İbrahimî Dinânî: Sebzevârî Söyleşileri (4): Sübût ve İspat Makamı / Zihin-Dil ve Dünya Üçgeni
- Medyasafak.net
- EHL-İ BEYT OKULU
- 16.10.2026
İçinde her şeyin yer aldığı bir üçgen var; âlemde tasavvur edilebilecek en büyük üçgen: zihin, dil ve dünyadır. Âlemde zihnin, dilin ve dünyanın dışında kalan ne bulunabilir? Ne zihinde bulunan, ne dile gelen, ne de dünyada olan bir şey var mıdır? Hatta “Benim zihnime ve dünyaya sığmaz, hepsinden yücedir” dediğiniz Allah hakkında bile yine dille konuşuyorsunuz.
Lâricanî: Bismillahirrahmanirrahim.
Ey sevgili, sen dostların hâlinden habersiz olsan da,
Bizim senden habersiz kalmamız mümkün değildir.
Aynada kendi güzel yüzünü görmen,
Sabırsız âşığın hâlinin ne olduğunu sana anlatır.
Değerli seyirciler, sevgili dostlar ve “Marifet” programının her zamanki içten yol arkadaşları, hepinizi selamlıyorum. İlâhî hakîm Molla Hâdî Sebzevârî’nin düşünce bahçesindeyiz ve onun değerli eseri Esrârü’l-Hikem’deki bilgi teorisi bahsini Üstad’ın huzurunda takip ediyoruz. Epistemoloji konusunda Meşşâîlerin görüşleri ve İşrâkî yöntem ele alındı. Üstadım, şimdi de bilgi teorisi konusunda muhakkik sûfîlerin görüşüne geçiyor: “Bil ki Hak Teâlâ’nın varlığı ve Vahidiyet Hazreti bütün esmâ-i hüsnâya ve yüce sıfatlara sahiptir; bunların tümü O’nun mukaddes zatının varlığıyla vardır. İsim ve sıfat mefhumları, Müsemmâ ve Mevsuf Hazreti’nin varlıktaki levâzım-ı gayr-ı müteahhiridir. [Zat'tan ayrılması imkânsız olan, zamansal olarak sonradan gelmeyen ve ezelî olarak varlığı zorunlu olan nitelikler/gerekler.] Esmâ-i hüsnânın mazharları ve onların terbiyesi altında bulunan a’yân-ı sâbite de esmâ-i hüsnâ mefhumlarının varlıktaki levâzım-ı gayr-ı müteahhiridir.”
Dinanî: Bismillahirrahmanirrahim. Güzel bir cümle seçtiniz. Hacı’nın kitabından birkaç satır; Farsça yazılmış ama karmaşık ve biraz da derin. Marifetten, Hak Teâlâ’nın marifetinden ve Hak Teâlâ’nın ilminden söz ediyor. Hak Teâlâ’nın ilminden söz ederken aslında genel olarak ilimden söz ediyor. İlim ilimdir; yalnızca mertebeleri vardır. İlim, bilmek ve tanımaktır; Farsçada “tanımak” deriz. “İlim” Arapça bir kelimedir. Bir şeyi bilmek, onu tanımak demektir. İlk aşamada sûfîlerin yolunu anlatmak ve bilgiyi Hakk’ı bilmekten başlatmak istiyor. Bilmenin hakikati bir tanedir; fakat bilinen şeyler sonsuzdur. Siz ne kadar çok şey biliyorsunuz? Bilinen nesneler “sayısız ve hesapsızdır”. Peki bilmenin kendisi kaç tanedir? Her bilinen şeye karşılık ayrı bir bilme vardır, diyebilirsiniz; fakat bilmenin hakikati bir tanedir, bilinenler ise farklıdır.
Lâricanî: Bir tanedir.
Dinanî: Bilgiler birbirinden farklı olsa bile bu, taalluk ettikleri şeylerin farklılığındandır. Bu masayı bilmek duvarı bilmekten farklıdır; yeri bilenle göğü bilen, denizi bilenle çölü bilen, fizik bilenle kimya bilen birbirinden farklıdır. Bu farklılık bilinen şeylerde midir, yoksa bilmenin kendisinde mi?
Lâricanî: Bilinen şeylerdedir.
Dinanî: Aferin! Bilme edimleri arasında bir farklılık varsa bile bu, bilinen şeylerin farklılığından kaynaklanır; bilmenin özü farklılaşmaz. Bu girişi Hacı Sebzevârî’nin asıl maksadına gelebilmek için yaptım. O, Allah’ı bilmekten başlıyor; âriflerin yolunu anlatıyor. Bilim insanı ve filozof duyudan başlar, akla kadar yükselir; ârif ise Hak’tan başlar. Burada âriflerin yolunu izliyor. Allah şüphesiz âlimdir, bilendir; varlığın kökeninin bilinçsiz olması düşünülemez. Peki Hakk’ın bilgisi nedir? Bilgi sıfat mıdır, zat mıdır? “Allah âlimdir” dediğimizde, âlim olmak sıfat mıdır, zat mıdır? Bilmek sıfattır. Rahmân, Rahîm, Raûf, merhametli, Âlim, Gâfir, Hayy, Kadîr, Semî’; bunların hepsi sıfattır. Allah’ın hem isimleri hem sıfatları vardır. İsimle sıfat arasındaki fark ise başka bir bahistir. Sizin saydığınız Rahîm, Gafûr, Vedûd, Rahmân, Alîm isim midir, sıfat mıdır? Bir bakımdan isim, bir bakımdan sıfattır. Zat, sıfat itibarıyla isim olur. Bu çok ince bir bahistir, başka bir fırsat ister. Şimdilik şu kadarını söyleyelim: Allah’ın pek çok ismi ve pek çok sıfatı vardır; “en yüce sıfatlar ve en güzel isimler O’nundur.” Fakat sayısız olan bu esmâ-i hüsnâ ve yüce sıfatlar müsemmâsız [ismin işaret ettiği varlık] mıdır, yoksa bir müsemmâları var mıdır? Müsemmâsız isim olmaz. Bir müsemmâları vardır. Rahmân, Rahîm, Vedûd ve Gafûr’un hepsi isimdir; o isimlerin müsemmâsı zat makamıdır. O makama ulaşmak ise biraz zordur.
Konuyu daha açık kılmak için biraz daha yere yakın konuşalım. Bir dostunuzu düşünün. Ben sizi, Sayın Lâricanî’yi düşünüyorum. Sizin bazı sıfatlarınız var. Hatta yüzünüz sizin zatınız mıdır, sıfatınız mı? Boyunuz, yüzünüz, sakalınız, elbiseniz; bunlar sıfatlardır. Sizin hakkınızda bildiğim ve zihnime getirdiğim her şey bir sıfattır. Peki sizin zatınız nerede? Ben sizin zatınıza nasıl ulaşabilirim?
Anka kimseye av olmaz; topla tuzağını.
Daha da zorunu soralım: Siz kendi zatınızı biliyor musunuz? Zatınız hakkında ne söylerseniz söyleyin, onu bir sıfat olarak söylersiniz; dile geldiği anda sıfat olur.
Şimdi başka bir kapı açmak istiyorum. İçinde her şeyin yer aldığı bir üçgen var; âlemde tasavvur edilebilecek en büyük üçgen: zihin, dil ve dünyadır. Âlemde zihnin, dilin ve dünyanın dışında kalan ne bulunabilir? Ne zihinde bulunan, ne dile gelen, ne de dünyada olan bir şey var mıdır? Hatta “Benim zihnime ve dünyaya sığmaz, hepsinden yücedir” dediğiniz Allah hakkında bile yine dille konuşuyorsunuz. Öyleyse zihin, dil ve dünyayla hiçbir ilgisi olmayan ne bulunabilir? Şimdi soru şu: Bu üç kenar birbirine eşit midir? Zihin, dil ve dünya… Zihnin kenarı dille eşit midir? Zihin dünyayla eşit midir? Dünya dille eşit midir? Sizce zihin mi daha geniştir, dünya mı?
Lâricanî: Zihin.
Dinanî: Aferin. Dünyayı isteyen, kuşatan zihindir. Bir başka delil de şudur: Dünyada mümkün olan şeyler vardır; fakat zihin imkânsız olanı bile anlayabilir. Çelişiklerin birleşmesini anlayabilirsiniz; zihninizde bunun bir kavramı vardır ama dünyada böyle bir şey yoktur. On başlı bir insanı ya da “mor bir çığlığı” tasavvur edebilirsiniz; dünyada böyle bir şey yoktur ama zihinde vardır. Demek ki zihin dünyadan daha geniştir. Şimdi zihinle dili karşılaştırmak biraz daha zorlaşıyor. Zihin mi daha geniştir, dil mi? Zihninizde olup da dile getiremeyeceğiniz bir şey var mıdır? Bazıları “Evet, içimde söyleyemediğim şeyler var” der. Fakat ben burada biraz tereddüt ediyorum. Keşfedilmemiş bir zihin alanı var mıdır? Zihinde bir şey bulunsun ama bizim için henüz açığa çıkmamış olsun? Zihinde bulunan şey bize açıksa, dile de getirilebilir. Fakat modern dünyada Freud’dan sonra, insanın içinde kendisine açık olmayan şeyler bulunduğu söylenmiş ve buna “bilinçdışı” adı verilmiştir. Yani benim içimde, kendim farkında olmadığım hâlde davranışlarımın kaynağı olabilen şeyler var. Freud yanlıları ve modern psikanaliz bunu söyler. Bir grup da hayır der: Benim bilincimde bir şey varsa bana açıktır ve ben onun farkındayımdır; yalnızca söylemek istemeyebilirim. Bu mesele hâlâ tartışmalıdır.
Lâricanî: İrfanda da şöyle denir:
Hak kadehini içen ârifler,
Sırları bilir ama örterler.
Peki sır dile getirilebilir mi?
Dinanî: İnsan onu örtebilir; bilerek saklanan sır ayrı bir bahistir. Zihninizde binlerce şey bulunabilir, hepsinin de farkında olabilirsiniz ama söylemek istemezsiniz. Bu mümkündür ve herkes için de geçerlidir. Benim tartıştığım şey şu: İçimde bir şey bulunup da benim ondan hiç haberim olmaması mümkün müdür? Freud mümkündür der; bazıları ise mümkün değildir der. Şimdilik bu bahsi geçelim.
Şimdi zihin ve dilden dünyaya geçelim. Dünyada olup da zihnimizde ve dilimizde bulunmayan bir şey var mıdır? Yoksa dünyada olan her şey zihnimizde ve dilimizde de var mıdır? Bu da önemli bir tartışmadır. Daha önce zihnimizde ve dilimizde olup da şu anda dünyada bulunmayan şeyler olabileceğini söyledik; meselâ Sîmurg veya on başlı insan. Fakat bazıları der ki Sîmurg bile dünyadan alınmıştır: Kuşu, tüyü, kanadı ve dağı görmüşsünüzdür; sonra bunları birleştirip Sîmurg’u kurmuşsunuzdur. On başlı insan da aynıdır; insanı, başı ve on sayısını görmüş, sonra birleştirmişsinizdir. Söylemek istedikleri şudur: Zihinde ne varsa, en azından onu oluşturan yalın unsurlar dünyada vardır; siz de onları birleştirirsiniz.
Lâricanî: Üstadım, zihin-dil-dünya üçgeninin ilişkisini gündeme getirdiniz. Bilgi alanında olduğumuz için şu soru ortaya çıkıyor: İnsan zihni dünyadan bilgiler edinir ve dünyanın verdiği veriler zihnin genişlemesine yol açar mı? Bilinci yalnızca zihinsel sayabilir miyiz? Batılıların bu epistemoloji alanında tartıştığı mesele de bu. Zihinle dünya arasındaki ilişki nedir? Zihnimizde olan şeyler dünyada bulunup dünyadan mı alınmıştır, yoksa zihnimizde “a priori” dediğimiz, dünyaya yönelmeden önce de bulunan şeyler var mıdır?
Dinanî: Bu önemli bir tartışmadır. Bir grup, insan zihninde bulunan her şeyin dışarıdan alındığını savunur: Dünya ve dışarısı olmasaydı zihin de olmazdı. Yeni doğan çocuk görünüşte hiçbir şey bilmez; zihni “tabula rasa”, yani düz ve nakışsız bir levha gibidir. Yavaş yavaş gözünü açar, dünyayı görür, şeyler zihnine girer ve ileride profesör, hatta allâme olabilir. Fakat zihni görünüşte büsbütün nakışsız olan bu çocuk ağlamayı ve süt emmeyi bilmiyor mudur?
Lâricanî: Biliyor.
Dinanî: Bunu nereden biliyor? “İçgüdüdür” derler. Pekâlâ, içgüdüyü şimdilik bir kenara bırakalım. Benim ve sizin zihninizde dış dünyada bire bir karşılığı bulunmayan kavramlar vardır. Meselâ “imkân”ın anlamını biliyor musunuz? “Mümkün” ile “imkân” farklıdır. Mümkün, var olması mümkün olandır; fakat imkânın kendisi “mümkün” değildir, imkân imkândır. Dış dünyada pek çok mümkün şey vardır: Bu masa, bu duvar, gök, yer. Fakat “imkân”ın kendisini dışarıda nerede bulabilirsiniz? Doğudan batıya, kuzey kutbundan güneye, galaksilere kadar arayın; “imkân” diye bir nesne bulamazsınız. Mümkün şey vardır ama imkânın kendisi zihindedir. Demek ki zihinde olup dışarıda bulunmayan şeyler vardır. Bir başka örnek, illet ve malul yasasıdır. Herkes illet ve malulü [sebep-sonuç] bilir: Su ıslanmanın, ateş yanmanın sebebidir. Dışarıda illet ve malul vardır; peki “illiyet”in [nedensellik] kendisi, illiyet ilkesi nerede? İlliyet ilkesi zihindedir.
Bir örnek daha: Dünyaya baktığınızda doğal varlıklar görürsünüz; su, çöl, deniz, ağaç, taş, toprak… Fakat “tabiat”ın kendisini doğrudan gördünüz mü? Siz doğal olanı görürsünüz, tabiatı ondan ayrı bir şey olarak görmezsiniz. Peki tabiat dışarıda yoksa bu şeylere niçin doğal diyoruz? Denizdeki su damlaları birbirine zihinsel bir kavramla mı bağlıdır, yoksa gerçekten mi? Gerçekte birbirine bağlıdır. Bu gerçek bağ nedir? Tabiattır. Tabiat dış dünyada vardır; yalnız biz “doğal olan”la karşılaşır ve tabiatı doğal varlığın görünüşünde görürüz. Doğal varlıklardan soyutlanmış bir tabiat görmeyiz. Tabiatı ağaçta, çiçekte, suda ve toprakta görürüz. Tabiat olmasaydı doğal şeyler birbirine nasıl bağlı olurdu? Bütün doğal varlıklar birbirine bağlıdır; cansızlar, bitkiler ve varlık türleri birbiriyle irtibatlıdır. Onları birbirine tabiat bağlar. Demek ki dünyada doğrudan görmediğimiz pek çok şey vardır.
Lâricanî: Fakat burada bir soru var: Dil zihni dış dünyaya bağlar mı? Dış dünyayı da zihne bağlayabilir mi?
Dinanî: Dil aracıdır; zihin ile dünya arasında. Mevlâ Ali şöyle buyurmuştur: “Kişi dilinin altında gizlidir.” İnsan dilinin altında saklıdır. Dil, can kapısının eşiğindeki kapıdır. Zihinle dünya dil aracılığıyla ilişki kurar. Dil, zihin ile dünya arasındaki vasıtadır.
Dinanî: Öyleyse yeniden zihin, dil ve dünya üçgenine dönelim. Bu üçgen olmasaydı elimizde ne kalırdı? Zihin, dil ve dünya bulunmasa hangi mesele ortaya konabilirdi? Dünya olup zihin ve dil olmasa ne konuşulabilirdi? Hiçbir şey. Zihin olup dünya olmasa, zihin dünyasız neye sahip olurdu? Zihin ile dünya bulunsa ama dil olmasa, aralarındaki ilişki nasıl kurulurdu? Bu üçgenin ne kadar önemli olduğuna bakın.
Lâricanî: Aynı üçgeni irfanî bilgi anlayışında da güzel biçimde ele almışlar. Bana göre ârifler kayıp halkayı iyi yakalamışlar. Şöyle buyuruyor: “Mümkünlerin a’yânı, yokluk hâllerinde sübûtî görmeyle gören ve görülen, sübûtî işitmeyle işiten ve işitilendiler. Sonra O, meşietiyle âlemde hangisine varlık vermeyi dilerse onu belirler ve ona ‘Ol!’ kelimesini yöneltir; o da emre derhâl uyar, O’nun kelimesinden ‘olur’; hatta bizzat O’nun kelimesinin aynıdır.” Yani o ayn-ı sâbit, “Ol!” kelimesiyle var olur.
Dinanî: Allah merhum Hacı Sebzevârî’ye rahmet etsin. Bu ibarenin her cümlesi başlı başına bir deryadır. Ben yalnız şu noktaya odaklanmak istiyorum: sübût ve ispat. “Sübûtî işitme”, “sübûtî görme”. Herkes sübût ve ispat kelimelerine aşinadır. Rü’yet görmek, sem’ işitmek demektir. Biz hem işitir hem görürüz. İşittiğim şey benim için ispatlanır, gördüğüm şey de benim için sabit ve belirgin hâle gelir. Peki sübûtî görme ve sübûtî işitme nerede? A’yân-ı sâbite âleminde, ezelde. Ezel ne demektir? Dünyanın henüz olmadığı, âlemin bulunmadığı, hiçbir şeyin yaratılmadığı mertebe; ama bizim ayn-ı sâbitimiz, insanın ayn-ı sâbiti Hakk’ın ilmindeydi. Allah’ın sesini işitiyordu ve Allah da onu görüyordu. Allah âlemi ilim ve şuurla yarattı. Allah’ın ilmi ve şuuru âlemden önce miydi, sonra mı?
Lâricanî: Âlemden önceydi.
Dinanî: Demek ki âlem yoktu ama Allah biliyordu. Hiçbir şey yoktu ama Allah her şeyi biliyordu. Allah’ın görüp işittiği, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (el-A’râf 7:172) diye buyurduğu ve a’yân-ı sâbite makamında varlıklarla konuştuğu o ilim sübûtî miydi, ispata ait miydi?
Lâricanî: Sübûtîydi.
Dinanî: Tam da bunu söylemek istiyordum.
Ben o gün dert ehlinin taifesindendim,
Ne asmadan bir iz vardı ne de bağcıdan.
Kur’ân şöyle buyuruyor: “İnsanın üzerinden, henüz anılan bir şey olmadığı uzun bir süre geçmedi mi?” (el-İnsân 76:1) “Hel etâ” diyor; yani “geçmedi mi?” Yoksa ileride gelecek bir zamandan söz etmiyor. Elbette bizim “bir gün vardı” dememiz de bir müsamahadır; o mertebede henüz gün, zaman ve mekân yoktu. Hiçbir şey yoktu ama her şey Hakk’ın ilmindeydi. Bu sübût muydu, ispat mı? Sübûttu. Hacı burada buna işaret ediyor. Sübût ve ispat dediğinde bu kelimelerin yanından kolayca geçmemek gerekir; konuşan bir hakîmdir.
Sübûtî işitme ve sübûtî görme… Allah nefsü’l-emirde ve ezelde, âlemin yaratılışından önce görür ve işitirdi. Bu sübût makamıdır. İspat ise şimdi bizim görmemiz, işitmemiz, delil getirmemiz ve ispat etmemizdir. Bizim bildiğimiz şeyler ispat makamındadır. “Bu masa vardır, bu çiçek beyazdır veya kırmızıdır” deriz; bu ispat makamıdır. Peki sübût nerede idi? Benim, sizin, Âdem’in, âlemin, dünyanın, yıldızın ve Ay’ın olmadığı sırada; fakat her şey Allah katında sübût makamında bulunuyordu.
Bu mestlik mahmurluğundan başımı kaldırmam,
Ben daha yokken sen gönlüme oturmuştun.
O sevgi, o görme, o işitme ve o konuşma sübût makamındaydı.
Şimdi biz ispat makamında birbirimizle konuşuyoruz; fakat sübût yolu bize kapalı değildir. Sübût yolu kapalı olsa ispatın bir anlamı kalır mı? Sübûtsuz ispatın anlamı yoktur. Demek ki sübût yolu her zaman açıktır; fakat biz ispat makamında çırpınıp duruyoruz.
Bu beş duyudan başka beş duyu daha vardır;
O, kızıl altın gibidir; bunlarsa bakır.
Bu duyuların sağlığını hekimden iste,
O duyunun sağlığını ise Sevgili’den.
Bizim bâtınî duyumuzu Sevgili’nin etkinleştirmesi gerekir. Peki o bâtınî duyunun da bir bâtını yok mudur? Bâtının kaç mertebesi vardır? Hadislerde “yetmiş bâtına kadar” denir. Buradaki yetmiş, yalnızca yetmiş sayısını değil, çokluğu anlatır. Yani bâtın, onun bâtını, onun da bâtını… sonsuza kadar. Bugünün dünyası bundan biraz gafil; “Bana yalnızca zâhirden söz et” diyor.
Bâtın nereye kadar gider? Sonsuzluğa kadar. Biz sonsuzluğu tasavvur edebilir miyiz? Onu belirli bir surette tasavvur ettiğimiz anda sınırlı hâle gelir. Ama yine de sonsuzluk hakkında konuşuyoruz. Sonsuzluğu bir ölçüde anlamasaydık sınırlı olmaktan da söz edemezdik. Yeryüzü, Ay, Mars ve Güneş’in hepsi sınırlıdır; demek ki sonsuzluğu da bir şekilde anlıyoruz, gerçi onu sınırlı bir suret içinde tasavvur edemiyoruz.
Lâricanî: Üstadım, devamında çok ince bir noktaya değiniyor: “Her kim sübût hâlinde ve kendi aynının sübûtunda mümin idiyse, varlık hâlinde de öyle zuhur etmiştir; küfür hakkında da böyledir. Hak Teâlâ’nın, ‘O, doğru yolda olanları en iyi bilendir’ buyurması da bundandır.” (el-En’âm 6:117)
Dinanî: Ne güzel. Bu kitap son derece irfanîdir; görünüşü felsefedir ama içi irfandır. Sübût makamında, nefsü’l-emirde ve ilâhî ilimde ne varsa burada ispat ve zuhur makamına gelir. Hak Teâlâ’nın ilminde bulunmayan bir şey burada ispat edilebilir miydi? Sübûtu olmayan bir ispat doğru mudur, yalan mı? Yalandır. Sübûtsuz ispat bütünüyle yalandır. Asıl olan sübût mudur, ispat mı? Biz şimdi ispat makamındayız; ama sübût yolu kapalı değildir ve sübût makamına ulaşmak için çabalamalıyız. Elbette sübûtun mertebeleri vardır. Bu âlemde bile sübût ve ispat vardır. Henüz keşfedilmemiş bir kuvveti veya bilimsel bir meseleyi keşfediyorsunuz. Keşiften önce o şey var mıydı, yok muydu? Sübût makamındaydı; şimdi keşfedildi ve ispat makamına geldi. Bütün keşifler böyledir. Sübût makamında bulunup henüz ispata ulaşmamış nice şey vardır. Biz ispat alanını genişletmeliyiz; yani sübûta yönelip orada olanı zuhur ettirmeliyiz. Bütün bunlar yine o zihin, dil ve dünya üçgeninde gerçekleşir.
Lâricanî: Mevlânâ da ne güzel söyler:
Halkın canları el ve ayaktan önce,
Vefâ içinde safâya uçarlardı.
“İnin!” emriyle bağlandıkları zaman,
Öfke, hırs ve hoşnutluğun tutsağı oldular.
Dinanî: Ne kadar güzel. “İnin!” demek hûbût etmek, aşağı inmek, tenezzül etmektir. Tenezzül edince öfkeye, şehvete, nefsânî isteklere ve gündelik eğilimlere yapıştılar. Hûbût budur. İnsan bunlar için mi yaratılmıştır, yoksa yüce makam için mi?
Lâricanî: Yüce makam için.
Dinanî: Fakat bunlara yakalandığı zaman onların kulu olur:
Öfke, hırs ve hoşnutluğun tutsağı oldular.
Âyetin anlamı da budur: “İnin! Birbirinize düşmansınız. Yeryüzünde bir süre için yerleşme ve yararlanma imkânınız vardır.” (el-Bakara 2:36; el-A’râf 7:24) “Düşman” sözü şunu anlatıyor: Bu inişte insanda çatışma niteliği ortaya çıkar. Ne kadar aşağı inerseniz darlık o kadar artar; darlıkta da çekişme doğar. Siz istiyorsunuz, arkadaşınız da istiyor; istediğiniz şey herkesin isteğini karşılayacak kadar değildir, böylece çatışma çıkar. İnsanlar var olandan daha fazlasını ister. Âlemin mevcut imkânından fazlasını isteyince mücadele ve savaş çıkar. Herkes yalnız kendi hakkı kadar istese ve kanaat etse bu kadar çekişme olmazdı.
Âyet-i kerime gerçekten mucizevîdir. Düşmanlık tam da bu iniş ve alçalışta ortaya çıkıyor: “Yeryüzünde bir süre için yerleşme ve yararlanma imkânınız vardır.” “Bir süre için” demek geçicilik demektir. İnsan zamanı az gördüğü için hırsı artıyor; “Ömrüm kısa, çabuk yetişmeliyim ve daha fazlasını istemeliyim” diyor. İnsan varlık sahasında “lâyezâl”, yani süreklilik içinde olduğunu bilseydi bu kadar hırsın anlamı kalır mıydı? Savaşı doğuran darlıktır. Mele-i a’lâ ve melekler birbirleriyle kavga eder mi? Hayır; her biri kendi sınırını bilir.
Kendi sınırını bil, daha yukarı sıçrama;
Yoksa kargaşa ve kötülüğün çukuruna düşersin.
Bütün bu sorunlar aşırı istemekten doğuyor.
Denizi bir testiye döksen,
Ne kadarı sığar? Bir günlük pay kadar.
Testi kendi sınırını bilirse dolunca “Yeter” der; ama daha fazlasını isterse su taşar, evi basar.
Lâricanî: Çok ilginçti Üstadım. Bu büyük hakîm, muhakkiklerin ve âriflerin görüşünü çok övüyor ve pek çok güçlüğü çözüyor. Ardından Molla Sadrâ’nın görüşüne geçiyor; inşallah onu gelecek programda sürdüreceğiz.
Gül suyu ile gül işinde ezelî hüküm buydu:
Biri pazarda görünen güzel, öteki perde ardında kalsın.
Şarap kadehini de gönül kanını da ayrı ayrı kişilere verdiler;
Kısmet dairesinde düzen böyledir.
Dinanî: Hayret! Şimdi bakalım hangisi perde ardında, hangisi pazarın güzeli. Bu da başlı başına bir meseledir. Belki gelecek programda sürdürürüz; pazarın güzeli gül müdür, yoksa öteki mi, bakalım.
Lâricanî: Bu büyüklerin ne incelikler söylediğine bakın. Bir sonraki buluşmamıza kadar, Üstad’la birlikte hepinize veda ediyoruz. Esselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtüh.
Kaynak: https://philosophyar.net/marefat/04-september-2015/
Çeviri: Medya Şafak