden biri ise Nâsır-ı Hüsrev-i Kubâdiyânî'nin şiirleridir.
(Ç.N. Nâsır-ı Hüsrev'in Farsça beyitlerinin çevirisi):
Kişinin şerefi zamanı gelince kendisinden belli olur; tıpkı Ali'nin şerefinin Gadir gününde belli olması gibi.
Peygamber onu yaratılanların başına vasi/halef kıldığında, bundan kimisi hüzne kapıldı, kimisi kedere.
Böylesi bir makamdan dolayı herkes ona haset etti; tıpkı eşeklerin aslandan ürkmesi gibi ürktüler.
Peygamber'in halka vasisi olmak en çok ona yaraşırdı; zira o Peygamber'in hem kardeşi, hem amcaoğluydu; hem damadı, hem de veziriydi.
Çeviri: Medya Şafak