İbrahimî Dinânî: Sebzevârî Söyleşileri (5): Vahdet ve Kesret Meselesi

İbrahimî Dinânî: Sebzevârî Söyleşileri (5): Vahdet ve Kesret Meselesi
Güneşe renk vermeyin; güneşin kendisi renksizdir. Ama her camda o camın rengiyle görünür. Varlık her aynada, her mahiyette mahiyetin rengiyle zuhur eder. Sivrisinekte sivrisineğin, aslanda aslanın rengiyle.

 

 

Lâricanî: Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

Varlığın bakırından elini yol erleri gibi yıka,

Aşkın kimyasını bul da altına dönüş.

Uyku ve yemek seni kendi mertebenden uzaklaştırdı,

Uykusuz ve yemeksiz kalınca kendine varırsın.

Aziz seyircilerimizi, değerli dostlarımızı ve Marifet programının her zamanki samimi yol arkadaşlarını selamlıyorum. Bildiğiniz gibi büyük hikmet ehli Molla Hâdî Sebzevârî’nin bereketli düşünce dünyasındayız ve üstadımızın yol açıcı açıklamalarından yararlanıyoruz. Esrârü’l-Hikem’den bilgi teorisi bahsine başladık; Meşşâîlerin, İşrâkîlerin ve âriflerin yöntemlerini ele aldık. Bugün de Sadrü’l-Müteellihîn’in, yani Molla Sadrâ’nın görüşünü, ardından da Sebzevârî’nin kendi görüşünü okuyacağız. Müsaade ederseniz paragrafı okuyayım.

Dinanî: Evet, buyurun.

Lâricanî: “Esfâr sahibi muhakkik Sadrü’l-Müteellihîn’in görüşünün açıklaması; yazarın da benimsediği görüş budur.” Burada Hâfız’ın şu beytinden de yararlanıyor:

Varlık pazarına binlerce sikke getirseler,

Hiçbiri bizim ayarı tam sikkemize erişmez.

Önce şunu bilmek gerekir: Her kâmil varlık, eksik varlıkta bulunan bütün varlık ve fiiliyetleri, ayrıca onlarda bulunmayan bir fazlalıkla birlikte taşımalıdır. Nitekim iniş silsilesinde, “Birbirinize düşman olarak inin” (Bakara, 2:36) buyruğunda, aşağı mertebedeki varlığın sahip olduğu varlık ve kemâl, üst mertebedeki varlıkta daha fazlasıyla bulunur. Zaten üstteki, alttakinin sebebi ve feyiz kaynağıyken başka türlü nasıl olabilir? Yükseliş silsilesinde ki buna yükseliş yayı (kavs-ı suûdî) da deniyor yani eksiklikten kemâle doğru giden ve “Rabbine dön” (Fecr, 89:28) emrine uyan yükseliş yayında da eksik varlığın sahip olduğu her fiiliyet, kâmil olanda bir fazlasıyla vardır. Meşhur örnekte olduğu gibi: Bitkide bulunan fiilî kuvvetler sessiz hayvanda da vardır; sessiz hayvanda bulunan hareket ve idrak kuvvetleri ise nâtık hayvanda, yani insanda bulunur; böylece devam eder.

Dinanî: Evet. Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. İşaret ettiğiniz gibi iyi bir bahis seçtiniz: marifet ve marifet bilgisi, yani bilgi teorisi. Şu cümlenin kendisi önemli: Bir bilgi var, bir de bilginin bilgisi. Çok basit görünür ama son derece incedir. “Marifet” Arapça bir kelimedir; Farsçada “tanıma, bilme” deriz. Biz tanımadan söz ettiğimizde şeyleri tanırız: denizi, çölü, cansızları, bitkileri, hayvanları ve âlemi. Bu, bilmektir. Ama insan kendine şunu sormalı: Peki, şeyleri bildim; bilmenin kendisini de bilebilir miyim? Biz şeyleri bilme sayesinde biliriz, değil mi?

Lâricanî: Evet.

Dinanî: Peki bilmenin kendisini neyle biliriz?

Lâricanî: Evet.

Dinanî: Yine bilmenin kendisiyle. Bilginin ölçütü bilgidir. Âlemdeki bütün şeyler bilgiyle bilinir; fakat bilginin kendisi neyle bilinir? Zorunlu olarak, bilgi kendisini kendisiyle bilir dememiz gerekir. Burada uzun bir tartışma var; fazla girmeyeceğim. Şunu belirtmek istiyorum: Bilgi teorisini gündeme getirdiğinizde çok önemli bir mesele açmış oluyorsunuz. Bugün buna epistemoloji deniyor: bilmenin bilgisi. İlk aşamada şeyleri biliriz; sonra bilmenin kendisini de bilmemiz gerektiğini söyleriz. İslâm düşüncesinde bunun birkaç yolu vardır: Kelâmcıların yöntemi vardır; kelâmcılar arasında Eş’arîler ve Mu’tezilîler vardır. Meşşâî filozofların, İşrâkî filozofların yöntemleri vardır. Bunlara daha önce değinildi. Bugün Sebzevârî, Sadrü’l-Müteellihîn’in yöntemini ele alıyor. Hacı Sebzevârî, Molla Sadrâ’nın yöntemini ayrı bir yol olarak görüyor: Ne Meşşâîdir, ne İşrâkî, ne Mu’tezilî, ne de Eş’arî; Sadrâîdir. Söylemek istediği bu ve yerinde bir tespit. Sadrü’l-Müteellihîn’in düşüncesi ve felsefesi yenidir; yeni sözü çoktur. Fakat aynı zamanda bir özdür. “Derleme, karışım, eklektizm” demiyorum; Meşşâ, İşrâk, Mu’tezile ve Eş’arîlik ekollerinin özünü almıştır.

Lâricanî: Ârifleri de.

Dinanî: Ârifleri de, evet. “Eklektik” dersek uygun olmaz. Sadrü’l-Müteellihîn eklektik değildir. Ama bütün bu kaynakları birbirine katmış, özlerini çıkarmıştır. Bazıları buna “ek felsefe”, “disiplinlerarası yaklaşım” gibi bugünün tabirleriyle adlar veriyor; ben bunlara çok katılmıyorum. Benim söyleyebileceğim “öz”dür. Sanki hepsini görmüş, ruhlarını ve canlarını almış. Elmanın suyunu sıkmak gibi: Bir zaman elmayı yersiniz, bir zaman suyunu içersiniz. O, geçmiş ekollerin özünü almış ve kendi sözünü söylemiştir. Ben buna “eklektizm” demem. Peki bilgi teorisindeki yöntemi nedir? Bunlar girişti; her biri uzun uzun konuşulabilir. Onun yöntemi de, ifadesi de yoğunlaştırılmıştır. Çok geniş meseleleri anlatır ama sözünün özü geçmiş düşüncelerin şırası, özü ve ruhudur. Burada önemli bir noktaya parmak basıyor; bilgi teorisi bakımından da kurduğu delil gerçekten yoğun bir öz gibidir. Şu âleme bakın; hatta şimdi bu odaya bakın. Bazı şeyleri eksik, bazılarını kâmil görürsünüz. İnsanlara bakın: eksik ve kâmil. Meselâ bir çocuk, olgun ve yetişkin bir insana göre eksiktir. Fidanı, meyve veren olgun ağaca göre eksik görürsünüz. Bu âlemde nereye baksanız eksiklik ve kemâl görürsünüz, değil mi?

Lâricanî: Evet.

Dinanî: Biraz düşünün. Eksiklik ve kemâl iki kavramdır. Eksiklik ne demektir? Kâmil olana kıyasla bir şeyden yoksun olmak. Kâmil ne demektir? Eksik olanın sahip olduğu şeye sahip olmak ve buna ilâve bir şey daha taşımak. Bunları kavramsal olarak böyle tarif edebiliriz.

Lâricanî: Evet.

Dinanî: Eksik, kâmil olana kıyasla bir veya birkaç şeyi taşımayandır. Kâmil ise eksik olanın sahip olduğu her şeye, ayrıca onda bulunmayan şeylere de sahiptir. Eksiklik ve kemâli böyle tarif ediyoruz. Şimdi bu girişlerden sonra soruyorum: Varlığın kendisinde eksiklik ve kemâl var mıdır?

Lâricanî: Varlıkta mı? Hayır.

Dinanî: Neden olmasın? Varlık varlıktır, diyorsunuz. Peki sivrisineğin varlığı sivrisineğin varlığı değil mi?

Lâricanî: O artık “mevcut” olur.

Dinanî: Peki. Sivrisineğin varlığı, sivrisineğin varlığıdır. Neden?

Lâricanî: Evet, pekâlâ.

Dinanî: İlk Akl’ın varlığı, Cebrâil’in varlığı, Hak Teâlâ’nın varlığı...

Lâricanî: O kâmildir.

Dinanî: En kâmil varlık, Hak Teâlâ’nın varlığıdır. Diğer varlıklarda bulunan her kemâl Hak’ta vardır. Fakat Hak’ta, başka varlıklarda bulunmayan şeyler de vardır. Âlemin sahip olduğu her kemâl yönünü söylüyorum, eksiklikleri değil. Varlık âleminde, mülkte ve melekûtta bulunan her kemâl Hak Teâlâ’da var mıdır, yok mudur?

Lâricanî: Vardır.

Dinanî: Vardır. Âlemde herhangi bir varlıkta ne kadar kemâl varsa Hak Teâlâ’da da vardır; ayrıca diğer varlıklarda bulunmayan fazlası da vardır. Mevcutların sahip olduğu her şeyi Hak taşır ve daha fazlasını da taşır. Hak Teâlâ’da mevcutlarda bulunmayan nice şey vardır. İşte bu, eksiklik ve kemâl ayrımı değil midir?

Lâricanî: Evet.

Dinanî: Öyleyse mutlak kemâl nedir?

Lâricanî: Hak Teâlâ.

Dinanî: Hak Teâlâ’nın altında kalan her şey, yani mâsivâ, eksiklikten bütünüyle arınmış değildir; ne kadar kâmil olursa olsun. Hak’tan başka, son derece büyük ve kâmil bir varlık düşünün. Hak olmayan bir şey, ne kadar yüce ve kâmil olursa olsun, zatıyla kâmil midir? Zatıyla kâmil olan yalnız Hak Teâlâ’dır. O hâlde Hak’tan başkası ne kadar büyük olursa olsun, Hak’ın azameti karşısında eksiktir. Eksiklik ve kemâl bahsini buraya kadar getirdik. Sivrisinekten, filden başladık. Sivrisinek file göre hacimce küçüktür; filde sivrisinekte bulunmayan özellikler vardır. Böyle basamak basamak varlığa kadar çıktık ve gördük ki Hak’ın varlığı zatıyla kâmildir; Hak’tan başkasının varlığında ise bir eksiklik bulunur. Hacı burada Kur’ân’dan olağanüstü bir âyete dayanıyor fakat henüz açıklamamış. Belki sonra açıklar; fakat ben şimdi bir şey söylemek istiyorum. Âyette şöyle buyuruluyor: “Birbirinize düşman olarak inin” (Bakara, 2:36). İzin verirseniz bu cümleyi yorumlayayım. “İnin” ne demektir? Aşağıya inmek, nüzul etmek. Kim inecek? Hak’tan başka olan her şey bir iniştedir, değil mi? Elbette Âdem de indi. Âdem nereden indi?

Lâricanî: Cennetten.

Dinanî: Âdem cennetten çıktı; bu bir inişti, aşağıya geldi. Âdem için böyle söylüyoruz, bunda bir sorun yok. Fakat bu iniş fikrini bütün varlığa uygulayın. İlâhî Emir mertebesinden aşağıya gelip tenezzül eden, Hak Teâlâ’dan başkası değil midir?

Lâricanî: Evet, nüzul silsilesidir.

Dinanî: Buna nüzul yayı (kavs-ı nüzûlî) denir. Bütün varlıklar iniş hâlindedir; Hak makamından, Hak’ın isim ve sıfatları makamından daha aşağıdadır; aşağı, daha aşağı, daha da aşağı... Yokluk sınırına, heyûlâya, ilk maddeye kadar. Buraya kadar bunları daha önce de söyledik; yeni bir şey değil. Fakat bu âyette çok önemli bir kelime var: “İnin.” Hepsi indi; ardından Kur’ân hemen “Birbirinize düşman olarak” diyor. Demek ki inişin, yetersizliğin, aşağıya gelmenin ve eksik oluşun sonucu düşmanlıktır. Düşmanlık nereden doğar? Söyleyin. İki insan neden birbirine düşman olur? Hayvanlarda bile böyledir. Bir hayvan neden ötekinin düşmanıdır? Çünkü kendisinde olmayan bir şeye ihtiyaç duyar, onu yemek ister. Aslan tavşanın düşmanıdır; neden? Onu yemek ister. Neden yemek ister? Açtır. Neden açtır? Bir eksiği vardır, karnı boştur. Orada düşmanlık başlar. İnsanlar neden birbirine düşman olur? Bir şeyi yoktur, ötekinde görür ve kıskanır; ondan almak, onu kendi hizmetine sokmak ister. İki insan neden düşman olur? “Ben senden büyük olmalıyım; bende bir şey olsun, sende olmasın. Sen daha çok şeye sahipsen benden fazla olmasın, bana ver, benimle paylaş; yahut ben senden daha çok sahip olayım.” Mesele budur.

Lâricanî: Üstadım, “inin” emrinin kendisinde de iki soru var.

Dinanî: Evet, nedir?

Lâricanî: “Birbirinize düşman olarak” kısmından önce, geçen oturumda da değindiğimiz fakat ayrıntılı işlemediğimiz bir nokta var. Mevlânâ şöyle söyler:

Halkın canları el ayaktan önce,

Vefa içinde, safâda uçuşurdu.

“İnin” emriyle bağlanınca,

Öfke, hırs ve hoşnutluk hapsine düştüler.

Buradaki “inin”, yani “aşağıya inin” emri...

Dinanî: Evet.

Lâricanî: Peki Âdem; Âdem ve Havvâ’nın dışında kimler indi?

Dinanî: Bütün varlık. Hak’ın isim ve sıfatları dışında bütün varlık bir iniştir. Hak yücedir; ulvî ve müteâldir. Hak’tan başka her şeyde iniş vardır. Bu inişin anlamı Molla Sadrâ’nın düşüncesinde, eksiklik ve kemâl ilkesiyle iyi anlaşılır. Ben de bunu söylüyorum: İnişin sonucu düşmanlıktır. Hak’tan başka her şey daha aşağıdadır; iniş, aşağıya gelmek, tenezzül etmektir. Bu iniş yokluk sınırına kadar gelir; maddeye, ilk maddeye kadar. Görüyor musunuz?

Lâricanî: Burada yine acemice sorayım: İlk madde dediğimiz şey, “madde-i ûlâ” dediğimiz şey midir?

Dinanî: Şimdilik “ilk madde” diyelim. İlk madde nedir? Görülebilir mi? Hayır, biçimi yoktur. Kuarkları görebiliyor musunuz? Manyetik alanı görebiliyor musunuz? Genleri doğrudan görebiliyor musunuz? Hayır. Heyûlânın, ilk maddenin de bir basamak altına inseydik nereye giderdik? İlk maddenin aşağısında ne var? Neden cevap vermiyorsunuz?

Lâricanî: Bu iniş mekânsal bir iniş değil, değil mi?

Dinanî: Ne tür bir iniş olursa olsun, ben ilk maddenin de aşağısına gidersem nereye varırım? Buna cevap verin. Nereye gideriz?

Lâricanî: Yokluğa.

Dinanî: Yokluk. Artık yokluk; daha aşağısı olmaz. Yokluk da gidilecek bir “yokluk ülkesi” değildir. Bazıları sanki yokluk bir yermiş de oraya gidilecekmiş gibi düşünüyor. Bu bir vehimdir. Yokluk demek, olmamak demektir. İlk maddeye kadar indik diyelim; bugün buna atom-altı parçacıklar gibi şeyler de deniyor ve onlar da doğrudan görülmüyor. Peki onun da aşağısında ne var?

Lâricanî: Hiçbir şey.

Dinanî: Ben de tam bunu söylüyorum. “Yokluk sınırına kadar” derken kastım bu: Artık daha aşağıya gidilemez. Çünkü sonrası yokluktur; yokluk da zaten bir şey değildir. İşte iniş budur. Nereden iniş? Rabbü’l-izzet makamından. Rabbü’l-izzet makamı neresi? Hak’ın emir âlemi, a’yân-ı sâbite mertebesi. Oradan buraya kadar gelir. İnişin, tenezzül ede ede yokluk sınırına kadar gelmek olduğunu anlattık. Bu aşağıya gelişte bir özellik ortaya çıkar: düşmanlık. Çünkü aşağıya gelirler. Meselâ insanlar... ilâhî ilimde, a’yân-ı sâbite mertebesindeyken birbirlerine düşman değillerdi; buraya geldiler. Buraya gelince önce mekân daralıyor. Yeryüzü çok büyük ama şehirde yer daralıyor. Bugün Tahran’da yer dar olduğu için sürekli kat çıkıyorlar. Neden yirmi katlı bina yapıyorlar? Yer yok. Böyle olunca komşular, kardeşler, anne babalar, sokaklar, trafik... Bakın, yollarda alan daraldıkça ne kadar çekişme, sorun ve kaza çıkıyor. Çölde kaza olmaz; sokakta olur. Alan dardır. Birinin sahip olduğu şeyi öteki ister, ötekinin sahip olduğunu da bu almak ister. Sizin söylediğiniz hırs ve haset de böyle. Hırs nedir? “Daha fazlasını istiyorum; bu az” demektir. Haddinden fazla istemektir. Haset nedir? “Sende olmasın, bende olsun. Sen niye sahipsin de ben değilim? Sen niye benim kadar sahipsin? Ben senden daha çok sahip olmalıyım.”

Dünya ehlinin gönlü bu yüzden kördür,

Çamurlu dünyanın acı suyunu içerler.

Hasetin çeşitleri de vardır. Biri, “Sen neden sahipsin de ben değilim?” der. Eşit olsak bile, “Hayır, sen bana ver; bende daha çok olsun” der. Hırs da böyledir. Peki hırs ne zaman biter? Hırslı bir insana ne kadar mal verirseniz artık “daha fazlasını istemiyorum” der? Söyleyin. Ne kadar mal?

Lâricanî: Sonsuz.

Dinanî: Sonsuz da kimseye verilemez. Milyarder olsa, hatta multimilyarder olsa daha fazlasını istemez mi? İster. Bakın, hikmet ehlinin bir sözünü söyleyeyim: Kalbin bedendeki küçüklüğüne bakmayın; insanın gönlü sonsuzdur. Bir insan sevmek isterse ne kadar sevebilir?

Lâricanî: Sonsuza kadar.

Dinanî: Düşmanlık etmek isterse ne kadar düşmanlık edebilir? O da aynı şekilde sonsuz. İnsan hem sınırsız sevebilir hem sınırsız düşmanlık edebilir. İşte bu gönüldür. Bu çekişme ortaya çıktığında, ben “Birbirinize düşman olarak” ifadesini açıklıyorum. Bu düşmanlık nereden gelir? İnişten. Bakın, Allah’ın isim ve sıfatları birbirleriyle kavga eder mi?

Lâricanî: Hayır.

Dinanî: Allah’ın sıfatları arasında savaş var mıdır?

Lâricanî: Hayır.

Dinanî: Zaten birdirler. Sıfatlar zatla birliktedir. Allah’ın sıfatları Allah’ın zatıyla bir ise mantıkî sonucu nedir? Sıfatların kendi aralarında da birlik olması. Hak’ın bütün sıfatları zatıyla birliktedir; zatla bir oldukları için birbirleriyle de birliktedirler.

Lâricanî: Evet.

Dinanî: Peki bu âlemde birlik mi var, ayrılık mı?

Lâricanî: Ayrılık var.

Dinanî: Ayrılığın olduğu yerde düşmanlık çıkar. “Birbirinize düşman olarak” âyetinin anlamı da budur: düşmanlık, savaş ve kan dökme inişin, aşağı mertebede olmanın, tenezzülün ve eksikliğin sonucudur. İnsanlar kâmil olsaydı birbirleriyle savaşmazlardı.

Kurtlarla köpeklerin canları birbirinden ayrıdır,

Allah’ın aslanlarının canlarıysa birdir.

Allah dostları birbirleriyle savaşmaz!

Lâricanî: Üstadım, büyük hikmet ehlinin burada ortaya koyduğu başka bir nokta da şu: “Sonsuz varlık, nurunun şiddeti sebebiyle, bütün varlıkları, bütün a’yân ve mahiyetleri, yaratılmalarından önce tek bir ezelî tecelliyle görünür kılar.”

Dinanî: Çok önemli bir nokta; ikinci esas da buydu.

Lâricanî: “Nitekim a’yân ve mahiyetler, yaratılıştan sonra zuhur mertebelerinde onun mazharları ve aynalarıdır.”

Dinanî: Evet. Bunlar Sadrü’l-Müteellihîn’in özel esaslarıdır. “Varlığın asıllığı” (asâletü’l-vücûd) denilen şey tam da budur. Bütün mevcutlar varlıktadır. Hak Teâlâ’nın yarattığı şey varlıktır; Allah mahiyet yaratmamıştır, varlık yaratmıştır. Şeylerin varlığını yaratmıştır: mülkün ve melekûtun varlığını, meleklerin, arşın, levhin, ferşin ve kalemin varlığını. Fakat bu varlık inişte aşağıya doğru gelir, bir yerde donup kalmaz; tekrar yükselir ve Hak makamına yönelir. Bu yükseliş ve iniş, bu mertebeler ve aynalar... Her mertebenin bir mahiyeti vardır. Mahiyetler, varlığın belirlenimleridir (taayyün); varlık nuruyla zuhur ederler. Bu mesele çok basit görünür ama zordur. “Varlık ve mahiyet” sözünü herkes duymuştur fakat derinliğini anlamak kolay değildir. Şimdi âlemdeki şeyleri saymak isteseniz kaç tane çıkar? Şapka, güvercin, serçe, fil, sivrisinek... Saymaya devam edin; taşlar, çöller ve daha neler. Ne kadar?

Lâricanî: Çok.

Dinanî: Şimdi bana varlığı sayın. Varlık, varlık, varlık... Sürekli “varlık” derseniz aynı şeyi tekrar etmiş olursunuz. Varlık varlıktır.

Lâricanî: Evet, varlıktır.

Dinanî: Sivrisineğin varlığı filin varlığı değildir; bunu biliyorum. Ama sivrisineği ve fili bir yana bırakırsanız varlık kaç tanedir?

Lâricanî: Bir.

Dinanî: Filin varlığıyla sivrisineğin varlığının aynı olmadığında şüphe yok; iki belirlenimdir. Fakat fil ve sivrisinek belirlenimini kaldırırsanız varlık gerçekten kaç tanedir? Bu isimsel belirlenimlerden soyutlarsanız varlık kaç olur?

Lâricanî: Bir.

Kendinle oldukça her şeyi sayılar hâlinde görürsün,

Kendinden geçince hepsinde Bir’i görürsün.

Dinanî: İşte bu. Varlık birdir fakat iniş ve mertebelenme gösterir. Bu iniş, aynalarda ve mahiyetlerde gerçekleşir. “Merâyâ”, “mir’ât”ın çoğuludur; yani aynalar. Mahiyetler, varlığı gösteren aynalardır. Sivrisinek kendi aynasının imkânı kadar varlığını gösterir. “Ben varım” dercesine vızıldar, hatta sokar. Varlığını ne kadar gösterir? Vızıldayıp sokabildiği kadar. Aslan saldırısıyla varlığını gösterir; avlandığı kadar. Deniz varlığını enginliği kadar, dağ yüksekliği kadar gösterir. Cansızlar, bitkiler ve hayvanlar kendi kapasiteleri kadar varlığı yansıtır.

Bu firuze denizden her testi,

Ancak kendi hacmi kadar su alır.

Fil kendi ölçüsünce, sivrisinek kendi ölçüsünce, aslan aslanlığı ölçüsünce; dağ yüksekliği, deniz genişliği ve dalgası ölçüsünce varlığı gösterir. Peki insan varlığını nasıl gösterir? Bedeniyle mi? Eğer yalnız bedeniyle gösteriyorsa tavşandan ve diğer hayvanlardan ne farkı kalır?

Lâricanî: İnsan, en büyük âyettir.

Dinanî: Peki varlığını nasıl gösterecek? Aslan saldırısıyla gösterir dedik.

Aslana saldırmak yakışır,

Ceylana ürküp kaçmak.

Ceylan kaçışı ve süratiyle, aslan saldırısıyla varlığını gösterir. Deniz dalgası ve genişliğiyle... İnsan nasıl gösterecek?

Lâricanî: Kemâle ve marifete ulaştığı ölçüde.

Dinanî: Bedeniyle gösterirse hayvandan farkı kalmaz.

Lâricanî: Aklıyla, kemâliyle, marifetiyle; imanı ve dirayetiyle varlığını gösterir.

Dinanî: Akılsız, hikmetsiz, imansız insan neye eşittir?

Lâricanî: Hayvana.

Dinanî: Demek ki insanın gerçek varlığı bu niteliklerde görünür.

Lâricanî: Üstadım, burada çok önemli bir ilke getiriyor. Şunu demek istiyor:

Bütün a’yân aynadır, Hak ise tecelli eden;

Yahut Hak’ın zatı aynadır, a’yân ise sûretler.

Bunu söylemiyor mu?

Dinanî: Evet, benim de anlatmak istediğim tam bu.

Lâricanî: Keskin görüşlü muhakkike göre,

  Bu iki aynadan her biri ötekinin aynasıdır.

Dinanî: Bütün sözüm buydu: Mahiyetler aynadır. Aslan varlığı aslan mahiyetinde gösterir; aslanlık bir mahiyettir. Varlık aslanda ne kadar zuhur eder? Aslan mahiyeti kadar. Sivrisinekte ne kadar? Sivrisinek mahiyeti kadar. Mahiyetler mir’attır, aynadır. Mahiyetten bağımsız varlık sonsuzdur; fakat bu sonsuz varlık sivrisinekte onun mahiyeti kadar görünür. Mahiyetler aynalardır. Bu anlayış vahdet-i vücûd meselesini de çözer.

Lâricanî: Evet.

Dinanî: Benim söylediğim şu: Çoğul “varlıklar”, mahiyetlerin ardından görünür. Baştan sormuştum: Deniz, çöl, bitki, cansız varlık ve bireyler gibi bütün bu belirlenimleri kaldırırsanız, âlemde hiçbir kavramsal ayrım bırakmazsanız varlık kaç tane kalır? Bir. Mesele bu. Basit ama zor. Şimdi bu bir varlık madde âlemine kadar geliyor. Peki çokluk nereden çıkıyor? Varlık bir olduğuna göre bu çoğulluk nereden doğuyor? Bu çiçek, bu masa, bu sandalye, bu duvar, bu tuğla niçin ayrı ayrı? Burada önemli bir şey söyleyeyim; filozoflar da dikkat etsin. Bir şeyi böldüğünüzde çokluk meydana gelir, değil mi? Masayı ikiye bölerseniz iki parça olur. Kitabın yapraklarını ayırırsanız her yaprak ayrı bir şey olur. Peki bölme nasıl gerçekleşir? Bir bölen gerekir; dışarıdan bir kuvvet gelir. Elinizde kırmızı bir elma olduğunu düşünün. Bıçakla ikiye, üçe, dörde bölersiniz. Demek ki bölme için bir “bölen” gerekir; dışarıdan bir şey gelir ve bölümleri meydana getirir.

Lâricanî: Bölünecek bir şey de gerekir, evet.

Dinanî: “Bölünen” dediğimiz şey, bölmeye konu olandır. Peki onu kim böler?

Lâricanî: Bölen.

Dinanî: Dışarıdan gelen bir bölen, onu parçalara ayırır. Bu kuralda şüphe yok. Fakat şimdi size çok önemli bir şey söyleyeceğim: Bazı şeyler vardır ki bölünmek için dışarıdan bir bölen istemez; kendiliğinden bölünür. Elmayı bölmezseniz bölünür mü? Taşı kırmazsanız kırılır mı? Masayı parçalamazsanız parçalanır mı? Hayır. Bunları bölmek için bir bölen gerekir. Şimdi size böleni olmadan, kendiliğinden bölünen bir şey göstereyim. Nedir?

Lâricanî: Zaman.

Dinanî: Zaman. Kaç kısma ayrılır?

Lâricanî: En az üçe: geçmiş, şimdi ve gelecek.

Dinanî: Bu üçlü ayrım kesin. Geçmişin de uzak geçmiş, yakın geçmiş, dün, evvelsi gün gibi bölümleri var; onları şimdilik bırakıyorum. Temel ayrım kaçtır?

Lâricanî: Geçmiş, şimdi ve gelecek.

Dinanî: Peki zamanı bölen kim? Hangi bıçakla üçe böldünüz? Elmayı bıçakla, demiri keskiyle bölersiniz; zamanı neyle böldünüz? Kim böldü zamanı?

Lâricanî: Kendisi.

Dinanî: Zaman zatı gereği dağınıktır. Dikkat edin: Zaman hem bir bütündür hem de dağılmıştır.

Lâricanî: Birlik de böyledir.

Dinanî: Birlik tecelli eder; fakat zamanla birlik aynı şey değildir. Birlik kudrettir, tecelli eder. Zaman ise zayıflıktır. Zaman kendisini tutamaz. Zamanı karşınıza alın ve “Ey zaman, dur!” deyin. Durur mu? Durabilir mi? Belki bir Allah velîsi ona “dur” dese itaat eder diye düşünebilirsiniz; ama zatı bakımından zaman durabilir mi?

Lâricanî: Hayır.

Dinanî: Zaman suyun akışı gibidir; belki daha da süratlidir. Suyun önünü kesebilirsiniz. Nehir ne kadar güçlü olursa olsun önüne bir baraj yaparsınız, su durur. Zamanın önüne bir baraj kurup geçmişe karışmasını engelleyebilir misiniz? Haydi yapın. Âlemde zamanı durduracak bir güç getirin. Dikkat edin: Benzeri yoktur. Zatı gereği akar. Zatı gereği bölünmüştür; onu bölen dışarıdan bir şey yoktur. Kendisi bölünür, kendi kendini bölmeye elverişlidir. Peki bu bölünme onun kudretinden mi gelir, zayıflığından mı? Zayıflığından. Şimdi sözün sonunda hoş bir şairden bir beyit okuyayım. Gece ve gündüz... Şair sanki zamanı yaşamış, zamanın dilinden şöyle söylemiş:

Zayıflıktan nereye vardıysak orası vatan oldu.

Ne demek bu? Yürümeye gücü kalmamış, mecburen ulaştığı yeri vatan edinmiş. Gidebilse orada kalır mı, yoksa yoluna devam mı eder? Kervan gidiyorsa kalır mı?

Lâricanî: Gider, evet.

Dinanî: Gidemeyince ne yapar? İşte bu zayıflıktır. Zaman gitmemeyi başaramaz; zatı gereği dağılır. Zaman meselesi böyle. Şimdi mekân hakkında da bir şey söyleyeyim. Mekânda arş ve ferşten söz eder miyiz? Kur’ân’da ilâhî arş vardır: “Rahmân arşa istivâ etti” (Tâhâ, 20:5). Arş nerede? Yukarıda mı, aşağıda mı?

Lâricanî: Her yerde.

Dinanî: Mekânsal olarak değil; derece bakımından yücelik var mı?

Lâricanî: Var.

Dinanî: Derece bakımından yücelik. Peki arşın karşısında ne var?

Lâricanî: Ferş.

Dinanî: Ferş aşağı, arş yukarıdır. Peki mekânı kim arş ve ferş hâline getirdi? Mekân zatı gereği bu üst-alt ayrımını taşır. Mekân zatı gereği çokluk içerir, zaman da öyle. Ama masayı çoğaltmak için biz bölmeliyiz; elmayı, armudu, narı biz parçalamalıyız. Zamanı ise bıçakla geçmiş, şimdi ve gelecek diye bölmüyoruz. Hangi bıçak zamanı üçe ayırabilir? Zaman zatı gereği çokludur. Neden? Zayıflığından. Zaman bütün bu etkisine rağmen zayıftır. Firavun’u mezara yollar, her şeyi aşındırır, yaşlandırır. Ama kendisi gerçekten güçlü müdür?

Lâricanî: Hayır.

Dinanî: Âlemdeki en zayıf şeylerden biridir. Bir an bile kendisini tutamayan bu zayıf şey, her şeyi eskitir, yaşlandırır ve mezara yollar. Dünya ne kadar garip! Ben Hacı Sebzevârî’nin dayandığı “inin” emrinin anlamını açıklıyorum. Allah Teâlâ “İnin” buyurdu; bu inişle birlikte düşmanlık ortaya çıktı. Âdem inmeyip cennette kalsaydı ve bu âleme gelmeseydi, düşmanlık olur muydu?

Lâricanî: Hayır.

Dinanî: Olmazdı. Öyleyse düşmanlık nereden çıktı? İnişten. Peki iniş neden düşmanlık doğurdu? Gerçi zıtlık olmasaydı bu âlemde feyiz de akmazdı. Bu âlem zıtlık âlemidir; zıtlık içinde çatışma doğar. Aslan olmalı, ceylan olmalı; su olmalı, ateş olmalı. Ateş olmasaydı sadece su olması iyi olur muydu?

Lâricanî: Hayır.

Dinanî: Ya ateş olsaydı da su olmasaydı?

Lâricanî: O da olmazdı.

Dinanî: Ama şimdi suyla ateşi dost etmeye çalışın. Bir damla suyla ateşi yan yana getirip dost yapabilir misiniz?

Lâricanî: Hayır.

Dinanî: Birbirleriyle geçinsinler; suyla ateş?

Lâricanî: Olmaz.

Dinanî: Yine de her birinin kendi yeri vardır. Ateş olmasaydı bu âlemde ne yapardık? Su olmasaydı ne yapardık? İkisi de var ama birbirleriyle uyuşmuyorlar.

Yazık bana, suyla ateşten yaratılmışım.

Benim hâlim de böyle: hem su yönüm var hem ateş yönüm. Efendim, ben kendimle bile geçinemiyorum; siz ne diyorsunuz? İnsanların insanlarla, ülkelerin ülkelerle, büyük güçlerin birbiriyle geçinememesini bir yana bırakın. Ben kendimle uyuşamıyorum. Siz kendi içinizde tamamen barışık mısınız? İnsan kimi zaman kendisiyle kavga eder, kendi içinde savaşır.

Yazık bana, suyla ateşten yaratılmışım.

Âşık olmuyorsun ki neler çektiğimi göresin.

Lâricanî: Merhum Şehriyâr, çağdaş şairimiz, söylemişti; evet, “Senin vuslatınla...”

Dinanî: Vuslatta bile aşkınla ateş içindeyim,

Âşık olmuyorsun ki neler çektiğimi göresin.

Lâricanî: Bu da sanki a’yânın ayna oluşuna işaret ediyor. Hak Teâlâ şöyle buyuruyor: “Onlara ufuklarda ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki onun Hak olduğu kendilerine iyice belli olsun” (Fussilet, 41:53). Onun mazhar oluşuna da âyetin devamı işaret ediyor: “Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?” (Fussilet, 41:53).

Dinanî: Ne güzel kullanmış; gerçekten çok güzel. Molla Sadrâ filozof ama burada irfanî bir kullanım yapıyor. Allah diyor ki: Bu farklılıkların, bu çoklukların içinde tek bir şey vardır: Hak. Bütün bu ayrılığa, çoğulluğa ve dağınıklığa rağmen içlerinde bir şey birdir. O nedir? Varlık, Hak. “Onun Hak olduğu kendilerine belli olsun.” Peki Hak kaç tanedir? Kaç hakikatimiz var? Hak birdir. Herkes “hak benim” diyebilir ama gerçek hakikat kaç tanedir?

Lâricanî: Hakikatlerin hakikati?

Dinanî: Evet, hakikat de birdir. Fakat bu aynalarda, çokluklarda, ayrılıklarda ve rengârenk sûretlerde bir hakikat görebilirsiniz. Hakikatin birliğine ulaşırsanız bu çokluklar da ne kadar güzel görünür. Sözünüz üzerine bir şiir hatırıma geldi. “A’yân” dediğimiz, işte bu mahiyetlerdir:

A’yân türlü türlü camlardı,

Varlık güneşinin ışığı üzerlerine vurdu.

Kimi cam kırmızı, kimi sarı, kimi maviydi,

Güneş her birinde o camın renginde göründü.

Yeşil, kırmızı, mavi camlarınız olsa ve güneş onlardan geçse, hangi renk görünür?

Lâricanî: Cam hangi renkteyse o renkte.

Dinanî: Güneşe renk vermeyin; güneşin kendisi renksizdir. Ama her camda o camın rengiyle görünür. Varlık her aynada, her mahiyette mahiyetin rengiyle zuhur eder. Sivrisinekte sivrisineğin, aslanda aslanın rengiyle. Fakat:

Hangi renkte elbise giyersen giy,

Ben o endamı yine tanırım.

Bunların hepsi renktir. Varlığın kendisinin rengi nedir? Renksizdir. Varlık kendi başına renk taşımaz; a’yân ve mahiyetlerde renklenir. Kur’ân “Allah’ın boyası” der ve “Allah’tan daha güzel boya vuran kim vardır?” buyurur (Bakara, 2:138).

Sen bir aynasın; rengin başkasının aksidir,

Oysa sen bütün renklerden ayrısın.

Mevlânâ ne güzel demiş; şairler âyetleri ne iyi anlamış! Molla Sadrâ “Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?” âyetini hemen her yerde, özellikle de burhân-ı sıddîkîn bahsinde kullanır. Bu âyet o delilin temelidir. Bütün bu çoklukları ve farklılıkları gördün, görüyorsun ve göreceksin; fakat Allah bütün bunlarda hazırdır ve birdir. Buradaki “şehîd”, şahit demektir; yani gören, hazır bulunan. Her şey Hak Teâlâ’nın huzurundadır. Hak’ın huzuru çokluk şeklinde değildir; birlik şeklindedir. Allah birliği içinde her yerde hazırdır. Burhân-ı sıddîkînin esası budur: “Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?” Ne büyük âyet! Sadrü’l-Müteellihîn bu âyeti adeta aşkla her yerde kullanır.

Lâricanî: Gerçekten öyle.

Dinanî: Çünkü bazı âyetlerin derinliği kat kattır; içlerinde farklı anlamlar gizlidir ve farklı bağlamlarda işler. Âyetin soru biçimi de başlı başına bir şaheserdir: “Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?” Yani Hak’ın her yerdeki şahitliği ve huzuru sana yetmiyor mu? Hâlâ ayrıca delil mi istiyorsun? Hakikati gören bir gözün varsa onu her yerde görürsün. Bir yerde “burada hakikat yok” diyorsan, sorun hakikatte değil, senin gözündedir. Hakikat gören bir gözün varsa âlem hakikatle doludur. Hakikati görüyorsan bu yetmez mi? İnsan-ı kâmilin beklediği bakış budur. “Rabbin yetmez mi?” Hakikati görmüyor musun?

Seni üzerinde gözetici görmeyen göz kör olsun.

Evet, gözünü değiştir; bakışını değiştir. Hakikat apaçıktır. Hakikati nerede arıyorsun? Her yerde. Gözünü temizle. Çöllerde hakikat aramaya çıkıyorsun; oysa temizlemen gereken gözündür. Kirli gözle bütün mülkü ve melekûtu dolaşsan hakikati bulabilir misin? Ama aynı odada otururken gözünü temizlersen hakikat sana tecelli eder. Peki hakikati nerede bulacağım? Temiz gözde. Temiz göz ne demektir? Temiz idrak, temiz düşünce, temiz akıl.

Hevesli gözü suyla yıka,

Temiz bakışla Temiz Olan’ı gör.

Lâricanî: Çok faydalandık. Fakat bir paragraf daha var; bana göre çok ilginç.

Dinanî: Buyurun.

Lâricanî: Vakit kalmadığı için bunu gelecek haftaya bırakalım. “Hak’ın bütün varlıklara sahip oluşu, Varlığın feyiz vericiliği bakımındandır; bütün varlıklar bu yolla ondandır. Ayrıca Hak bütünün gaye sebebidir; büyük insanın tamamı ve sonu odur.”

Dinanî: Çok önemli. Gaye sebebi bahsini gelecek sefere bırakalım.

Lâricanî: “Ona ulaşmak tamamlanma ve fenâ ile olur; sırf izafetle değil. Çünkü izafet yoluyla ulaşma yalnızca bir kazanım ve nispet olur.”

Talibin varlığından tek zerre bile kalsa,

O vuslat gerçekleşmez.

Dinanî: Bu çok önemli. Fenâ makamıdır. Hatta fenânın kendisi de silinmelidir: “Fenâdan da fânî olmak.” Hacı Sebzevârî ne söylüyor? İnsan fenâdan da geçmelidir. Bizim hikmet ehlimiz, başka âriflerin söylemediği ne çok şey söylemiş! Sözü son sınıra kadar götürmüşler. Bunu gelecek sefere bırakalım.

Lâricanî: Çok istifade ettik üstadım. Öyleyse bütün bu Molla Sadrâ bahsinin ilk sonucu şu: “Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?” (Fussilet, 41:53). İçini temizle, idrakini temizle, gözünü temizle, aklını arındır ve Hak’ın huzurunu gör. İlk oturumda söylediğimiz o “ilk neş’e”de nâtık nefsin Hak’ın nuruyla gördüğü hakikat burada açığa çıkıyor.

Ey sâkî, bendeki bu şevkten zaten sarhoşum,

Bir yudum daha versen beni büsbütün kendimden alırsın.

Dar görüşlülere dilediğince doldur kadehi,

Onlar şaraptan, ben tefekkürden sarhoşum.

Bir sonraki buluşmaya kadar, kıymetli üstadımızla birlikte hepinize veda ediyoruz. Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.

 

 

Kaynak: https://philosophyar.net/marefat/11-september-2015/

 

 

Çeviri: Medya Şafak