İbrahimî Dinânî: Feyz-i Kâşânî Söyleşileri (29): Âşık, Maşûk ve Güzellik / Gülün sonsuz kokusu

İbrahimî Dinânî: Feyz-i Kâşânî Söyleşileri (29): Âşık, Maşûk ve Güzellik / Gülün sonsuz kokusu
Âlem Allah’ın bir tecellisi olması hasebiyle her an yenidir ve her ân düşünür. Âlem, insan suretinde düşünür.... “Gitmek”te hem bir kayboluş hem de bir yüceliş anlamları gizlidir (ref‘- irtifa‘-terfi). Buradan cevherî harekete varmak istiyorum. Her ortadan kalkış bir yüceliştir. Hiçbir şey yok olmaz; sadece derecesi yükselir.

 

Âşık, Maşûk ve Güzellik / Gülün sonsuz kokusu

 

Lârîcânî: Bismillahirrahmanirrahim.

Aziz izleyicilerimizi, kıymetli dostlarımızı ve Marifet programının samimi takipçilerini saygıyla selâmlıyoruz.

İnşallah gönlünüz her zaman baharlarla dolsun. İlkbahar münasebetiyle Feyz’den bahariyye[1] türündeki bir başka şiiri işlemek istiyoruz bugün. Sonrasında yine her zamanki gibi değerli üstadımız bunları şerh edecek.

Bahar geldi ey bülbül, hadi şarkılar söyle

Etrafına sevinç ve mutluluk yay

Ovalarda ve çöllerde kanatlarını çırp

Gülün ay yüzünden âlem süslendi

Eğer tüm kalbinle bir gülün yanına oturursan

Onda binlerce sır görürsün

Gülün mesajı bülbül(ün sesin)den daha güzeldir

Değil mi ki bülbül de zaten gülü anlatır

Ancak gülün mesajı gönülleri fetheder

Kokusu ruha ve cana haz verir

Aynı koku Yûsuf’a (a.s.) safâ katmıştı

Bu safâsı ise babasının gözlerine şifa vermişti

Dînânî: Bismillahirrahmanirrahim.

Feyz’den yine çok güzel bir şiir seçtiniz. Feyz, tıpkı ismi gibi feyz bahşediyor bizlere… Gerçekten de çok zevkli bir şair. Bu zevkiyle bizleri de aşka getiriyor. Sizin okuduğunuz bu beyitlerden aldığım mesaj, Feyz’in gül ile bülbülü mukayese ettiğidir. Bildiğiniz gibi bülbül öter, şakır, nağmeler söyler… Gülün ise sesi yoktur; ancak güzelliği vardır. Buna rağmen Feyz, gülün sesini bülbülünkinden daha beliğ bulduğunu belirtiyor. Evet, bülbülün çok güzel öttüğü doğrudur. O, nağmeleriyle ortamı şenlendirir. Gül ise sessizdir. Okuduğunuz beyitlere göre o, gülün verdiği mesajı bülbülünkinden daha açık ve net bulduğunu belirtmekte. Konuyu felsefî açıdan irdeleyecek olursak, genel itibariyle bülbülün gülün güzelliğinden etkilendiğini söylemek mümkün. O bu nağmeleri gül mevsiminde ve gül bahçesinde (gülşen, gülzâr) terennüm etmektedir. Kalkıp çölde terennüm edecek değildi, öyle değil mi? Buradan onun, gülün bulunduğu ortamın etkisinde kaldığını çıkarsamamız mümkün. Bütün bunlara karşılık gül laldir. Bülbüle nağmeler okutan güzellik mi daha önemlidir, yoksa nağmenin kendisi mi? Ya da konuyu daha geniş bir perspektifte ele alırsak, âşığı âşık kılan güzellik değil midir? Âlemin güzellikleri sayılamayacak kadar çoktur. Bunun hepimizin bildiği klasikleşmiş bir örneği de mevcut üstelik. Leylâ’yı binlerce kişi görmüştü. Peki, bunların arasından nasıl oluyor da sadece bir mecnun çıkabiliyor? Burada akla şöyle bir soru geliyor: Güzellik bu mecnunluğun illet-i tâmmesi idiyse, Leylâ’yı gören herkesin mecnun olması gerekirdi. Ama biliyoruz ki durum bu şekilde değil. Bundandır ki sadece bir mecnun vardı. Dolayısıyla burada Mecnun’da güzelliği tanıyan/fark eden bir cevherin olduğunu vurgulamamız gerekir. Şu halde güzelliği âşıkta mı aramalıyız, maşukta mı? Konunun felsefîleştiği yer burasıdır. Bu, üzerinde çokça konuşulacak bir konu.

Lârîcânî: Her iki yaklaşım da doğru olsa gerek…

Dînânî: Tabii ki bir açıdan öyle… Bazıları güzelliğin maşukta olduğunu savunmaktadırlar. Maşukta bir güzellik olmasaydı, o, âşıkta aşk olarak tecelli edemezdi. Bu noktada, güzelliğin niçin herkesi değil de, sadece bir kişiyi bu denli etkileyebildiği hep sorulagelmiştir. Meseleyi diyalektik bir ilişkiyle açıklamaktan başka çaremiz kalmıyor burada doğrusu. Güzelliğin sadece maşukta olup, âşıkta olmadığını söyleyemeyiz. Sonuçta Mecnun nice güzellikler görmüştü. O, tüm bunların içinden niçin sadece Leylâ’ya gönül bağladı? Demek ki âşık ile maşuk ya da gül ile bülbül arasında iki yönlü bir irtibat kurmak gerekmekte. Gülde, bülbülü aşka getiren bir şey mevcut; buna karşılık bülbülde de kargada olmayan bir cevher mevcut. Görünür de ikisi de kuş… Fakat karga gül bahçesine girdiğinde, bülbül gibi nağmeler söylemez. Kısacası gül ile bülbül arasında, gül ile karga arasında olmayan bir irtibat vardır. Biraz önceki meseleyi “ilişki”yle çözüme kavuşturmak zorundayız: Hem güzel hem de güzelden anlayan (güzeli fark eden) ilişkisi ile… Yani gül ve bülbülle… Leylâ ve Mecnun ile… Bunların aralarında bir ilişki kurmalıyız. Ne sadece maşukun güzelliğini illet-i tâmme olarak görmeliyiz (ki eğer öyle olsaydı, güzeli her görenin ona âşık olması gerekirdi) ne de maşukun güzelliğini es geçerek meselenin özünü sadece âşıkta aramalıyız… Âlemi de bu “ilişki”ler yumağında anlamlandırmalıyız aslında. Aşkı âşık ile maşuk arasında bulmalıyız. Keza ilmi de âlim-malûm ilişkisinde… Yani biraz önceki ilişkiyi neredeyse tüm alanlara sirayet ettirmek mümkündür. Örneğin ilim sadece âlimde midir? Malûmun bunda bir rolü yok mudur? Kesinlikle vardır. Bizler şeyler arasındaki ilişkilere yeterince dikkat etmiyoruz. “Düşünce”ye gelelim: Tüm insanlar düşünürler öyle değil mi? Ancak bazıları daha fazla düşünür. İbn Sînâ da düşünüyor, sıradan bir insan da… Bu ikisinin düşünme biçimi arasında sizce de bir fark yok mudur? Bunların her ikisi de cemâdâtı, nebâtâtı ve hayvanâtı görüyor. Peki, ikisi de aynı zaviyeden mi bakıyor bunlara? Âlem âlemdir ama onu herkes aynı görmüyor. “Gözleri yıkamak gerekir” diyor bir mersiyede… Bu ilişkileri görebilmek için yapılması gereken budur. Bakış açısını değiştirmek…

Lârîcânî: Bu ikisi arasında ortak olan şey, Yâr’in mesajıdır. Bu mesaj gülde tecelli etmekte ve bülbül de onu anlamaktadır.

Dînânî: Feyz bu ilişkinin kaynağından söz ediyor. Biraz önce açıklamaya çalıştığım ilişkinin kökenine iniyor. Bülbülü aşka getiren, gülle arasındaki o ilişkidir. Bülbülü coşturup güle methiyeler dizmesine sebep olan bu ilişkinin kendisi, hatta ve hatta gülün güzelliği nereden geliyor? Güle o güzelliği veren, bülbüle de güzelliği tanıyacak bir zevk bahşetmiştir. Örneğin kargaya böyle bir zevki lütfetmedi. Ne kadar güzel bir kaide ve formül… Evet, aslolan irtibattı. Ancak mesele o irtibatı kimin kurduğunu görmek... Leylâ’ya güzellik bahşeden, bu güzelliği fark edecek zevki de Mecnun’a bahşetti. Bu ilişki gerçekten de çok önemli. Burada yine aklıma başka bir felsefî kural geliyor. İnsan ara ara bu kaideleri hatırına getirmeli, eğer bir şeyleri keşfetmek istiyorsa… Âlem sürekli değişim ve dönüşüm halindedir. Böyle olmadığı tek bir an bile yoktur. Mollâ Sadrâ’nın cevherî hareket kuramını kabul edenler için bu gayet anlaşılır bir gerçekliktir. O, âlemdeki cevherlerin hareket halinde olduklarını ispatlamıştı. Bendeniz bu hareketliliğe çok az rastlanabilecek bir başka kanıt daha sunmak istiyorum: Bu âlemdeki her şey eşzamanlı olabilir. Örneğin ben ve siz şu an eşzamanlı olarak konuşuyoruz. Üzerinde oturduğumuz koltuklar bile böyle… Bir çiçek başka bir çiçekle eşzamanlı olabilir. Burada sormak istediğim şey şu: Zamanın kendisi yine zamanla [yani kendisiyle] eşzamanlı olabilir mi? Hayır. Çünkü o sürekli olarak akmaktadır. Zamanın geçip giden iki ânı birbiriyle eş zamanlı olabilir mi? Hayır. Zamandaki şeylerin birbirleriyle eşzamanlı olmaları mümkündür; ancak zamanın, kendisiyle bir eşzamanlılığı yoktur. Bu zaten muhaldir. Bu sözlerimle ulaşmak istediğim sonuç şudur: Zaman bile kendisiyle eşzamanlı değilse, bu durumda âlemde sürekli olarak bir değişim ve dönüşüm var demektir. Değişim ve dönüşüm var oldukça, her şey her an yeni olacaktır. Dolayısıyla düşünce de her zaman yenidir. Evren sürekli bir akış halindedir. Keza aşk da böyledir, bülbülün avazı da… Bülbülün hiçbir nağmesi bir önceki ya da bir sonraki nağmesiyle aynı değildir. Bazıları güzelliğin de tekdüze [ve değişim ve dönüşüme kapalı] olduğunu sanıyor. Siz güzel bir şeye her bakışınızda onda hep aynı güzelliği mi görürsünüz? Hâfız bir gazelinde “günden güne artan bir güzellik”ten söz ediyor. Bu ne demek? Her bakışınızda ayrı bir tecellinin olmasıdır. Âlemde tekrar diye bir şey yoktur. Hâfız ancak kalp ehli kimselerin gül ile bülbül arasındaki sırra vâkıf olabileceğini söylüyor. Dolayısıyla gülün güzelliği ile bülbülün nağmesi arasındaki ilişkiyi farklı perspektiflerden değerlendirmemiz gerekir. Güle güzelliği veren, bülbüle de bunu fark edecek bir zevk (güzellik anlayışı) bahşetmiştir. O halde Allah bu ilişkinin menşei ve mebdeidir.

Lârîcânî: Aynı ilişki koku ile güzellik arasında da mevcut. Gül sadece güzel olmakla kalmaz, aynı zamanda güzel de kokar. Bu yönüyle ruha ve cana haz verir. Buradan Yûsuf’un, gömleğinin kokusuyla babasının gözlerine şifa verişine bağlıyor konuyu. Her ne kadar Yûsuf’un çehresinden (ve çehresinin güzelliğinden) uzak idiyse de, kokusunu alabilmişti Yakub…

Dînânî: Güzellik ile koku arasındaki ilişki hayli dikkat çekicidir. Güzelliğin kaç tecelligâhta/meclâda zuhur ettiğine bir bakın! Güzellik hem zahirde ve çehrede hem de bâtında, kokuda ve işitme duyusundadır. Kulaklarımız güzel ve ahenkli seslere karşı duyarlıdır öyle değil mi? Koklama duyunuzla güzel kokuları, gözlerinizle güzel manzaraları ve diğer güzellikleri, dilinizle lezzetli gıdaları duyumsarsınız. Bu güzel yüz, ıtırlı koku, ölçülü nağme/ses ve hoş lezzetler vd. hepsi ama hepsi güzelliğin bir tezahürleri olarak mevcutlardır âlemde. Bunları anlayan kimdir? İnsandır… Âlem Allah’ın bir tecellisi olması hasebiyle her an yenidir ve her ân düşünür. O, insan suretinde düşünür. Eğer insan ve idrakleri olmasaydı, âlemdeki bu tecelliler (güzel çehreler, ıtırlı kokular, ölçülü nağmeler vd.) keşfedilebilir miydi? İnsan âlemin düşünmesidir/düşüncesidir. İnsan düşündüğünde ya da güzellikleri idrak ettiğinde, âlemi dile getirmiş oluyor. Gerçekte insan, âlemin dilinden konuşuyor. İnsanın dili, âlemin dilidir. Eğer âlemin fasih, beliğ, istidlâlî ve zevkî bir dili olsaydı, bu kesinlikle insanın dili olurdu. Tüm varlığın güzelliklerini ve faziletlerini anlayabilen tek varlık insandır.

Lârîcânî: Feyz’in de vurguladığı çok güzel bir noktaya işaret ettiniz: “Herkes Mecnun değildir.” Bu herkesin harcı değildir. Bazıları, “Mecnunlar çoktur” diyorlar. Hayır, Mecnunlar çok değiller. Mecnun’un zamanında Leylâ’ya âşık olduğu iddiasıyla ortaya çıkan pek çok müddei mevcuttu. Bunların hepsini bir araya getirdiklerinde, onlara Leylâ’dan söz ediliyor. İçlerinden sadece Mecnun onun ismini duyunca kendinden geçiyor.

Dînânî: Bu durum, biraz önce bahsettiğim o özel ilişkiyle alâkalı: Leylâ’nın güzelliği ve Mecnun’un zevki… Dolayısıyla bundan böyle bu tarz durumlarda aradaki ilişkiye çok dikkat edelim. Eğer bu ilişki doğru bir şekilde kurulursa, her şey doğru ve olması gerektiği gibi anlaşılır. Bu ilişkiyi doğru bir şekilde kavrayamamış olmamızın sebebi, âdetlere ve alışkanlıklara olan bağlılıklarımızdır. İnsan bir şeye alışıp o alışkanlığın içinde esir olduğunda, iyi düşünemez; aradaki ilişkileri teşhis edemez. Ne yazık ki insan toplulukları tarih boyunca âdetler ve alışkanlıklarla hareket etmişlerdir. Belli bir alışkanlığa tutsak olmuş bir kimse artık sağlıklı düşünebilir mi? Hayır. Bu yargının tersi olarak, doğru bir şekilde düşünen birinin de âdetleri esas alarak hareket etmesi mümkün değildir. Âdetlerin terk edilmesi, kalıpların kırılması ve tevehhümlerden inşa edilmiş sarayların yıkılması gerekir. İşte o zaman insan tıpkı bülbül gibi hem güzelliği tanıyacak hem de şeyler arasındaki bu özel ilişkileri keşfedecektir.

Lârîcânî: Bülbül gülü vasfederken bir taraftan da onun niteliklerine şaşırıyor. Gülün ömrü birkaç gün… Ama bu kısacık ömründe kendisi solup gitse dahi kokusu baki kalmaktadır. Ondan nice parfümler, kolonyalar üretilmektedir. Masaların, vazoların ve bahçelerin süslenmesinde birer güzellik sembolü olarak –diğer çiçeklere göre– hep ilk sırayı almaktadır. Bülbül güle bu makamlara nasıl ulaştığını soruyor. Gül de ona bunun sebebinin toprakta mahvolması olduğunu söylüyor. Bunlar şiirin devamında geçen ifadeler.

Dînânî: Çok özgün ifadeler. Feyz, Molla Sadrâ’nın öğrencisi olduğundan, cevherî hareketi biliyordu. Biz âlemdeki değişiklikler üzerinde pek az düşünüyoruz. Bir şeyi yitirdiğimizde, onun için “gitti, yok oldu” gibi ifadeler kullanırız. Bu ifadelerde aslında güzel bir yön de mevcuttur. Tam da bu noktada lügavî bir analiz yapmak istiyorum: “Gitmek”te hem bir kayboluş hem de bir yüceliş anlamları gizlidir (ref‘- irtifa‘-terfi). Buradan cevherî harekete varmak istiyorum. Her ortadan kalkış bir yüceliştir. Hiçbir şey yok olmaz; sadece derecesi yükselir. Derecesi yükselen bir şeyin artık bir önceki derecede kalmış olması mümkün müdür? Kesinlikle hayır. Allah’ı “Hâlık” olarak adlandırıyoruz, öyle değil mi? Peki, o bir kez yaratıp sonra bir kenara mı çekilmiştir, yoksa her ân yaratma halinde midir? Bu sürekli yaratım nedir? Eğer bu sürekli yaratımı anlamak istiyorsak cevherî hareketin ne olduğuna bakmamız gerekecektir. Bu kuramı anlayan, sürekli yaratımı daha rahat anlayacaktır. Cevherî hareketin aklî gereği, Hakk Teâlâ’nın daimi yaratımıdır. Hakk Teâlâ’nın daimi yaratımının gereği de, cevherî harekettir. Yani hiçbir şey sabit değildir. Âlem sürekli olarak değişim ve dönüşüm halindedir. Burada konuyu felsefî açıdan biraz daha açmak gerekiyor. Bildiğiniz üzere âlemdeki varlıklar çeşitli gruplara ayrılmış durumdalar: Cemâdât, nebâtât, hayvânât ve insan… İnsan da hayvanlardan sayılmışsa da, gerçekte derece bakımından onlardan üstündür. Cemâdât –örneğin önümüzdeki masa– bulunduğu yere bir etki etmez. Onlar sadece “var”dırlar. Masa, bir müddet sonra eskiyebilir ya da paslanabilir; ancak olduğu yerde herhangi bir etkiye sahip değildir. Bulunduğu yerde yüz yıl da kalacak olsa, bir kez dahi yerini değiştiremez. Hayvanlara gelince, onlar bulundukları yere az çok etki edebilirler. Bitkiler de böyleler… Örneğin bir fidan ağaca dönüştüğünde dallanıp budaklanır, etrafını gölgeler, meyve verir vd. Hayvanların da etkileri malumdur. Ancak bu iki grup diğer şeyleri etkilemekle birlikte aynı zamanda etrafındaki şeylerden etkilenebilen varlıklardır da. Hatta etkilemekten çok etkilenmektedirler. İnsana gelince, o hem etkilenir hem etkiler hem de bulunduğu muhiti aşar. Biraz önce hayvanın bulunduğu ortamı etkilediğinden söz etmiştik. Peki, o tıpkı insan gibi bulunduğu muhiti aşabiliyor mu? Hayır. Bitkiler de böyleler. İnsan hiçbir zaman bulunduğu muhitle sınırlanamaz. Bulunduğu ortamı aşabilen, yaşadığı evrende ve tarihte etkiler/izler bırakan tek varlık insandır. İnsan hem zamanı hem mekânı hem de geleceği etkiler. Bizler geleceğimizi etkileyecek kararlara imza atmıyor muyuz? Gelecek henüz gelmediği halde siz onu etkileyebiliyorsunuz. Bunun en önemli kanıtı da, insanoğlunun geçmişte bıraktığı izler/etkilerdir. Geçmişi geçmiş kılan, tarihi meydana getiren insan değil midir? Tarihi cemâdât, nebâtât ve hayvânât meydana getirebilirler miydi?

Lârîcânî: Üstat önemli olan bir diğer nokta da insandaki yaratım gücünün ve keşiflerin bir sonunun olmadığıdır. Ancak Feyz bu etkilerin diğer varlıklarda da mevcut olduğuna inanıyor. Örneğin buna Fussilet Sûresi’nin 39. âyetine dayanarak yeryüzünü örnek gösteriyor: “O'nun ayetlerinden biri, senin yeryüzünü huşu içinde (solmuş, boynu bükülmüş ve kupkuru) görmendir.” O böyle hâşi olduğu için üzerine su (yağmur) indirilir. Allâme Tabâtabâî bu noktaya dikkat çekiyor. Ona göre tüm bu şaşırtıcılıkların sırrı şurada gizlidir: Allah bitkilere besinlerini yağdırdığı yağmurlar vasıtasıyla topraktan ulaştırmaktadır. Bunlardan bazıları mayhoş, bazıları tatlı vd. bazıları kırmızı bazıları sarı vd. meyveler vermektedir. Yani Allah bu bitkilere su vasıtasıyla adeta birer şifre vermektedir. Tüm bu farklılıkların temel kaynağı/sırrı bitkinin köklerinden yedirilen suda gizlidir.

Dînânî: Çok güzel açıkladınız. İzin verirseniz burada Allâme’nin sözlerini biraz açmak istiyorum: Yeryüzünün hâşi olması, onun faal olmadığı anlamına gelir. O, üzerine yağmur indirildiğinde sarsılır ve canlanır; kendisinde nice bitkileri bitirir. Hayat suyla başlamıştır. Bunun böyle olduğunu bizzat Yüce Allah bildirmiştir. Her şey sudandır. Eğer su olmasaydı, hiçbirimiz canlı kalamazdık. Tüm varlıkların hayatı ona bağlıdır. Burada tüm bu özelliklerin niçin suda toplandığını sormak istiyorum. Bunun sebebi, suyun akıcılığıdır. Toprak mı akıcıdır, su mu? Âlemdeki varlıklardan en akıcısı hangisidir? Su… Suyun tüm özelliği akıcılığındadır. Eğer akıcı olmasaydı, yeryüzüne yayılabilir, bitkilerin köklerine kadar inebilir miydi?

Lârîcânî: Cânân’ın mesajını taşıdığı için akıcıdır.

Dînânî: Kesinlikle öyle. O akıcı olduğu için her şeye hayat bahşeder. İnsanın cânı/ruhu katı mıdır, yoksa akıcı mı? Farsçadaki [“giden, akan” anlamındaki] “revân” sözcüğünün “ruh” anlamında kullanılması manidar değil midir? Rûh sözcüğü Arapçadır. Esmek anlamındaki bir kökten türemiştir. Nasıl ki su akıcılığıyla yeryüzüne hayat bahşediyor ve canlılara/varlıklara can katıyorsa ruh da aynı şekilde insana hayat ve canlılık katıyor. Eğer bu ruh akıcı değil de katı olsaydı, bir şeye can verebilmesi mümkün olabilir miydi? Hayır. Aksine böyle bir şey bizler için ancak tehlike doğururdu. Ruhun akıcılığı da “düşünmek”tedir. Onun akıcılığını düşünceden başka bir şeyde aramamak gerekir. Unsurlar (anâsır) ve tabiat âlemindeki suyun özelliği, akıcılığıdır. Me‘ânî âlemindeki ruhun özelliği de, düşüncede ve akıcılığındadır. İşte bunların hepsi hareket-i cevherî kuramında aynileşmiştir. Su, akıcı olduğu için ilâhî mesajı taşıyabiliyor. İşte bu nedenle Hakk ile muttasıldır. [“Su, Hakk yüzünü görmüştür”; Dede Korkut’tan; Medya Şafak] O’nunla muttasıl olmak, akıcılığı gerektirir çünkü. Zamanın etkisi de akıcılığındadır. Örneğin içinde bulunduğumuz asır, bir önceki asırla aynı mıdır? Hayır. Her asrın bir başka asırda olmayan kendine özgü bir özelliği vardır. O halde zaman sabit değil, akıcıdır. Bu akıcılığı cemâdâttan nebâtâta kadar her örneğe tatbik edebiliriz. Cemâdât dahi bir ölçüde akıcıdır.

Lârîcânî: Örneğin ağaçlar…

Dînânî: Hatta dağ bile bu şekildedir. “Dağları, yerlerinde cansız (gibi görürsün) sanırsın. Oysa onlar bulutların geçişi gibi geçerler.[2] Eğer bir varlık akıcı olur, akıcılığının da bilincinde olursa ne olur? Su tüm bu güzel etkileri ve özellikleriyle akıcı olur, ancak akıcılığını bilmezse… Örneğin rüzgâr da esicidir. Esişiyle pek çok şeye sebep olur. Ancak bu esiciliğinin bilincinde olmazsa… İnsan? Ruhunun akıcılığını biliyor mu? Biliyor. Bu durumda insanın etkisi ikiye katlanmaktadır. Yani o hem akıcıdır hem de akıcılığının bilincindedir… Akıcılık içinde akıcılık… İnsan bu yüzden her şeyin mazharıdır. Onun akıcılığı iki şekildedir: Hem düşünceleriyle akıcıdır hem de bu akıcılığının bilincindedir ki, bu sonuncusu başlı başına ayrı bir akıcılığı ifade eder.

Lârîcânî: Mevlânâ da insanın akıcılığının, kendisine gaypten daima yeni yeni haberlerin gelmesinde olduğunu söylüyor. Akıcılığın kaynağını bilmek açısından oldukça önemli bir tespit…

Dînânî: Bu “yeni yeni”ler, akıcılığın kendisidir işte. Bu akıcılık üzerine söylenebilecek o kadar çok şey var ki… Akıcılıktaki bu faydalar ve hikmetler Allah’ın daimi tecellilerinden kaynaklanmaktadır. Allah tüm anlarda tecelli eder. Bu tecellilerin bir sonu yoktur. Duraklamazlar ve ertelenmezler… Varlıkta bir duraklama ve ertelenme yoktur.

Lârîcânî: Bu şiirdeki bir diğer güzel nokta da, bülbülün o güzel sesine, şirinliğine ve neşesine rağmen gülden başkasıyla dost olmamasıdır. Örneğin serçeyle, kargayla dostluk kurmuyor. Bu da oldukça anlamlı bence… Yâr’in renginde, kokusunda ve suretinde olmayan şeyle dostluk kurmak, gereksiz ve anlamsızdır. Bunlar “ağyâr”dan başka bir şey değildirler.

Dînânî: Biraz önce gülün kokusunun hiç son bulmadığını söylemiştiniz. Solup gitse bile kokusu hâlâ bakidir. Aksi takdirde parfümlerde, yağlarda, kolonyalarda ve envai tür mahsulde nasıl varlığını sürdürebilirdi ki? Gülün hükmü de ezelden bu şekildeydi. O halde bu koku son bulmayacaktır.

Lârîcânî: Bizlerde de tıpkı bülbül gibi herkesle dost olmamak gayreti bir meleke halini almalı…

Dînânî: Kesinlikle öyle. Kötülerle dostluğun hiçbir faydası yoktur. Dostun kemâli de apayrı bir öneme sahiptir. Dostluk, hakkında çok şey söylenebilecek bir konu.

Lârîcânî: Ziyadesiyle istifade ettik yine üstat. Bir sonraki programda tekrar görüşmek dileğiyle, aziz üstadımızla birlikte hepinizi Allah’a emanet ediyoruz.

 

 

Çeviri: Aliye Söğüt

 

Medya Şafak

 

 

https://www.youtube.com/watch?v=csErGzNIQ1A&list=PLnkv67jnIKP1oDyt__FI2rF7grvHUMnIw&index=22&t=7s



[1] Edebiyatta ilkbahar mevsiminin güzelliklerini ve coşkusunu konu edinen şiirlere verilen ad. (ç.n)

[2] Neml Sûresi, 88. âyet