ÖZEL: Abbasîlerin Mehdîlikle İlgili Hadislerin Uydurulması ve Tahrif Edilmesindeki Rolü
- Medyasafak.net
- EHL-İ BEYT OKULU
- 30.01.2026
Mehdî ismi, tevatür derecesine ulaşmış birçok hadiste Âl-i Muhammed’in Kâimi (a.f.) için kullanılmıştır. el-Urfü’l-verdî adlı eserde bu ismin geçtiği 178 rivayet mevcuttur. Abbasî hanedanının ilk halifesi Seffâh ile yapılan biat da, esasında, onun Mehdî olduğu iddiası üzerine gerçekleştirilmiştir. Abbasî döneminin başlarına tarihlendirilen bir şiirin bir beytinde, Seffâh, Hâşimoğullarının Mehdî’si olarak nitelenmiştir:
Abbasîlerin Mehdîlikle İlgili Hadislerin Uydurulması ve Tahrif Edilmesindeki Rolü[1]
Abdülhadi Fıkhîzâde ve Seyyid Cafer Sadıkî
Özet
Mehdîlik inancının siyasî bir boyuta sahip olması ve Hz. Peygamber’in (s.a.a.) Vadedilen (mev‘ûd) Mehdî’nin adalet temelli bir devlet kurarak insanlığı zulüm ve adaletsizlikten kurtaracağını önceden ihbar etmesi gerçeği, Abbasîleri harekete geçirmiştir. Bu gerçeğin farkında olan Abbasîler, Hz. Peygamber ve Ehl-i Beyt (a.s.) ile olan akrabalık bağlarını kullanarak kendi ihtilallerini İmam Mehdî’nin (a.f.) devrimi, devletlerini ise onun eliyle kurulacak, vadedilmiş adil devlet olarak takdim etmeye çalışmışlardır. Bu amaç doğrultusunda, İmam Mehdî’nin (a.f.) zuhurunu müjdeleyen hadislere müdahale etmiş; Beklenen Mehdî’nin (Mehdî el-Muntazar) nesebi, Süfyânî ve siyah sancaklılar gibi konulardaki mevcut hadisleri tahrif edip yeni rivayetler uydurmuşlardır.
Bu alandaki uydurulmuş (mevzû) ve tahrif edilmiş (muharref) hadislerin ana malzemesi, Hz. Peygamber’den rivayet edilen hadislerin yanında Masum İmamlardan nakledilen ve gelecekteki olaylara dair haberler içeren hadisler olmuştur. Abbasî ihtilalinin başlangıcının ve devletin tesisinin, Ehl-i Sünnet’in hadis derlemelerinin tedvin edildiği döneme tesadüf etmesi, mevzû ve muharref hadislerin Ehl-i Sünnet kaynaklarına sızmasına ve Mehdîlikle ilgili sahih hadisler olarak kabul görmesine sebebiyet vermiştir. Nitekim Sünnî hadis kaynaklarında, özellikle bu kaynakların İmam Mehdî’nin (a.f.) zuhurunun alametlerine dair bölümlerinde yer alan hadisler delalet açısından değerlendirildiklerinde, önemli bir kısmının makbul ve muteber olmadığı anlaşılmaktadır.
Bu tür rivayetlerin hadis kaynaklarındaki mevcudiyeti ve yaygın kabulü, Hz. Peygamber’in Hz. Fatıma soyundan Beklenen Mehdî’nin zuhuruna dair verdiği müjdeli haberlerin itibarını zedeleyen tehlikeli bir durumdur. Zira bu rivayetler, ahir zamanda adaleti tesis edecek bir kurtarıcının kıyamının kesinliğine dayanan otantik ve özgün İslâm akidesine yönelik itikadın zayıflamasına neden olmaktadır. Bu nedenle, bu rivayetlerin tenkit edilmesi bir zorunluluk halini almıştır.
Giriş
Hadislerin medlullerinin tarihsel olaylarla irtibatlandırılması, senet tenkidine kıyasla çoğunlukla göz ardı edilmiş bir husustur. Hâlbuki Ehl-i Sünnet’te hadislerin tedvin süreci, İslâm tarihinin ilk asırlarında meydana gelen büyük sosyopolitik dönüşümlerle eş zamanlı olarak gerçekleşmiş; bu dönüşümler de hadislerin toplanıp derlenmesi sürecini derinden etkilemiştir. Kendilerini Hz. Peygamber’e (s.a.a.) nispet eden, kurdukları devleti de “Hz. Peygamber tarafından vadedilen devlet” olarak takdim eden Abbasîler, “vadedilmiş kurtarıcı” hakkındakiler başta olmak üzere bir kısım hadislerin metinlerinin ve delalet ettikleri anlamların algılanma biçimlerinin şekillenmesinde büyük bir rol oynamış ve bu doğrultuda, devlet imkânlarını da kullanarak hadis uydurulması (vaz) veya mevcut hadislerin tahrif edilmesi noktasında teşebbüslerde bulunmuşlardır. Bu makalede, Şiîliğin Ehl-i Beyt İmamlarının (a.s.) öğretilerine dayanan ve hakikati esas alan temel ilkeleri çerçevesinde, Abbasîlerin Mehdîlik hadislerinin uydurulması ve tahrif edilmesindeki rolü incelenecektir.
Konunun Önemi
Gelecekte gerçekleşecek olaylar hakkında ihbarda ve öngörüde bulunmak her zaman kader belirleyici bir öneme sahip olmuştur. Bu nedenle, kimi zaman kâhin ve müneccimler kimi zaman da tecrübeli düşünürler, içinde yaşadıkları topluma bir şekilde olayların gidişatı ile gelecekte meydana gelecek toplumsal ve doğal hadiseler hakkında bilgi vermişlerdir. Geleceğin önceden haber verilmesi ve tarihüstü şahsiyetlerin bu noktada belirleyici bir rol üstlenmeleri, bazı toplumların dünya görüşlerinin şekillenmesinde hissedilir derecede önemli olmuştur. Diğer taraftan hadis, İslâmî ilimler binasında temel bir rol oynamaktadır. Kur’ân-ı Kerim’den sonra, İslâm akidesinin ve ahkâmının ikinci ana kaynağı kabul edilmekte ve Kur’ân tefsirinde, dinî ilimlerin ve inanç esaslarının açıklanıp geliştirilmesinde hadise başvurulmaktadır. Gelecekte meydana gelecek olayların haber verilmesi ile hadisin birleştiği başlıca meselelerden biri Mehdîlik inancıdır. Mehdîlik inancı, İslâm’ın gelecek vizyonunu temsil ettiğinden, hadis literatürünün bir dalı doğrudan Mehdîlik konusuna tahsis edilmiştir. Mehdîlik inancının taşıdığı önem ve bu inancın ortaya çıkardığı sosyopolitik etkiler dikkate alındığında, bu konudaki hadislere müdahalenin İslâm tarihi boyunca kaçınılmaz bir hal aldığı görülmektedir. Nitekim Hz. Peygamber’in vefatından sonra hadis yazımının yasaklanması; özellikle Muâviye döneminde sistemli bir şekilde hadis uydurulup mevcut hadislerin tahrif edilmesi;[2] ayrıca, Sünnî hadis derlemelerinin Emevî Devleti’nin yıkılıp Abbasî Devleti’nin kurulduğu dönemde tedvin edilmesi[3] gibi etkenler göz önünde bulundurulduğunda, Mehdîlik konusuna dair sahih hadislerin yanı sıra çok sayıda mevzû ve muharref hadisin de Ehl-i Sünnet kaynaklarına sızdığı anlaşılmaktadır.
Erken dönem müelliflerinden Nuaym b. Hammâd ve Ehl-i Sünnet’in geç dönem müelliflerinden Celaleddin Süyûtî, bu türden çok sayıda rivayeti, Mehdî hakkında ihbarlar içerdikleri düşüncesiyle, sırasıyla el-Fiten ve’l-melâhim ve el-Urfü’l-verdî fî ahbâri’l-Mehdî adlı eserlerine almışlardır. Ne var ki söz konusu rivayetlerin birçoğunda isnâd bakımından ciddi problemler bulunması; Hz. Peygamber’in (s.a.a.) ve Masum İmamların (a.s.) hadislerinde bu rivayetlere atfedilen anlamlara delalet eden bir karinenin bulunmaması; bazı medlullerinin tarihsel olaylarla birebir örtüşmesi ve özellikle İmâmiyye âlimleri başta olmak üzere ulemanın bu rivayetlere itibar etmemesi, bunların sahih bir hadisin taşıması gereken temel kriterlerinden yoksun olduklarını ortaya koymaktadır. Dolayısıyla, bu rivayetlerin Mehdîlik meselesi bağlamında makbul ve muteber hadisler olarak kabul edilmesi mümkün görünmemektedir. Öte yandan, başka birtakım karineler, bu türden rivayetlerin uydurulmasında ve tahrifinde Abbasîlerin etkin olduğunu ortaya koymaktadır. Bu araştırmamızda, sözü edilen rivayetlerden aldığımız örnekleri değerlendirerek, Abbasîlerin bu süreçte nasıl bir rol oynadıkları göstermeye çalışacağız.
Araştırma Yöntemi
Bu araştırmada, literatür taraması yöntemi izlenmiştir. Çalışmanın ilk aşamasında, konuyla ilgili olarak Ehl-i Sünnet’in ve Şia’nın hadis derlemelerinde yer alan rivayetler, birer veri olarak ele alınmıştır. İkinci aşamada ise, İslâm tarihine dair birincil ve güvenilir kaynaklardaki tarihsel veriler incelenmiştir. Elde edilen bütün bu veriler, hadis tenkidi usulü çerçevesinde, özellikle delalet tenkidi yöntemi esas alınarak; bazı durumlarda ise senet tenkidi yöntemi dikkate alınarak tahlil edilmiş ve elde edilen sonuçlar değerlendirilmiştir.
Kavramsal Çerçeve
1. Mehdîlik
“Mehdîlik” kelimesi, sözlük anlamı itibarıyla “mehdî” kökünden türetilmiş bir masdar olup “mehdî olmayı” ifade eder.[4] Bir terim olarak ise Mehdîlik; Allah’ın, ahir zamanda insanlığı zulümden kurtarmak üzere hidayet olunmuş bir kimseyi (mehdî) tayin etmesi ve onun aracılığıyla insanlık tarihine müdahale etmesidir. Bu bakımdan Mehdîlik, İslâm’daki kurtuluş (necât) düşüncesinin en temel unsurudur. Mehdîlik ile ilgili umutlar ve beklentiler, erken dönemde Müslümanları ahir zaman peygamberi olarak Hz. Muhammed’e (s.a.a.) iman etmeye sevk etmiştir.[5]
2. Abbasîler
Ali b. Abdullah b. Abbas b. Abdülmuttalib, Abbasî halifelerinin atası ve Tâbiîn neslinin büyüklerindendir. Ali, Emevî halifesi Velid’in yanında çocuklarının ve torunlarının hilafete nail olacaklarından söz ettiğinde, darp edilip hapsedilmiş ve Hişâm döneminde vefat etmiştir.[6] Ebû’l-Abbas olarak tanınan oğlu Muhammed, ilk iki Abbasî halifesinin babasıdır.[7] Abbasoğulları (Benî Abbas) olarak da anılan Abbasîler, Ali b. Abdullah b. Abbas’ın neslinden gelen bir hanedandır. İktidarları, Ebû Müslim-i Horasânî’nin geniş çaplı faaliyetleri sayesinde ve “İslâm Hilafeti” kisvesi altında, 132/749 yılında Seffâh (kan dökücü) lakabını kullanan Muhammed b. Ali’nin oğlu Abdullah’a ilk halife olarak resmen biat alınmasıyla başlamıştır.[8] İslâm dünyasında yaklaşık 524 yıl hüküm süren bu devlet, son Abbasî halifesi Müstasım’ın ölümüyle dağılmıştır.[9]
3. Mevzû Hadis
Mevzû hadis; bir yalancı tarafından uydurulan hadis olup zayıf hadis türlerinin en kötüsüdür.[10]
4. Muharref Hadis
Metninde kelime ekleme, çıkarma veya bir harfi diğeriyle değiştirme türünden kasten yapılan değişiklikler sonucunda bir hadisin delalet ettiği anlamın Hz. Peygamber’in (s.a.a.) veya Masum İmamların (a.s.) kastettiği anlamdan farklılaştığı hadis türüdür.[11]
Mehdîlik Alanında Abbasîler Tarafından Yürütülen Hadis Uydurma ve Tahrif Faaliyetleri
1. İmam Mehdî’nin Soyunun Abbasîlere Dayandırılması
Hz. Peygamber (s.a.a.), amcası Abbas’ın neslinden gelecek olan evlatlarının ileride iktidarı ele geçireceğini haber vermiş; ancak onlar hakkında “yazıklar olsun”[12] (veyl) ifadesini kullanarak, gelecekteki faaliyetlerinin ve devletlerinin doğru ve meşru olmadığını ifade etmiştir. Buna karşın Abbasîler, “Muhammed ailesinden razı olunmuş kimse” (er-rızâ min Âl-i Muhammed) sloganıyla kıyam etmiş, faaliyetlerini bu doğrultuda sürdürmüş ve nihayetinde, hilafetlerini resmen ilan ettikten sonra bizzat kendilerinin “Muhammed ailesinden,” yani Ehl-i Beyt’ten olduklarını iddia etmişlerdir. Üstelik onlar, Ebû Müslim’i Ehl-i Beyt’in bir üyesi olarak Horasan’a göndermiş; yukarıda sözü edilen Ali’nin oğlu Muhammed’in oğlu İbrahim tarafından Horasan’a gönderilmesinin ardından da onu açıkça “Ehl-i Beyt’ten bir adam” (raculün min Ehli’l-Beyt) olarak nitelemişlerdir.[13]
Abbasîler, hilafetlerini meşrulaştırmak ve Müslüman kitlelerin ilgisini kendi üzerlerinde toplamak için hadis uydurma ve tahrif etme yoluna gitmişlerdir. İmam Mehdî’nin (a.f.) nesebini Hz. Peygamber’e (s.a.a.) ve İmam Ali’ye (a.s.) dayandıran sahih hadislerin aksine,[14] onu Hz. Peygamber’in amcası Abbas’ın soyuna mensup gösteren rivayetler uydurmuşlardır. Bu türden uydurma hadislerin bir örneği, İbn Hammâd’ın el-Fiten adlı eserinde yer verdiği, Ka‘b el-Ahbâr’dan nakledilen şu rivayettir. Aynı rivayet Süyûtî tarafından el-Urfü’l-verdî’de de nakledilmiştir:
Velid [b. Müslim] bir şeyhten, o da Yezid b. Velid Huzaî’den, o da Ka‘b’dan şöyle nakletti: Mehdî, Abbas’ın soyundandır.[15]
Bu rivayet, senedi itibarıyla kesintilidir, maktûdur. Ravi Ka’b el-Ahbâr, hadislere İsrailiyat karıştırmakla itham olunmuştur ve bizzat kendisi de bunu itiraf etmiştir.[16] İsnâd zincirinde adı geçen bir diğer ravi Velid b. Müslim ise zayıf kabul edilmiş;[17] ayrıca kendisinden “şeyh” diye bahsedilen meçhul bir ravinin bulunması[18] rivayetin itibarını kaybetmesine neden olmuştur.[19] el-Fiten adlı eserde, benzer bir isnâdla nakledilen bir başka rivayette Mansûr, Mehdî ve Seffâh’ın doğrudan Abbas’ın neslinden olduğu belirtilmiştir:
Velid b. Müslim bir şeyhten, o da Velid b. Yezid el-Huzaî’den, o da Ka’b’dan şöyle nakletti: Mansûr, Mehdî ve Seffâh, Abbas’ın evladındandır.”[20]
Osman’dan nakledilen bir başka rivayette ise, Hz. Peygamber’in dilinden, İmam Mehdî’nin Abbasî soyundan olduğu öne sürülmüştür:
Osman b. Affân’dan şöyle nakledilmiştir: Hz. Peygamber şöyle dedi: Mehdî, amcam Abbas’ın evladındandır.[21]
Süyûtî, hadis hafızı Dârekutnî’den naklen bu rivayeti, tek bir ravi tarafından rivayet edilen hadis anlamında, “garib” olarak nitelemiştir; zira bu rivayeti sadece Hâşimoğullarının (Benî Hâşim) azatlı kölesi (mevlâ) Muhammed b. Velid rivayet etmiştir.[22] Dârekutnî’nin bu görüşü İbn Hacer tarafından da aktarılmıştır.[23] Bu rivayette Hâşimoğullarıyla kastedilen de Abbasoğullarıdır.[24] Bu da bizim iddiamızı güçlendiren bir karinedir. Süyûtî bir başka yerde Muhammed b. Velid hakkında “hadis uydururdu” (kâne yeza‘u el-hadis) ifadesini kullanmıştır.[25] Nitekim bu şahıs, hadis sirkatiyle (sirkatü’l-hadis) ve hadisi isnâdında ve metininde kelimelerin yerini değiştirerek rivayet etmekle (maklûb) suçlanmıştır.[26]
Bütün bunlar göz önüne alındığında, İmam Mehdî’nin (a.f.) Abbas’ın soyundan geleceğini bildiren rivayetlerin zayıf oldukları anlaşılmaktadır. Zira bu rivayetler, İmam Mehdî’nin Hz. Peygamber’in, İmam Ali’nin ve Hz. Fatıma’nın neslinden geleceğini bildiren, sıhhati veya delaleti açısından şüpheye yer bırakmayacak derecede kesin olan kesin (kat‘i) ve mütevatir hadislerle çelişmektedir. Ehl-i Sünnet uleması da bu gerçeği tasdik etmiştir.[27] el-Urfü’l-verdî adlı eserde yer alan 50 hadiste İmam Mehdî’nin Hz. Peygamber’in soyundan geleceğine açıkça ya da örtük bir biçimde işaret edilmiştir. Buna ilaveten, Ehl-i Sünnet ve Şia kaynaklarında mevcut bulunan toplam 182 hadiste İmam Mehdî’nin Hz. Fatıma’nın soyundan olduğu bildirilmiştir.[28]
Abbasîler, bazı sahih hadislerin senetlerini de kasten tahrif etmişlerdir. Özellikle, ravilerinin senetlerinde açıkça belirttikleri üzere tamamı Hz. Peygamber veya İmam Ali’den nakledilen ve “minnâ” (bizden), “minnâ Ehle’l-Beyt” (biz Ehl-i Beyt’ten), “minnî” (benden), “min itretî” (neslimden) gibi ifadelerle İmam Mehdî’yi Ehl-i Beyt’ten sayan hadislerin hiçbirinin İbn Abbas tarikiyle nakledilmemiş olması dikkat çekicidir. Bununla birlikte, bu tür ifadelerin geçtiği az sayıda rivayet mevcuttur. Ancak bu rivayetler, isnâdı bir Masum’a (Hz. Peygamber’e ve İmam’a) kadar ulaşmayan mevkûf hadis hükmündedir; tamamının isnâdı İbn Abbas’ta sona ermektedir. Hadis olarak nakledilen bu rivayetlerin bir örneği şöyledir:
İbn Uyeyne, Amr’dan, o Ebû Ma‘bed’den, o da İbn Abbas’tan şöyle nakletti: “Mehdî biz Ehl-i Beyt’ten bir gençtir.” Ben [Ebû Ma‘bed] şöyle dedim: “Yaşlılarınız bu işi başaramadı da [şimdi] gençleriniz mi [bu işi başarmayı] ümit ediyor?” [İbn Abbas:] “Allah dilediğini yapar” dedi.[29]
Konuyla ilgili bir başka rivayet ise şu şekildedir:
Velid ve diğerleri Abdülmelik b. Ebî Ganiyye’den, o Minhâl b. Amr’dan, o Said b. Cübeyr’den, o da İbn Abbas’tan şöyle nakletti: Mehdî bizdendir; o, onu [yönetimi] Meryem oğlu İsa’ya teslim edecektir.[30]
Şia ve Ehl-i Sünnet’in hadis derlemelerinde yaptığımız taramalar neticesinde, İmam Mehdî’yi (a.f.) bu şekilde Ehl-i Beyt’e nispet eden, ancak isnâdı bir Masum’a ulaşmayan başka bir mevkûf hadise rastlanmamıştır. Çünkü hassasiyeti sebebiyle bu konuyla ilgili bir hadis nakleden bir ravi, rivayet tarikini ve isnâdını açıkça belirtmiştir. Yapılan incelemelerde bu hadislerin isnâdının da her zaman İmam Mehdî’nin (a.f.) ecdadından, yani Masum İmamlardan (a.s.) birine ulaştığı görülmüştür. Buna karşın, İbn Abbas rivayetlerinin birinin senedinde bile bir Masum İmam’ın adı geçmemektedir.
Bu karineler, Abbasîleri iktidara taşıyan sürecin farklı aşamalarında meydana gelen olaylarla birlikte tahlil edildiklerinde, söz konusu rivayetlerin sıhhatini ciddi anlamda şüpheli hale getirmekte ve bunların, İmam Mehdî’yi Abbas b. Abdülmuttalib soyuna nispet etmek amacıyla bizzat Abbasoğulları tarafından uyduruldukları görüşünü güçlendirmektedir. Zira eğer bu rivayetler gerçekten Hz. Peygamber’den nakledilmiş olsalardı, metinlerinde geçen “biz Ehl-i Beyt’ten” ifadesinin bizzat Hz. Peygamber’e ait olduğunun açıkça belirtilmesi gerekirdi; ancak bu şekilde olmamıştır. Muhtemelen Ehl-i Beyt muhaliflerinin Kur’ân’da geçen Ehl-i Beyt kavramının nassla sınırlanan anlam dairesini genişleterek, Hz. Peygamberin eşlerinin yanı sıra Akil ailesini, Cafer ailesini, Abbas ailesini ve diğerlerini de bu kavramın anlam dairesi içerisine dahil etmeye çalışmışlarında olduğu gibi,[31] burada da İmam Mehdî’nin Abbas’ın soyundan geleceği iddiasının pekiştirilmesi amaçlanmıştır.
Emr’in (yönetimin) Hz. İsa’ya teslim edileceği iddiası, Abbasî Devleti’nin kuruluş döneminin resmî retoriğinde merkezi bir yer tutmuştur. Nitekim ilk Abbasî halifesi Seffâh’ın amcası Davud, Kûfe’deki biat hutbesinde bu iddiayı şu sözlerle dile getirmiştir: “Bilin ki, Resulullah’tan sonra sizin şu minberinizin üzerinde Müminlerin Emiri Ali ve Müminlerin Emiri Abdullah b. Muhammed [Seffâh] dışında hak bir halife bulunmamıştır.” Bu esnada eliyle Seffâh’ı işaret edip şöyle devam etmiştir: “Bilin ki, bu emr, onu Meryem oğlu İsa’ya teslim edinceye kadar bizim elimizde kalacaktır.”[32]
Şiî kaynaklarında emr’in Hz. İsa’ya teslim edileceğine delalet eden bir hadis bulunmamaktadır. Yukarıda sözü edilen rivayet, İbn Hammâd’ın el-Fiten adlı eserinde de benzeri lafızlarla nakledilmiştir. İbn Hammâd rivayeti, bu hadisin Süyûtî tarafından nakledilen rivayetinin sıhhati hakkındaki şüpheleri daha da artırmaktadır. el-Fiten’de yer alan rivayete göre İbn Abbas şöyle demiştir:
[...] Allah’a yemin olsun ki ondan sonra Seffâh, Mansûr ve Mehdî bizden gelecektir ve o [Mehdî] emri İsa’ya teslim edecektir.[33]
Bu noktada, bu rivayetlerin aslında Hz. Peygamber’in (s.a.a.) hadisi olduğu ve Abbasîlerin bu hadisleri kendilerine nispet ederek kullandıkları ihtimalinden söz edilebilir. Ancak rivayetlerin metinlerinde “Biz Ehl-i Beyt” ifadesi geçmesine rağmen İbn Abbas tarafından Hz. Peygamber’e nispet edilmeden nakledilmeleri bu ihtimali ortadan kaldırmaktadır. Bu ihtimali ortadan kaldıran bir başka karine daha mevcuttur. Bu karine, İbn Abbas’ın zürriyetinin Horasanlı siyah giyinenlerin yardımıyla elde ettikleri yönetimi sonunda Hz. İsa’ya devredeceklerinden bahseden hadislerle ilgilidir. Bu mevzû hadislerden biri, Abbasî halifesi Mansûr tarafından ecdadı tarikiyle Hz. Peygamber’e nispet edilerek rivayet edilmiştir. Buna göre Hz. Peygamber Abbas’a şöyle buyurmuştur: “Evladın Sevâd’a yerleşip siyah giyindiklerinde ve Horasanlılar onların yardımcıları olduğunda, emr (yönetim), onu İsa’ya teslim edinceye dek onlarda kalacaktır.” Tarihü’l-hülefâ’da da geçen bu rivayet İbnü’l-Cevzî tarafından el-Mevzûât (Uydurma Hadisler) adlı eserde “mevzû hadisler” başlığı altında tasnif edilmiştir.[34]
Dolayısıyla, hadis uydurma ve tahrif etme teşebbüslerinin, Abbasîlerin hilafetlerine meşruiyet kazandırmak amacıyla başlattıkları bir altyapı çalışması olduğu anlaşılmaktadır; nitekim bu altyapı çalışması çerçevesinde, Süyûtî’nin bir kısmını mevzû hadisler başlığı altında bir araya getirdiği çok sayıda hadis uydurmuşlardır.[35] Bunlar arasında örneğin Hz. Peygamber’in Abbas’ın ve evlatlarının zaferi için dua ettiğine dair bir hadis de bulunmaktadır.[36] İbnü’l-Cevzî de Abbasîlerin fazileti hakkındaki hadisleri naklettikten sonra tamamının uydurma olduğunu ifade etmiştir.[37]
2. Abbasîlerin Hasanoğullarının Uydurduğu ve Tahrif Ettiği Hadislerden Yararlanması
İmam Mehdî’nin (a.f.) soyunun İmam Hasan’a (a.s.) dayandığını iddia edenler, genellikle onun babasının adının Abdullah olduğunu öne sürmüşlerdir. Ancak bu kimselerin iddialarını delillendirmek için başvurdukları hadisler, Hz. Peygamber ve Masum İmamlar tarafından açıkça ifade edilen, İmam Mehdî’nin İmam Hasan Askerî’nin (a.s.) oğlu olduğu yönündeki sahih hadislerle çelişmektedir. Nitekim erken dönem Şiî kaynaklarında da İmam Mehdî’nin babasının adının Abdullah olduğunu bildiren bir hadis bulunmamaktadır. Süyûtî, el-Urfü’l-verdî adlı eserinde, Hz. Peygamber’den nakledilen ve Vadedilmiş Mehdî’nin babasının adının Abdullah olduğunu bildiren bir dizi rivayete yer vermiştir.[38] Ayrıca bazı rivayetlerde, Hz. Peygamber’in “Babasının ismi babamın ismiyle aynıdır” şeklindeki ifadesine yer verilmiş ve buna dayanarak İmam Mehdî’nin babasının isminin de Abdullah olduğu ileri sürülmüştür. Bu rivayetlerden biri şöyledir:
Abdullah b. Mesud’dan, Resulullah’ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: Dünya hayatından geriye sadece bir gün kalsa bile, Allah o günü uzatır ve o gün benim Ehl-i Beyt’imden birini gönderir. Onun ismi benim ismimle, babasının ismi de babamın ismiyle aynıdır. O, yeryüzünü zulümle dolduğu gibi adaletle doldurur.[39]
Bu rivayetler, zahirî anlamları itibariyle, İmam Mehdî’nin İmam Hasan Askerî’nin oğlu olduğunu bildiren hadislerle çelişmektedir. Bununla birlikte, Ehl-i Sünnet âlimlerinin ekseriyeti bu rivayetleri yalnızca makbul kabul etmekle kalmaz; aynı zamanda onları İmâmiyye’nin görüşünü reddetmek için bir delil olarak da kullanırlar.[40] Ancak zahirî anlamlarının kabulü, İmam Mehdî’nin babasının adını Hasan olarak bildiren mütevatir hadislerle çeliştiğinden[41] ve ayrıca, delaletleri problemli ve isnâdları malul olduğundan[42] bu rivayetler zayıf kabul edilmiştir. Bu nedenle, âlimlerden bir grup bu rivayetleri tevil yoluyla açıklamaya çalışmışken,[43] bir başka grup yazımlarında bir hatanın (tashif) meydana geldiğini öne sürmüştür.[44] Bir başka görüş ise, bu rivayetlerin muharref hadisler olduğu yönündedir ve bu görüş, hakikate en yakın görüş olarak kabul edilmiştir.[45]
Tarihî karineler ve kronolojik öncelik göz önünde bulundurulduğunda, “Babasının ismi babamın ismiyle aynıdır” ifadesinin Hasanoğulları (Benî Hasan) tarafından rivayetlere eklenmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Bununla birlikte, bu tür ifadeleri içeren rivayetlerin yaygınlaştırılmasında siyasî otoritelerin de rol oynamış olması mümkündür. Özellikle Abbasîlerin hilafeti ele geçirip Emevîlere karşı isyan ettikleri ilk dönemlerde, hadis uydurucuları onların emriyle ya da Abbasîlere yakınlaşmak amacıyla, Emevîlerin politikalarını geçersiz kılmak ve Abbasîlerin yöntem, düşünce ve siyasetini haklı göstermek üzere çeşitli hadisler uydurmuş ve bu yolla onların halk nezdindeki itibarını güçlendirmişlerdir.[46] Bir başka ihtimal ise Abbasîlerin, önceden tahrif edilmiş hadisleri kendi lehlerine kullanmış olmalarıdır. Özellikle “Babasının ismi babamın ismiyle aynıdır” ifadesini içeren hadislerde bu durum dikkat çekmektedir. Her ne kadar bu tahrif doğrudan Abbasîler tarafından yapılmamış olsa da, önceden Muhammed b. Abdullah (Nefsüzzekiyye) taraftarlarınca tahrif edilen bu rivayetler, daha sonra Abbasîler tarafından da kullanılmıştır. Nitekim Mansûr, bu muharref rivayetlere dayanarak oğluna Mehdî adını vermiştir.[47] [Mansûr’un adı da “Abdullah” idi; MŞ]
a) Mehdî İsminin Kullanımı
Mehdî ismi, tevatür derecesine ulaşmış birçok hadiste Âl-i Muhammed’in Kâimi (a.f.) için kullanılmıştır. el-Urfü’l-verdî adlı eserde bu ismin geçtiği 178 rivayet mevcuttur. Abbasî hanedanının ilk halifesi Seffâh ile yapılan biat da, esasında, onun Mehdî olduğu iddiası üzerine gerçekleştirilmiştir.[48] Abbasî döneminin başlarına tarihlendirilen bir şiirin bir beytinde, Seffâh, Hâşimoğullarının Mehdî’si olarak nitelenmiştir:
Sen, Hâşimoğullarının Mehdî’si ve onlara doğru yolu gösterensin;
Nice insan, ümitsizliğe düştükten sonra umutlarını sana bağladı.[49]
Mansûr da oğluna Mehdî adını vermiştir.[50] Bunun sebebi, bir gün onun hilafete ulaşabileceğini düşünmesidir; çünkü Hz. Peygamber’den ve Masum İmamlardan bu konuda bir haber almıştır.[51] Abbasî halifesi Mehdî ise, kendisini “Vadedilmiş Mehdî” olarak tanıtmak amacıyla birtakım teşebbüslerde bulunmuştur.[52]
b) Seffâh ve Mansûr İsimlerinin Uydurulması ya da Abbasî Halifelerine Tatbiki
Abbasîlerin ilk halifesi olan Ebû’l-Abbas, Abbasî Devleti’nin kuruluşunun resmen ilanı sırasında Seffâh (kan dökücü) lakabını almıştır.[53] Ancak el-İmâme ve’s-siyâse adlı eserin müellifi, Seffâh’ın ilk Abbasî halifesinin lakabı olmadığını; bu lakabın, Şam’da Emevîlere yönelik büyük bir katliam gerçekleştiren amcası Abdullah b. Ali’nin lakabı olduğu kanaatindedir.[54]
Seffâh lakabı üç erken dönem Şiî kaynağında yer alan dört hadiste geçmektedir. Bu hadislerden birinde, İmam Ali (a.s.) bu lakapla anılmıştır.[55] İmam Muhammed Bâkır’dan (a.s.) nakledilen başka bir hadiste ise, Seffâh, İmam Mehdî’den (a.f.) sonra zikredilmiştir.[56] İmam Ali’den rivayet edilen başka bir hadiste Seffâh’ın Şeybesânoğulları (Benî Şeybesân) hükümdarlarından birinin adı olduğu geçmektedir. Bu hadiste geçen Zevrâ ifadesi ile zikredilen başka bazı vasıflar dikkate alınıp tatbik edildiğinde, bu lakabın kinaye yoluyla Abbasoğullarının halifelerine işaret etmesi mümkündür.[57] İmam Muhammed Bâkır’dan nakledilen başka bir hadiste ise şöyle geçmektedir: “Kaim, Seffâh ve Mansûr bizdendir.”[58] Ancak Emevîler döneminde yaşayan İmamlara ait olan bu hadislerin hem delalet hem de sened açısından problemli olmaları ve ayrıca, az sayıda tarikle nakledilmiş olmaları, onları sahih kabul etmeyi güçleştirmektedir. Dolayısıyla, bu hadislere dayanılarak Seffâh’ın Ehl-i Beyt ekolünde yerleşik bir dinî kavram olduğu söylenemez; aksine, Abbasîler tarafından uydurulmuş olması muhtemeldir.
İmam Muhammed Bâkır’dan nakledilen ve İmam Hüseyin’in (a.s.) kanının intikamının Kâim’in eliyle alınacağını bildiren bir dizi hadiste ise, İsrâ Sûresi’nin 33’üncü ayetinde geçen “el-Mansûr” ifadesinin, İmam Mehdî’ye (a.f.) işaret ettiği belirtilmiştir.[59] Ancak bu hadislerin de sayısı azdır ve bazıları Câbir tarikiyle nakledilmiştir. Her ne kadar Şiî ricâl âlimleri Câbir’i güvenilir (sika) kabul etmiş olsalar da, ondan hadis alan ravilerin çoğu zayıf kabul edilmiştir.[60] Ayrıca bu rivayet, Mansûr’un Kâim’den farklı bir kişi olduğunu bildiren hadislerle de çelişmektedir.
Her ne kadar İmam Muhammed Bâkır’ın kastettiği anlam ile “Mansûr” isminin Araplar arasında yaygın olarak bilinen “zafer sahibi” anlamı birbirleriyle örtüşüyor gibi görünse de, bu ismin ahir zamana dair melâhim ve fiten hadislerinde yer almasının, menşei itibariyle, Yemenliler başta olmak üzere Arap tarihine ve kültürüne dayandığı anlaşılmaktadır. Zira Mansûr lakabı, Cahiliye dönemine ve İslâm’ın ilk yıllarına kadar uzanan derin tarihsel ve kültürel bir kökene sahiptir ve öteden beri Arap yarımadasının güneyinde bilinmekte, melâhim ve fiten hadislerinde de geçmektedir. Bu bağlamda Mansûr, Yemenli Mansûr (Mansûr el-Yemenî), Himyerli Mansûr (Mansûr el-Himyerî) ve Beklenen Kahtânlı (el-Kahtânî el-Muntazar) gibi isimlerle halkın beklediği efsanevî bir kurtarıcı olarak tezahür etmektedir. Nitekim ikinci Abbasî halifesi Ebû Cafer’in Mansûr lakabını seçmesinin en önemli nedenlerinden biri, bu lakabın halkın, özellikle de Yemenli kabilelerin duygu ve beklentileriyle örtüşmesiydi. O, böylece, halk nezdinde “hakiki Mansûr” olduğuna inanılmasının önünü açmak istemişti.[61]
Öte yandan, İmam Mehdî (a.f.) ile ilişkilendirilen Seffâh ve Mansûr lakaplarını içeren hadislerin doğrudan Abbasîler tarafından uydurulmuş olması veya en azından onların oluşturduğu siyasî atmosferin etkisiyle şekillenmiş ve beyan edilmiş olması da muhtemeldir. Örneğin Abdullah b. Amr’dan nakledilen şu rivayet bu ihtimali güçlendirmektedir:
Zorba yöneticilerin ardından yaraları saran toparlayıcı (Câbir), sonra hidayet rehberi (Mehdî), ardından zafer sahibi (Mansûr) gelir. Peşinden esenlik (silm) dönemi hâkim olur ve nihayetinde seçkin topluluğun önderi (emirü’l-asab) zuhur eder.[62]
Faruk bu konuda şunları yazar:
Bu hadislerin üçüncü Abbasî halifesi Mehdî zamanında veya hemen sonrasında ortaya çıkmış olması mümkündür. Zira sekizincilerinden itibaren Abbasî halifeleri, örneğin el-Mutasım-Billah, el-Mütevekkil-Alallah, el-Müstain-Billâh örneğinde olduğu gibi, isimlerinin sonuna genellikle Allah lafza-i celalini eklemişlerdir. Bu lakaplar, bu dönemde artık Mehdîlik anlamı taşımıyordu çünkü Abbasî devleti istikrar kazanmış ve kuruluş safhasını geride bırakmıştı.[63]
Dolayısıyla, bu tür hadislerin uydurulmasındaki ana gayenin, Abbasî hilafetine meşruiyet kazandırmak ve ilk Abbasî halifelerinin birer kurtarıcı (mehdî) olarak tanıtıp bu inancı halk arasında yerleştirmek olduğu söylenebilir. Nitekim bazı Ehl-i Sünnet kaynaklarında, örneğin Tarihü’l-hülefâ’da, Hz. Peygamber’e atfedilen ve uydurma oldukları açıkça anlaşılan bir dizi hadiste de bu lakapların bir kısmı geçmektedir. Sözgelimi bir hadiste, Hz. Peygamber Abbas’ı “Ebû’l-Hülefâ” (Halifelerin Babası) olarak nitelendirmiş ve Seffâh ve Mehdî’nin onun soyundan geleceğini, Hz. İsa’nın da onlardan birinin arkasında namaz kılacağını bildirmiştir.[64]
Hz. Peygamber’den nakledilen bir başka hadis, el-Urfü’l-verdî’de İmam Mehdî,[65] Tarihü’l-hülefâ’da ise Seffâh ile bağlantılı olarak rivayet edilmiştir.[66] Bir başka hadiste Seffâh, Mansûr ve Mehdî lakapları Hz. Peygamber’e atfedilmiştir.[67] Bir diğer hadiste ise, Kâim ve Mehdî iki farklı ve bağımsız şahsiyet olarak takdim edilmiştir. Buna göre Mehdî, adaleti tesis edecek kişidir. Aynı hadiste Mansûr ile Seffâh’tan da söz edilmektedir.[68]
Abbasî halifelerine kolaylıkla tatbik edilebilir nitelikte oldukları göz önünde bulundurulduğunda, bu mevzû hadislerin, söz konusu lakapların Abbasî halifeleriyle özdeşleşmesinden sonra uydurulmuş olmaları ihtimali güçlenmektedir. Nitekim Süyûtî de Tarihü’l-hülefâ adlı eserinde bu hadisleri Abbasî dönemiyle ilgili tarihsel malumat arasında ve doğrudan Abbasî halifeleriyle bağlantılı olarak nakletmiştir.
4. Süfyânî ile İlgili Hadislerin Abbasî Dönemi Emevîlerine Tatbiki
Ehl-i Sünnet’in hadis kaynaklarında Süfyânî konusu genellikle kesintisiz bir anlatı biçiminde ele alınmış ve bu anlatı çerçevesinde onun çeşitli bölge halklarıyla yapacağı savaşlar ayrıntılı bir şekilde tasvir edilmiştir. Dolayısıyla, bu konuyla ilgili hadisler ayrı ayrı ele alındıklarında, özellikle de çoğunda Süfyanî isminin hiç geçmediği göz önüne alındığında, dinleyicinin ya da okuyucunun bunların Süfyânî ile ilgili olduğunu fark etmesi mümkün olmayabilmektedir.[69]
Süfyânî ile ilgili hadislerin bir kısmı, kimi zaman içerdikleri bilgiler kısmen yanlış olsa da, tarihsel olaylarla örtüşmektedir.[70] Örneğin bazı hadislerde, Süfyânî’nin hurucunun Abbasîler dönemine tesadüf edeceğinden söz edilmiştir.[71] Ayrıca, hadislerde geçen Mervân,[72] Anbese[73] ve Yezid[74] gibi şahıs adları; Humus,[75] Kanserin[76] ve Dımaşk[77] gibi mekân isimleri ve Kelb,[78] Kays[79] ve Abbasoğulları[80] gibi kabile ve topluluk adları doğrudan 1./7. ve 2./8. yüzyıllarda meydana gelen tarihî olaylarla örtüşmektedir. Süfyânî’nin adı, soyu ve vasıflarıyla ilgili hadisler arasında ise ciddi tutarsızlıklar mevcuttur.[81]
Süfyânî ile ilgili Ehl-i Sünnet kaynaklarında bulunan hadislerinin büyük bir kısmı, mevkûf (isnâdı bir sahabîye ulaşan) veya maktû (isnâdı tâbiînden birine ulaşan) hadislerdir.[82] Masum İmamlardan (a.s.) rivayet edilen hadislerin çoğu ise, Abbasî döneminin başında yaşayan İmamlara aittir; İmam Musa Kâzım’dan (a.s.) ve ondan sonra gelen İmamlardan bu konuda sadece bir ya da iki hadis nakledilmiştir.[83]
Süfyânî hakkında farklı görüşler mevcuttur. Bir görüşe göre Süfyânî’nin hurucu kesindir ve bu konudaki bütün hadisler muteber ve makbuldür. Nitekim Ömer b. Hanzala, İmam Cafer Sâdık’tan (a.s.) şöyle rivayet etmiştir:
Kâim için beş alamet vardır: Süfyânî ve Yemânî[‘nin hurucu], semavî bir sesin (sayha) duyulması, temiz bir nefsin (nefsü’z-zekiyye) katledilmesi ve Beydâ’da [ordunun] yere batması (hasf).[84]
Bu görüşte olanlar açısından Süfyânî’nin savaşları hakkında ayrıntılı bilgi veren hadisler de makbuldür ve ahir zamana ilişkin olaylar olarak değerlendirilmektedir.[85] Hatta bir grup araştırmacı, ahir zamanda ve zuhurun arifesinde birden fazla Süfyânî’nin huruc edeceğine inanmışlardır.[86] Dolayısıyla, hadislerin bir kısmının birinci Süfyânî’nin, diğer kısmının ise ahir zamandaki asıl Süfyânî’nin hurucuna işaret ettiği söylenebilir. Nitekim Meclisî de İmam Muhammed Bâkır’dan (a.s.) rivayet edilen bir hadise düştüğü notta, bir yazım hatası meydana gelmiş olabileceğini belirterek, bu hadiste Süfyânî’nin birden fazla olabileceğinin bildirmiş olması ihtimalinin uzak bir ihtimal olmadığını ifade etmiştir.[87] Süfyânî ile ilgili hadislerin kabul görmesini sağlayan yaklaşımlardan biri de, bir bedânın —ilahî takdirde sonradan ortaya çıkan bir değişikliğin— gerçekleşmiş olabileceği ihtimaline dayanan görüştür.[88] Bununla birlikte, bazı araştırmacılar, Süfyânî ile ilgili hadislerin tamamının mevzû olduğunu ileri sürmüşlerdir.[89]
Ancak bütün bu görüşler arasında kabul edilebilir olanı, Ehl-i Beyt İmamlarından (a.s.) sâdır olup masalsı bir dile sahip olmayan ve Süfyânî’nin hurucunun kesin olduğunu bildiren sahih hadislere dayanan görüştür. Şiî kaynaklarında yer alan bu hadisler, ravi sayısı bakımından tevatür derecesine ulaşmış, çoğunlukla da makbul kabul edilmişlerdir.[90] Buna karşın, Süfyânî ile İmam Mehdî çatışmasını masalsı ayrıntıları da içerecek şekilde anlatan rivayetler ise zayıftır. Muhtemelen bu rivayetler, Abbasîler başta olmak üzere çeşitli grup ve fırkalar tarafından, gelecekten haber veren mevcut hadisler model alınarak uydurulmuş veya tahrif edilmişlerdir.
Özellikle Ehl-i Sünnet kaynaklarında yaygın olan hadislerin bir kısmının, Ebû Süfyân’ın soyundan gelen Emevîlerden, Masum İmamların da önceden haber verdiği bir şahısla ilgili olması ve Abbasîlerin de bu şahsın hurucunu kendi iktidarlarının habercisi olarak takdim etmiş olmaları ihtimal dahilindedir. Aşağıda bu grupta yer alan rivayetlerin birkaç örneği verilmiştir:
Ertât [b. Münzir]’den rivayet edildiğine göre o [Resulullah (s.a.a.)] şöyle demiştir:
Süfyânî Kûfe’ye girecek ve orayı üç gün boyunca yağmalayıp halkından altmış bin kişiyi öldürecektir. Ardından on sekiz gün orada kalacak ve şehrin mallarını taksim edecektir. Kûfe’ye girişi, Kadfinisyâ’da [veya Karkîsiyâ] Türkler ve Rumlarla savaştıktan sonra olacaktır. Daha sonra onlara karşı bir ordu gönderecek, bu ise bir fitneye yol açacaktır. Onlardan bir topluluk Horasan’a geri dönecek, Süfyânî ise [yolu üzerindekileri] katledip kaleleri yıkarak Kûfe’ye girecek ve Horasan ehlini arayacaktır. O esnada Horasan’da Mehdî’ye itaate davet eden bir topluluk ortaya çıkacaktır. Ardından Süfyânî, Medine’ye [bir ordu] göndererek Muhammed Ailesi’nden (Âl-i Muhammed) bir topluluğu yakalatıp Kûfe’ye getirecektir. Bunun üzerine Mehdî ve Mansûr [Medine’den] kaçacaklardır. Süfyânî onları yakalatmak için peşlerinden bir birlik gönderecektir. Mehdî ve Mansûr Kûfe’ye vardıklarında, Süfyânî’nin ordusu onlara ulaşacak ve [bu ordu Beydâ mevkiine] indiğinde, orada yere batırılacaktır (hasf). Bundan sonra Mehdî huruc edecek, Medine’ye uğrayıp Hâşimoğullarından orada bulunanları kurtaracaktır. Bu sırada siyah sancak[lı]lar (er-râyât es-sûd) ilerleyecek ve bir su kenarına ulaşacaklardır. Bu haber Kûfe’deki Süfyânî askerlerine ulaşınca onlar kaçacaklardır. Ardından Mehdî Kûfe’ye girecek ve orada bulunan Hâşimoğullarını kurtaracaktır. Daha sonra Kûfe çevresinden el-Asab adı verilen bir topluluk çıkacaktır. Bu topluluğun yanında çok az silah olacak ve içlerinde bazı Basralılar da bulunacaktır. Bunlar, Süfyânî’nin askerlerini terk edip, onların elindeki Kûfe esirlerini kurtaracaklardır. Bunun ardından siyah sancaklılar, Mehdî’ye biat etmek üzere [bir elçi] göndereceklerdir.[91]
Rivayette anlatılan olaylar, Emevîlerin Abbasî ihtilali neticesinde devrildiği 2./8. yüzyıl gelişmeleriyle büyük ölçüde örtüşmektedir. Nitekim Yakubî şöyle yazmaktadır:
Muhammed b. Kasrî,[92] Kûfe’yi Hâşimoğulları adına ele geçirip davetlerini alenileştirdi. Emevîleri ve taraftarlarını Kûfe’den sürdü ve siyah sancağı ortaya çıkardı.[93]
Bu durum, bu rivayetin Abbasîler tarafından uydurulmuş olma ihtimalini güçlendirmektedir. Rivayette Mehdî ve Mansûr isimlerinin birlikte zikredilmesi, bu iki şahsın takibattan kaçarak Kûfe’ye ulaşmaları gibi detaylar rivayetin zayıf olduğunu gösteren unsurlardır. Zira sahih hadislere göre, İmam Mehdî (a.f.) Mekke’de, Kâbe’nin yanından zuhur edecek ve zuhurundan önce yerini kimse bilmeyecektir.[94] Ayrıca İmam Mehdî ile birlikte Mansûr adında başka bir şahsın bulunması bilgisi de hadis tenkidi açısından bu rivayetin zayıf olduğunu gösteren bir başka unsurdur. Bunlara ilaveten, rivayetin kaynağı Ehl-i Sünnet veya Şia’nın erken dönem kaynakları değil, İbn Hammâd’ın güvenilir ve muteber olmayan el-Fiten adlı eseridir. Ayrıca, rivayetin isnâdında kopukluk olması, yani mürsel olması da güvenilirliğini ortadan kaldırmaktadır.
Aşağıdaki rivayet de dönemin tarihî olaylarla hatırı sayılır ölçüde örtüşmektedir ve bu durum, bu rivayetin de Abbasîler tarafından uydurulmuş olması ihtimalini güçlendirmektedir:
Ali b. Ebî Tâlib’den nakledildiğine göre o şöyle demiştir:
Süfyânî’nin süvarisi [ordusu] Kûfe’ye ulaştığında, Horasan ehlinin peşine asker gönderecektir. Horasan ehli ise Mehdî’yi aramaya koyulacaktır. Mehdî, Haşimî[lerden bir şahıs] ile siyah sancakların altında buluşacaktır. [Hâşimî’nin ordusunun] önünde Şuayb b. Salih bulanacaktır. Mehdî ile Süfyânî, Istahr Kapısı’nda karşı karşıya geleceklerdir. Aralarında büyük bir savaş yaşanacaktır. Siyah sancak[lı]lar galip gelecek, Süfyânî’nin süvarisi kaçacaktır. İşte o zaman insanlar Mehdî’yi arzu edecek ve onu talep edeceklerdir.[95]
Bu durumda, rivayette geçen Süfyânî ile Emevîlerin son halifesi II. Mervân kastedilmektedir. Abbasîler, ilk halifeleri Seffâh’ı Mehdî olarak takdim ettikleri gibi,[96] bu inancı güçlendirmek amacıyla, Emevî halifesini de Süfyânî olarak göstermişlerdir. Bu görüşü pekiştiren bir başka tarihî karine şudur: Seffâh, halifeliğini resmen ilan etmeden önce, Emevî yönetiminin korkusuyla bir süre Kûfe’de gizlenmiş; küçük bir topluluk dışında, askerleri de dahil olmak üzere, hiç kimse onun nerede olduğundan haberdar olmamıştır.[97] Siyah sancaklarla Irak’a yönelen Horasan ordusuyla kastedilen ise, Ebû Müslim’in askerleridir. Bir dizi rivayette geçen Hâşimoğulları ve Hâşimî ifadeleriyle de Abbasoğulları kastedilmiştir.[98] Horasan birliklerinin çok sayıda bölgede Emevîlerle ve onların taraftarlarıyla girdiği çatışmaların bu rivayette geçen çatışmaların kaynağı olması kuvvetli bir ihtimaldir.
Her hâlükârda, İmam Ali’den (a.s.) rivayet edilen yukarıdaki hadis, muhtemelen, 2./8. yüzyıl olaylarıyla ilgilidir. Hadis, kendi kıyamlarını İmam Mehdî’nin (a.f.) zuhuruna zemin hazırlayan bir hareket olarak göstermek için Abbasîler tarafından tahrif edilmiş ve Seffâh, “Beklenen Mehdî” (Mehdî el-Muntazar) olarak takdim edilmiştir. Bu tür rivayet, Emevîlerin çöküşü ve Abbasîlerin siyah sancaklarıyla ortaya çıkışıyla bağdaştırılmak amacıyla kullanılmıştır. Görünüşe göre bu ve buna benzer rivayetler, İmam Ali’nin (a.s.) ilk İslâm devletlerinin yükseliş ve çöküşüne ilişkin öngörüler içeren hadislerine dayanmaktadır. İmam Ali’den sonra bu hadisler tahrif edilmiş ve metinlerine yapılan çeşitli eklemelerle değiştirilmişlerdir.[99] Nitekim Şia’nın hadis derlemelerinde böyle bir hadis bulunmadığı gibi, İbn Hammâd’ın el-Fiten’i dışında Ehl-i Sünnet’in erken dönem kaynaklarının hiçbirinde de bu rivayet geçmemektedir. Ayrıca, rivayetin senedinde tedlisle, yani bir hadisin isnâdında kasten hile yapmakla itham edilen Velid b. Müslim bulunmaktadır.[100] Dolayısıyla rivayet, delalet açısından zayıf olmasının yanı sıra isnâdı açısından da kabul edilebilir bir durumda değildir.
5. Siyah Sancaklar ve Horasan Kıyamıyla İlgili Hadislerin Uydurulması ve Tahrif Edilmesi
Mehdîlikle ilgili hadislerin önemli bir kısmında, İmam Mehdî’nin (a.f.) zuhurunun alametlerinden biri olarak, Doğu’da ve daha özel olarak Horasan’da başlayacak hazırlık mahiyetindeki bir kıyamdan söz edilmektedir. Bu hadislerde kıyam eden Horasan askerlerinin nişanesinin “siyah sancaklar” olduğu belirtilmiştir. Bazı araştırmacılar, geçmişte Horasan adının bugünkü İran’ı da içine almasından hareketle, bu hadislerde geçen Doğu ve Horasan ile kastedilen yerin İran olduğu kanaatine varmışlardır.[101] Buna göre Abbasîler, siyah sancaklarla ilgili hadisleri Emevîler aleyhine yorumlamış ve halkı, siyah sancaklar altında kuracakları devletin, Hz. Peygamber’in (s.a.a.) hadislerinde müjdelenen devlet olduğuna ve İmam Mehdî’nin de kendi soylarından geleceğine inandırmaya çalışmışlardır.[102] Buna mukabil bazı hadislerde, siyah sancaklar kötülenmiştir. Örneğin bir hadiste şöyle denilmiştir:
Ne zaman Doğu tarafından siyah sancaklar yükselirse, işlerinin başı fitne, ortası kargaşa, sonu ise dalalet olacaktır.[103]
2./8. yüzyılda meydana gelen olaylarda ve Ebû Müslim’in kıyamında siyah sancaklar, Horasan ve Doğu ile ilgili rivayetlerin İmam Mehdî’nin zuhurundan önce gerçekleşecek hazırlık mahiyetindeki kıyam olarak kabul edilmesini engelleyen bazı karineler mevcuttur. İmam Hasan Askerî (a.s.), İmam Cafer Sâdık’ın (a.s.) hayatını anlatırken, “Mervân el-Hımâr’dan [Eşek Mervân, son Emevî halifesi II. Mervân] sonra, siyah sancaklar Ebû Müslim’le birlikte 130/747 yılında Horasan’dan hareket etti ve ardından Seffâh hilafete ulaştı” ifadesini kullanmıştır.[104] Musa b. Bekr de Abdurrahman adında birinin İmam Sâdık ile görüşmesini naklederken, İmam’ın ona şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
Vakti geldi! O, Horasan’dan çıkan siyah sancakların sahibidir.[105]
Ebû Müslim’in, İbrahim b. Muhammed ile görüşmeden önce adının Abdurrahman olduğu ve ismini bizzat İbrahim’in Ebû Müslim olarak değiştirdiği nakledilmiştir.[106] İmam Sâdık’ın, ashabına siyah sancak[lı]ların hurucu karşısında nasıl bir tavır almaları gerektiği konusundaki yönlendirmeleri de bu olayın bizzat İmam’ın dönemiyle —2./8. yüzyılın başlarıyla— ilgili olduğunu ve hadislerde geçen ifadenin doğrudan bu olayı işaret ettiğini göstermektedir.[107]
Rivayetlerde Ümeyyeoğullarının (Emevîlerin) ve Abbasoğullarının isimlerinin açıkça zikredilmesi gibi karineler, siyah sancaklar ve onlarla ilgili hadislerin İmam Mehdî’nin (a.f.) zuhurundan önce gerçekleşecek, hazırlık mahiyetindeki kıyamla bir ilgisinin olmadığını katiyetle ortaya koymaktadır. Örneğin, Muâviye b. Ebî Süfyân’ın Ziyâd’a yazdığı mektupta bu sancakların mahiyeti şu şekilde açıklanmıştır:
Ali sana, siyah sancakların Horasan’dan gelecek olan Acemler olduğunu; Emevîleri kendi mülklerinde mağlup edip taşın altında [gizlenmiş] olsalar bile onları katledecek olanların onlar olduklarını haber vermiştir.[108]
Ümeyyeoğulları ve Abbasoğulları, Masum İmamlardan (a.s.) kendilerine ulaşan hadisler doğrultusunda Horasanlıların kıyam etmesini beklemişlerdi.[109] Nitekim geleceğe dair bir ihbar içeren bu hadisler halk arasında yayılmıştı ve kamuya açık alanlarda siyah sancaklı Doğuluların (Meşrikiyyûn) kıyamı konuşulmaktaydı.[110] Ayrıca, siyah sancaklar hakkında İmam Sâdık’tan sonraki İmamların hiçbirinden herhangi bir hadis nakledilmemiştir. Dolayısıyla siyah sancaklarla ilgili olarak rivayet edilen hadisler, yalnızca Hz. Peygamber, sahâbe ve Emevîler döneminde yaşamış İmamlar ile ilişkilendirilebilir. Bu bakımdan siyah sancaklarla kastedilen, doğrudan Abbasoğullarıdır; zira eğer bu hadisler İmam Mehdî (a.f.) ile ilgili olsaydı, İmam Sâdık’tan sonra gelen İmamların hadislerinde bu konuya dair en azından bir veya iki söz bulunması gerekirdi.[111]
Siyah sancaklar ve Doğu menşeili Horasan kıyamıyla ilgili hadisleri İmam Mehdî’nin (a.f.) zuhurunun alameti kabul eden bir diğer görüşte ise, bu hadisler 2./8. yüzyılda meydana gelen Abbasî ihtilaline tatbik edilmiştir. Bu görüşü savunanlara göre sözü edilen hadislerde bahsedilen kıyam, Ebû Müslim’in Emevîlere karşı başlattığı, nihayetinde Abbasîleri hilafete taşıyan harekettir.[112] Bu kanaatte olanlar, görüşlerini delillendirmek için İmam Mehdî’nin Horasan ordusu içinde yer alacağı ihtimalinden söz eden rivayetlere dayanmışlardır.[113] Fakat bu rivayetler konuyla ilgili başka rivayetlerle çelişince, bu çelişkiyi ortadan kaldırmak için rivayetlerin bir kısmını zayıf kabul etmişlerdir. Buna karşın, siyah sancaklarla ilgili rivayetlerin Ebû Müslim’in sancağıyla bağlantılı olduğunu kabul etmişlerdir.[114]
Bazı araştırmacılara göre, siyah sancaklar ve Horasanlıların kıyamına dair rivayetler, doğrudan Ebû Müslim’in komutasındaki Abbasî ihtilaline işaret etmektedir. Onlara göre, Abbasîler de bu durumun farkındaydı[115] ve Hz. Peygamber (s.a.a.) ile Masum İmamlardan (a.s.) nakledilen ve geleceğe dair haberler içeren hadisler[116] aracılığıyla bu kıyama hazırlanmış, hatta önceden planlamasını yapmışlardı.[117]
Buna göre, Horasanlıların ve Doğu ehlinin kıyamı ile siyah sancakların dalgalanmasını İmam Mehdî’nin (a.f.) zuhuru ile ilişkilendiren hadisler zayıftır ve uydurulmuş olma ihtimalleri yüksektir. Ehl-i Sünnet’in konuyla ilgili hadislerinin çoğu bu kabildendir. Şia’nın erken dönem kaynaklarında yer alan ve İmam Mehdî’den bahseden hadisler ise (bunların bir kısmı Ehl-i Sünnet’in hadislerini güçlendirmek için kullanılmaktadır) Sünnî kaynaklardakilere oranla sayı bakımından oldukça azdır. Delalet ettiği anlam bakımından İmam Mehdî (a.f) ile ilişkilendirilen, fakat muhtemelen Abbasîler tarafından uydurulan siyah sancaklı Horasanlılarla ilgili hadislerin bir örneği şu şekildedir:
İbn Mesud’dan rivayet edilmiştir: Resulullah’ın (s.a.a.) huzurunda oturuyorduk. O sırada Haşimoğullarından bir grup genç geldi. Onları görünce Hz. Peygamber’in gözleri doldu, benzi attı. “Yüzünüzde bizi üzen bir hal görmekteyiz?” dedim. Bunun üzerine şöyle buyurdu: “Biz öyle bir Ehl-i Beyt’iz ki Allah bizim için ahireti dünyaya tercih etmiştir. Benden sonra Ehl-i Beyt’im bela, sürgün ve dışlanmaya maruz kalacaktır; ta ki Doğu’dan siyah sancaklar taşıyan bir topluluk gelinceye değin. Onlar hakkı talep edecekler fakat o, onlara verilmeyecek. Bunun üzerine savaşacaklar ve galip gelecekler. Sonra istedikleri onlara verilecek ama bu kez de onlar kabul etmeyecek; onu Ehl-i Beyt’imden bir kişiye teslim edeceklerdir. O da yeryüzünü zulümle dolduğu gibi adaletle dolduracaktır. Sizden kim o zamana erişirse, kar üzerinde emekleyerek de olsa, onlara katılsın. Çünkü o Mehdî’dir.”[118]
Bu hadis, Ehl-i Sünnet’in muhtelif kaynaklarında nakledilmiştir.[119] Ancak bu kaynakların bir kısmında siyah sancaklar ifadesi yer almamaktadır. Bu durum, son bölümün hadisin orijinal metnine sonradan eklendiği ihtimalini güçlendirmektedir. Muhtemelen kendilerini Ehl-i Beyt olarak takdim eden Abbasîler, hadise bu cümleleri ekleyerek siyah sancaklıları Hz. Peygamber’in ihbarı gibi göstermeyi ve Abbasî davetini, Ehl-i Beyt’in maruz kalacağı belaya, sürgüne ve dışlanmaya son verecek olan hareket olarak takdim etmeyi amaçlamışlardır.
Hadis âlimi Elbânî, senedinde Yezid b. Ebî Ziyâd isimli şahsın bulunması sebebiyle bu hadisi zayıf kabul etmiştir.[120] Yezid b. Ebî Ziyâd’ın adı Ehl-i Sünnet kaynaklarında bulunan iki hadisin isnâdında geçmektedir. Bu iki hadisten birinde sancakların siyah olduğu belirtilmemiştir.[121] Bu hadisin zayıf olduğunu gösteren bir başka karine ise, Horasanlıların İmam Mehdî’yi (a.f) aramak üzere huruc edip Kûfe’ye doğru hareket edeceklerini bildiren diğer hadislerle çelişmesidir.[122]
Bu tema, Şia’nın erken dönem kaynaklarının bir kısmında da yer bulmuşsa da hem delalet hem de isnâd açısından problemlidir. Delâilü’l-imâme adlı eserde bu konuda beş hadis yer almaktadır. Bunlardan dördü aynı içerikte olup Abdullah b. Mesud tarikiyle Hz. Peygamber’den rivayet edilmiştir.[123] Bu hadislerin birinde sancak kelimesi herhangi bir renk belirtmeksizin kullanılmıştır[124] ve son kısımda yer alan ifadeler, diğer üç hadiste yer alan ifadelerle bariz derecede farklılık göstermektedir. Bu da diğer üç hadisin zayıflığına delalet eden bir karine olarak değerlendirilebilir. Buna ilaveten, Mehdî’nin ismine ve vasıflarına da temas edilmiştir. Bir başka hadiste ise yalnızca beş alamet sayılmıştır. Bu hadisin isnâdında Şuayb b. Salih’in isminin geçmesi, siyah sancaklarla ilgili hadislerle muhteva bakımından bağdaşsa da metninde Horasanlıların kıyamının İmam Mehdî’nin zuhuruyla irtibatlı olduğunu gösteren bir emare bulunmamaktadır.[125] Geri kalan hadisler de hem metin açısından hem de isnâd bakımından çeşitli kusur ve sorunlar barındırmaktadır: İsnâdın bir Masum’a ulaşmaması;[126] senedde iki Vâkıfî ravinin bulunması;[127] Câbir tarikiyle rivayet edilmelerinden kaynaklanan sened zayıflıkları ve metinsel tutarsızlıkları;[128] metinde Abbasoğullarının ismen zikredilmesi;[129] Horasanlı şahsın kimliğinin belirsiz olması;[130] metinde siyah sancaklar tabirinin geçmemesi;[131] Süfyânî’nin hurucundan sonra İmam Mehdî’nin gizlenmesi konusunun şüpheli ve zayıf olması[132] ve sancakların siyah olduğunun belirtilmemesi[133] bu kusur ve sorunlardan bazılarıdır.
Bir örneği aşağıda verilen bir dizi hadiste ise, içlerinde Mehdî’nin (a.f.) de bulunduğu siyah sancaklıların Doğu’dan çıkacağı belirtilmiştir.
Sevbân’dan nakledildiğine göre Resulullah (s.a.a.) şöyle buyurmuştur:
Sizin şu hazinenizin yanında, hepsi de bir halife oğlu olan üç kişi savaşacak. Nihayetinde bu hazine onlardan hiçbirine geçmeyecek. Sonra Doğu tarafından siyah sancaklar ortaya çıkacak ve sizi, daha önce hiçbir topluluğun yapmadığı bir şekilde katledecekler. Ardından Allah’ın halifesi Mehdî gelecek. Onu işittiğinizde, kar üzerinde emekleyerek de olsa, ona gidin ve ona biat edin. Çünkü o Allah’ın halifesi Mehdî’dir.[134]
Bir araştırmacı, siyah sancaklıları İran’la ve kıyamı ise, Şiî kıyamıyla ilişkilendirmiştir. Bu yoruma göre “hazinenin yanındaki savaş” ifadesiyle Irak’taki hadiselere işaret edilmiştir.[135] Ancak siyah sancaklar hakkındaki hadisler, tarihsel karineler göz önüne alınarak bir arada değerlendirildiklerinde, bu yorumun isabetli olmadığı anlaşılmaktadır.
İbn Kesir’e göre hadiste geçen “hazine” (kenz) ifadesiyle Kâbe kastedilmiştir.[136] Ancak muhtemelen mülk ve hilafet kastedilmiştir; nitekim bir yerde bu ifadenin ardından “yani mülkünüzün” (ey mulkukum) ifadesi yer almaktadır.[137] Büyük bir ihtimalle birbiriyle savaşacağı zikredilen üç kişi, Emevî veliahtlarıdır; üç veliaht rekabete tutuşmuş, nihayetinde Mervân galip gelmiştir.[138] Bu görüşü destekleyen bir diğer karine ise el-Fiten kitabında geçen ve muhtemelen Emevîlerin yıkılışıyla ilgili olayları konu alan hadislerdir. Bu hadislerin ya doğrudan bu olayları önceden haber verdiği ya da sonradan bu olaylara uyarlanarak uydurulduğu anlaşılmaktadır; çünkü bu hadislerde Süleyman b. Hişâm ve Hişâm gibi bazı Emevî şahsiyetlerin isimleri açıkça ve sıkça geçmektedir.[139] Ayrıca yukarıdaki hadisin metninde geçen “kar üzerinde emekleyerek de olsa” ifadesi, muhtemelen İmam Mehdî’nin (a.f) gaybet sonrası zuhuruyla ilgili olarak Hz. Peygamber’den rivayet edilen bir hadisten iktibas edilmiştir.[140]
Mevcut karineler ışığında bu hadisin, delalet bakımından İmam Mehdî (a.f.) ile bir ilgisinin bulunmadığı ve muhtemelen Emevîlerin son yıllarında patlak veren iç çatışmalarla eş zamanlı olarak Abbasî aktörler tarafından uydurulduğu anlaşılmaktadır.
Hadislerin bir kısmında, genellikle şu vasıflara sahip bir şahsiyetten söz edilmektedir: genç; Hâşimî; sağ veya sol avucunda bir ben bulunan; Horasanlı; Süfyânî ile savaşıp onu mağlup eden. Aşağıda bu konuda iki örnek rivayet aktarılmıştır:
Ebû Cafer’in [İmam Muhammed Bâkır(a.s.)] şöyle dediği rivayet edilmiştir:
Sağ avucunda ben bulunan Hâşimoğullarından bir genç siyah sancaklarla Horasan’dan huruc edecektir. Önünde Şuayb b. Salih olacak, Süfyânî’nin ordusuyla savaşacak ve onları bozguna uğratacaktır.[141]
Ali’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir:
Süfyânî ile savaşmak üzere siyah sancak[lı]lar huruc edecektir. İçlerinde sol avucunda bir ben bulunan Hâşimoğullarından bir genç de bulunacaktır. Ordunun öncü birliğinin başında Temim kabilesinden Şuayb b. Salih adında biri olacak ve Süfyânî’nin ordusunu bozguna uğratacaktır.[142]
Bu iki rivayet, her ne kadar ismi geçmese de, muhtevası itibariyle, İmam Mehdî’nin (a.f) methedildiğine dair bir delalet içermektedir. “Hâşimoğullarından bir genç” (şâbbun min Benî Hâşim) ifadesi dikkate alındığında, bu rivayetin Emevîlerin son döneminde ve Ebû Müslim yanlısı aktörler tarafından uydurulmuş olması ihtimali güçlenmektedir. Hâşimoğullarından bir gençle kastedilen Ebû Müslim’dir.[143] Zira Ebû Müslim iktidarı ele geçirdikten sonra kendisini Hâşimoğullarına nispet etmiş ve Abdullah b. Abbas’ın oğlu Suleyt’in soyundan geldiğini iddia etmiştir.[144] Hatta takipçileri onu Ehl-i Beyt’ten kabul etmişlerdir.[145] Tarih kaynaklarında Ebû Müslim’in sağ ya da sol avucunda bir ben olduğuna dair bir kayıt bulunmasa da, muhtemelen kendisi böyle bir fiziksel özelliğe sahipti ve hadis metinleri de bu gerçeklik üzerine kurgulanmıştı.
Ehl-i Sünnet ve Şia ulemasının bu iki hadise itibar etmemesi, bunların zayıflığını gösteren bir karinedir. Câbir rivayeti de şüphelidir.[146] Ayrıca ikinci hadisin senedinde Velid b. Müslim’in yanı sıra her ikisi de zayıf kabul edilen[147] Rişdîn’in ismi geçmektedir.[148]
6. İmam Mehdî’nin (a.f.) Zuhurunun Arifesinde Abbasî Hilafetinin Yeniden Kurulacağı İddiası
Kaynaklarda yer alan bir dizi rivayette Abbasoğulları konusu Mehdîlik meselesiyle bağlantılı olarak gündeme getirilmiştir. Bu rivayetlerden hareketle, hilafetin dağılmasından sonra Abbasî hâkimiyetinin yeniden kurulacağı, kesin ve inkâr edilemez bir gerçek olarak telakki edilmiştir.[149] Ancak bu anlayış doğru görünmemektedir. Zira asırlar sonra Abbasî hâkimiyetinin nasıl yeniden kurulacağı konusu, yalnızca bu tür rivayetlere dayanılarak kabul edilebilecek bir mesele değildir.[150] Şia’nın erken dönem kaynaklarında yer alan bazı hadislerde Abbasîler, genellikle, hilafeti gasbedenler olarak görülmüş ve bu yüzden zemmedilmiştir.[151] Bir dizi hadiste ise, hanedan üyelerinin arasında ihtilaf çıkmasının kaçınılmaz olduğundan bahsedilmiştir.[152] Bu hadislerin hiçbirinde bu hanedanın yeniden hâkimiyet kuracağını gösteren herhangi bir emare bulunmamaktadır. Bununla birlikte, senedinde Vâkıfî ravilerin bulunduğu hadisler[153] ile bu konuya açıkça temas etmeyen hadisler[154] bu durumun dışındadır. Ancak, İmam Musa el-Kâzım’dan (a.s.) rivayet edilen bir hadis diğerlerinden farklıdır. Bu hadis şöyledir:
Abbasoğullarının devleti ortadan kalkacak, ondan geriye hiçbir şey kalmayacak ama sonra yeniden kurulacaktır.[155]
Ne var ki bu hadisin ravisi Ali b. Ebî Hamza Vâkıfî’dir ve bu hadis, tek başına böylesine önemli bir olayın dayanağı olamaz. Diğer taraftan, isnâdı bir Masum’a ulaşmayan bir dizi hadis de bulunmaktadır.[156] Bir kısım hadis ise, Abbasî hâkimiyetinin asla zeval bulmayacağı iddiasında olduğu gibi,[157] tarihî gerçekliklerle çelişmektedir. Bazı hadislerin metinlerde geçen “ferec” (kurtuluş) gibi lafızlar ise hatalı çıkarımlar yapılmasına sebebiyet vermiştir.[158]
Ehl-i Sünnet kaynaklarında Abbasoğullarına atıf farklı bir şekilde yapılmıştır. Hz. Peygamber’e (s.a.a.) atfedilen bir dizi hadiste Abbas’ın evlatlarının hilafeti müjdelenmişse de Sünnî muhaddislerden bazıları bunları mevzû hadis olarak nitelemişlerdir.[159] İbn Hammâd da el-Fiten’inde Abbasoğullarına birkaç bab ayırmıştır. Bu kitaptaki rivayetlerin bir kısmı hanedanın ilk asırlardaki hâkimiyetiyle ilgiliyken,[160] bir kısmı zuhur arifesinden bahsetmektedir.[161] Bu rivayetlerin iletmek istediği mesaj, Abbasî Devleti’nin İmam Mehdî’nin (a.f.) zuhurunun hemen öncesinde tekrar kurulacağıdır.
Öte yandan, Abbasoğullarından Vadedilmiş Mehdî’nin kıyamıyla bağlantılı olarak bahseden rivayetler de mevcuttur. Örneğin bir rivayette şöyle geçmektedir:
Abdüsselam b. Müslim’in şöyle dediği nakledilmiştir:
Abbasoğullarının hâkimiyeti devam ettiği sürece insanlar hayır ve refah içinde olacaklardır. Hâkimiyetleri yıkıldığında ise insanlar fitneler için kalacaklardır ve bu durum, Mehdî kıyam edinceye değin devam edecektir.[162]
Benzer bir durum, Muhammed b. Hanefiyye’den nakledilen ve tarihî gerçekliklerle bağdaşmadığı tespit edilen bir başka rivayette de görülmektedir.[163] Bu rivayette İmam Mehdî’nin 200/815-816 yılında kıyam edeceği bildirilmiştir. Ertât’tan nakledilen bir başka rivayette, Abbasî Devleti’nin yeniden tesisinin İmam Mehdî’nin (a.f.) zuhurundan sonra gerçekleşeceği şu şekilde ifade edilmiştir:
Mehdî Beytü’l-Makdis’e inecek. Sonra onun ardından ailesinden (min ehli beytihi) bir halife gelecek. Onların [hâkimiyet] dönemi uzun sürecek ve zorbalık yapacaklar. Nihayet insanlar Abbasoğulları sebebiyle fitneye düşecekler. İnsanlar, yöneticileriyle birlikte Kostantiniyye’yi fethedene kadar bu hal üzere kalacaklar. O [yönetici] salih bir adamdır. Onu [şehri] İsa b. Meryem’e teslim edecek. Abbasoğullarının hâkimiyeti devam ettiği sürece insanlar refah içinde yaşamaya devam edecek; hâkimiyetleri sona erdiğinde ise, Mehdî gelinceye kadar fitne içinde kalacaklar.[164]
Bu rivayet, senedinin maktû olmasının yanı sıra Ka‘b rivayetiyle de çelişmektedir. Ertât rivayetinde Abbasî Devleti’nin yeniden tesisi İmam Mehdî’nin zuhurundan sonraya bırakılırken, Ka‘b rivayetinde Abbasîlerin yıkılışı İmam Mehdî’nin zuhurunun alameti olarak zikredilmiştir.[165]
7. Fetihler Hakkında Hadis Uydurulması
Kostantiniyye, İmparator Konstantin tarafından surlarla çevrilen ve onun adıyla anılan, on dokuz Roma imparatoruna başkentlik yapmış bir şehirdir.[166] Kostantiniyye’nin fethi, İslâm fütuhatının ilk yıllarından itibaren Müslüman halifelerin askerî hedeflerinden biri olmuştur. Zira bu şehir ve Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu, İslâm’ın zuhur ettiği dönemde Hıristiyanlığın Doğu Avrupa’daki kalesi ve merkezi konumundaydı. Bu şehrin fethiyle Hıristiyan dünyası ağır bir darbe alacak ve diğer Hıristiyan topraklarının ele geçirilmesi çok daha kolay hale gelecekti.[167]
Abbasîler de bu şehre ve Roma topraklarına ulaşma arzusunda oldukları için,[168] Seffâh 133/750-751 yılında Roma İmparatoru Konstantin’e karşı bir ordu göndermiştir.[169] 163/780 yılında Abbasî halifesi Mehdî, Horasan başta olmak üzere hükümran olduğu toprakların dört bir yanından asker toplamış ve Roma ile savaş hazırlığı görmüştür.[170] 165/781-782 yılında ise oğlu Harunürreşid’i ordu komutanı olarak Kostantiniyye’ye göndermiştir.[171]
Doğu Roma’daki Hıristiyan kalesinin ilk asırda veya sonrasında düşmesi, Hıristiyanlığın ve Hıristiyanların çöküşü anlamına gelmekteydi. Kostantiniyye’nin fethi Müslümanların kadim arzusu olduğundan, bazı İslâmî şahsiyetler bu meseleyi idealize etmişlerdi ve gerçekleşmesinin yalnızca İmam Mehdî’nin (a.f.) eliyle mümkün olacağına inanıyorlardı. Onlar, bu inançlarını bir ihbar ve öngörü olarak da dile getirmişlerdir. Buna göre İmam Mehdî’nin (a.f.) zuhuruyla birlikte İslâm ihya olacak ve adalet galip gelecektir. İmam Mehdî, İber Yarımadası’nı (İspanya) fethedecek, Roma’ya ulaşıp orayı ele geçirecek, Doğu’ya yönelecek ve Kostantiniyye’yi fethederek tüm yeryüzüne hâkim olacaktır.
Bu iddiayı destekleyen bir başka karine, el-Fiten kitabında yer alan, Roma ile savaşlara ve Kostantiniyye’nin fethine işaret eden bir dizi müphem ve karmaşık rivayettir.[172] Süddî’nin Bakara Sûresi’nin 114’üncü ayetini tefsir ederken naklettiği rivayet de böyledir. Bu rivayette, Kostantiniyye’ye girme ve Romalıları bozguna uğratma arzusu yansıtılmıştır;[173] Kostantiniyye’nin İmam Mehdî tarafından fethedilmesi ve onun münharif Müslümanlardan geri alınması talebi değil.[174]
Aşağıdaki rivayet, Ebû Hüreyre tarikiyle nakledilmiş ve Hz. Peygamber’e (s.a.a.) atfedilmiştir:
Dünyanın sonuna sadece bir gün bile kalsa, Allah o günü uzatır ve Ehl-i Beyt’imden bir adamı hükümdar kılar. O, Kostantiniyye’yi ve Deylem Dağı’nı fetheder.[175]
Bu rivayet, muhtemelen Ehl-i Beyt’e mensup bir şahsın zuhur edeceğinin kesinliğine vurgu yapan sahih hadislerin tahrif edilmiş bir versiyonudur.[176] Dolayısıyla tahrifçilerin “Ehl-i Beyt’e mensup bir şahıs” ifadesiyle kastettikleri İmam Mehdî değil, Abbasî halifeleridir. Bu nedenle, söz konusu ifade, hadisin Abbasîler ve destekçileri tarafından uydurulduğunu gösteren bir karine olarak kabul edilebilir; zira onlar kendilerini “itret” ve “Ehl-i Beyt” olarak takdim etmişlerdir.[177] Roma ve Konstantiniyye’den söz eden diğer rivayetler, sözgelimi metninin sonunda siyah sancaklardan bahseden Ebû Hüreyre rivayeti[178] gibi, Kostantiniyye’nin İmam Mehdî’nin eliyle fethedileceğine dair hadislerin çoğunlukla Abbasîler ve destekçileri tarafından uydurulduğunu göstermektedir. Aynı durum Deylem Dağı için de geçerlidir. O dönemde Deylem (bugünkü Gilan), halifelerin askerî hedefleri arasındaydı; nitekim Mansûr, Seffâh’ın halifeliği sırasında oğlu Mehdî’ye Taberistan’a, yani Deylem’e, sefer düzenlemesini emreden bir mektup yazmıştı.[179]
Türklerle yapılan savaşlar hakkındaki hadislerin durumu da bir önceki tartışmayla benzerlik göstermektedir. Türklerin 4./10. yüzyıla kadar henüz toplu halde İslâm’ı kabul etmemiş oldukları gerçeği göz önüne alındığında,[180] Emevîler döneminde ve Abbasîlerin ilk yıllarında devletin, Türklerin saldırılarını potansiyel bir tehdit olarak algıladığı ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle, ilk asırlarda Türklerle savaş en önemli devlet meselelerinden biri sayılmıştır. Bu meselenin önemi, İslâm dünyasının geleceğinden ve İmam Mehdî’nin (a.f.) zuhurundan bahseden mevzû ve muharref hadislere de yansımış, halkı fetihlere teşvik etmek amacıyla çeşitli hadisler uydurulmuştur.[181] Muhtemelen Abbasîler, Roma ve özellikle Kostantiniyye’yi fethetmeyi arzuladıkları gibi, Türklerle savaşmayı ve onlara galip gelmeyi de programlarına almışlardı. Bu doğrultuda, bu konuyla ilgili bazı hadislerin bizzat Abbasîler tarafından uydurulmuş olması mümkündür. Bunlardan bazıları şöyledir:
Ka‘b’dan şöyle nakletmiştir: Mehdî’nin bağlayacağı ilk sancak, Türkler üzerine göndereceği sancak olacaktır. Onları bozguna uğratacak, maiyetlerindeki esirleri ve malları alacaktır. Sonra Şam’a doğru ilerleyecek, orayı fethedecek, ardından maiyetindeki köleleri azat edecek ve sahiplerine onların bedelini ödeyecektir.[182]
Hakem b. Nâfi’den şöyle nakledilmiştir: Süfyânî Türklerle savaşacak; ancak onların tamamen ortadan kaldırılması Mehdî’nin eliyle olacaktır. Bu, Mehdî’nin göndereceği ilk sancaktır.[183]
Bazı çağdaş araştırmacılar, bu tür rivayetlere dayanarak günümüzdeki küresel siyasal çatışmalara yoğunlaşmış ve bu rivayetlerde geçen “Türkler” ifadesiyle Osmanlı’nın, yani modern Türkiye’nin ya da Rusya’nın kastedilmiş olabileceği gibi bazı yorumlarda bulunmuşlardır. Onlara göre İmam Mehdî (a.f.) zuhur ettikten sonra, bu rivayetlerde haber verildiği üzere, Türklerle veya Ruslarla savaşacaktır.[184] Ancak bu tür yorumlar isabetli değildir. Çünkü, Şia’nın erken dönem kaynaklarında, İmam Mehdî’nin (a.f.) Türklerle savaşacağına dair herhangi bir hadis bulunmamaktadır. Öte yandan, el-Fiten gibi kaynaklarda yer alan onlarca müphem hadis, tarihin herhangi bir dönemindeki bir savaşa uyarlanabilir durumdadır. Kaldı ki Roma, Türkler ve Müslümanlar tarih boyunca sayısız kez savaşmışlardır. Nitekim 1970’li yıllarda da kimileri, bu tür melâhim ve fiten hadislerini petrol kriziyle ilişkilendirmeye ve bu krizi zuhur alametleriyle bağdaştırmaya çalışmışlardır.[185]
İkinci rivayette Süfyânî’nin Türklerle savaşından ve sonunda onların İmam Mehdî’nin (a.f.) eliyle yok edileceklerinden bahsedilmektedir. Bu hadisin Abbasî aktörler tarafından uydurulduğu kabul edilirse, buradaki Süfyânî’den kasıt Emevî halifelerinden biridir. Çünkü Emevîler Doğu’ya defalarca sefer düzenlemişlerdir.[186] Abbasîler hadis adı altında böyle rivayetler imal ederek, kendi halifelerini Doğu’da Türkleri dize getirecek ve dünyayı fethedecek Mehdî olarak takdim etmeyi amaçlamışlardır.
Sonuç
Ehl-i Sünnet hadislerinin tedvin edildiği dönem, İslâm tarihinin önemli sosyopolitik gelişmeleriyle aynı zamana denk gelmiş ve bu da Mehdîlikle ilgili hadis imali için uygun bir zemin oluşturmuştur. Uydurulan veya tahrif edilen hadisler, Ehl-i Sünnet kaynaklarına sızmış ve Mehdîlikle ilgili sahih hadislerle karışmıştır. Bu süreçte en etkili gruplardan biri de Abbasîler olmuştur. İktidarı ele geçirmek için faaliyet gösterirken davetlerine meşruiyet kazandırmak amacıyla birtakım teşebbüslerde bulunmuş ve kuracakları devleti Hz. Peygamber’in (s.a.a.) müjdelediği “vadedilmiş devlet” olarak göstermeye çalışmışlardır. Abbasîler, iktidara geldiklerinde sadece Hasanoğulları tarafından uydurulan hadislerden faydalanmakla kalmamış; devlet imkânlarını da kullanarak kendi halifelerini Beklenen Mehdî olarak sunmak için yeni hadisler uydurmuşlardır. Bugün İmam Mehdî’nin soyu, Süfyânî, siyah sancaklılar, Abbasî hilafetinin zuhur arifesinde yeniden kurulması ve fetihler gibi konularda özellikle Ehl-i Sünnet kaynaklarında bulunan çok sayıdaki rivayet, muhtemelen Abbasî aktörler tarafından uydurulmuştur.
Öneriler
Ehl-i Sünnet’in sahih kabul edilen hadis derlemelerindeki melâhim ve fiten hadislerinin tarihsel bir bakış açısıyla, delaletleri açısından eleştirel bir analize tâbi tutulması bilimsel bir ihtiyaçtır. Bu tür bir çalışma, sadece sahih hadisleri zayıf rivayetlerden ayırmakla kalmayacak, aynı zamanda İslâm tarihinin karanlıkta kalmış veçhelerini de aydınlatacaktır.
Çeviri: İbrahim Erkin
Medya Şafak
[1] Makalenin orijinali için bkz. Abdülhadi Fıkhîzâde ve Seyyid Cafer Sadıkî, “Nakş-i Abbasiyân der Ca‘l ve Tahrif-i Rivâyât-i Mehdevî,” Meşrik-i Mev‘ûd, 29 (1393): 134-165.
[2] Maarif, Mecid, Pejûheşî der Tarih-i Hadis, Tahran: İntişârât-i Kevir, 1387, s. 98 vd.
[3] Maarif, Pejûheşî, s. 110.
[4] Dehhodâ, Ali Ekber, Lugatnâme, Tahran: Dânişgâh-i Tahran, 1372, “Mehdeviyet” maddesi.
[5] Sachedina, Abdülaziz Abdülhüseyin, “Mehdeviyet,” çev. Bihruz Cendekî, İntizâr, 15 (1384), s. 167.
[6] Ziriklî, Hayreddin, el-A’lâm, Beyrut: Dâru’l-ilmi’l-Melâyin, 1980, c. 4, s. 302-303.
[7] Safedî, Halil b. Ayberg, el-Vâfi bi’l-vefeyât, nşr. Ahmed el-Ernâût ve Türkî Mustafa, Beyrut: Dâru ihyâi’t-turâs, 1420, c. 4, s. 77.
[8] Zehebî, Muhammed b. Ahmed, Tarihü’l-İslâm, nşr. Ömer Abdüsselam Tedmirî, Beyrut: Dârü’l-kütübi’l-Arabî, 1407, c. 8, s. 336.
[9] Bkz. Tukuş, Muhammed Süheyl, Devlet-i Abbasiyân, çev. Hüccetullah Cûdekî, Kum: Pejûheşkede-i Havza ve Dânişgâh, 1380, s. 39.
[10] Mirdâmâd, Muhammed Bâkır, er-Revâşihu’s-semâviyye, nşr. Gulamhüseyin Kayseriyehâ ve Nimetullah Celilî, Kum: Dâru’l-hadis, 1422, s. 277.
[11] Mirdâmâd, er-Revâşih, s. 205.
[12] Numanî, Muhammed b. İbrahim, el-Gaybe, Tahran: Mektebetü’s-Sadûk, 1397, s. 248.
[13] İbn Kesir, İsmail b. Ömer, el-Bidâye ve’n-nihâye, Beyrut: Mektebetü’l-maarif, (t.y.), c. 10, s. 28.
[14] Örneğin bkz. Sadûk, Muhammed b. Ali b. Babeveyh, Kemâlü’d-din ve temâmü’n-nime, Kum: Dârü’l-kütübi’l-İslâmiyye, 1395: c. 1, s. 286.
[15] Mervezî, Nuaym b. Hammâd, el-Fiten ve’l-melâhim, nşr. Semin Emin ez-Züheyrî, 1412, c. 1, s. 373; Süyûtî, Celaleddin Abdurrahman b. Ebî Bekir, el-Urfü’l-verdî fî ahbâri’l-Mehdî, nşr. Mehdî Ekbernejâd, Tahran: Hestî-nemâ, 1387, s. 91, hadis no: 188.
[16] Süyûtî, el-Urfü’l-verdî, s. 87, hadis no: 174.
[17] Askalânî, 1415: c. 2, s. 289; Zehebî, Muhammed b. Ahmed, Tezkiretü’l-huffâz, Beyrut: Dâru ihyâi’t-turâsi’l-Arabî, (t.y.), c. 1, s. 303.
[18] Mervezî, el-Fiten, c. 1, s. 373.
[19] Amidî, Seyyid Sâmir, Tatbiku’l-maâbiri’l-ilmiyye alâ ma ehtelefe ve teârede min ehâdisi’l-Mehdî bi-kütübi’l-fırkateyn, Kum: Mektebetü’l-Ehli’l-Beyt, (t.y.), s. 28.
[20] Mervezî, el-Fiten, c. 1, s. 400.
[21] Süyûtî, el-Urfü’l-verdî, 113, hadis no: 252.
[22] Süyûtî, el-Urfü’l-verdî, 113.
[23] İbn Hacer Heytemî, Ahmed b. Muhammed, el-Kavlu’l-muhtasar fî alâmâti’l-Mehdî el-Muntazar, nşr. Mustafa Aşur, Kahire: Mektebetü’l-Kur’ân, (t.y.), s. 21.
[24] Amidî, Tatbiku’l-maâbir, s. 30.
[25] Süyûtî, Abdurrahman b. Ebî Bekir, Tarihü’l-hülefâ, 1371: c. 1, s. 239.
[26] İbn Adî Cürcânî, Abdullah b. Abdullah, el-Kâmil fî duafâi’r-ricâl, nşr. Yahya Muhtar Gazâvî, Beyrut: Dârü’l-fikr, 1409, c. 6, s. 285.
[27] Örneğin bkz. İbn Hacer Heytemî, el-Kavlu’l-muhtasar, s. 22.
[28] Safî-i Gülpayegânî, Lütfullah, Müntehabü’l-eser fî’l-İmam es-Sânî-aşer, Tahran: Mektebetü’s-Sadr, (t.y.), s. 191 vd.
[29] Mervezî, el-Fiten, c. 1, s. 369; Süyûtî, el-Urfü’l-verdî, s. 77, hadis no: 144.
[30] Mervezî, el-Fiten, c. 1, s. 370; Süyûtî, el-Urfü’l-verdî, s. 77, hadis no: 145.
[31] Süyûtî, Abdurrahman b. Ebî Bekir, ed-Dürrü’l-mensûr fî tefsiri’l-me’sûr, Kum: Kitabhâne-i Ayetullah Maraşî, 1404, c. 5, s. 199.
[32] İbn Esir, Ali b. Muhammed, el-Kâmil fî’t-tarih, çev. Ebû’l-Kasım Hâlet ve Abbas Halilî, Tahran: Müessese-i Matubuatî-i İlmî, 1371, c. 15, s. 45.
[33] Mervezî, el-Fiten, c. 1, s. 400.
[34] Bkz. İbnü’l-Cevzî, Abdurrahman b. Ali, el-Mevzûât, nşr. Abdurrahman Muhammed Osman, Medine: el-Mektebetü’s-Selefiyye, 1386, c. 2, s. 35; Süyûtî, Tarihü’l-hülefâ, c. 1, s. 19.
[35] Bkz. Süyûtî, Tarihü’l-hülefâ, c. 1, s. 19.
[36] Süyûtî, Tarihü’l-hülefâ, c. 1, s. 19.
[37] İbnü’l-Cevzî, el-Mevzûât, c. 2, s. 33.
[38] Süyûtî, el-Urfü’l-verdî, s. 55, hadis no: 82; s. 102, hadis no: 225; s. 110, hadis no: 247.
[39] Süyûtî, el-Urfü’l-verdî, s. 21, hadis no: 9. Benzer rivayetler için bkz. Süyûtî, el-Urfü’l-verdî, s. 23, hadis no: 11; s. 31, hadis no: 25; s. 46, hadis no: 60; s. 75, hadis no: 136.
[40] Örneğin bkz. Münâvî, Abdurrauf, Feyzu’l-kadir şerhu’l-Câmii’s-sağir, Mısır: Mektebetü’t-ticariyye el-Kübra, 1356, c. 5, s. 332.
[41] Bkz. Sâfî-i Gülpâyigânî, Müntehabü’l-eser, Bölüm 2 ve 3.
[42] Safî-i Gülpâygânî, Müntehabü’l-eser, s. 232; İrbilî, 1381: c. 2, s. 477.
[43] Safî-i Gülpâygânî, Müntehabü’l-eser, s. 235.
[44] Safî-i Gülpâygânî, Müntehabü’l-eser, s. 233, 235; Meclisî, Muhammed Bâkır, Biharu’l-envâr, c. 51, s. 86, 104.
[45] Bkz. Meclisî, Biharu’l-envâr, c. 51, s. 86; İsmailî, İsmail, “Berresî-i Nişânehâ-yi Zuhur,” Çeşm be Râh-i Mehdî, Kum: Defter-i Tebliğât-i İslâmî, 1378, s. 255.
[46] Safî-i Gülpâygânî, Müntehabü’l-eser, s. 232-233.
[47] Isfahanî, Ebû’l-Ferec Ali b. Hüseyin, Makâtilü’t-Tâlibiyyîn, çev. Cevad Fazıl, Tahran: İntişârât-i İlmî, 1362, c. 1, s. 360-361.
[48] Bkz. Mesudî, Ali b. el-Hüseyin, et-Tenbih ve’l-işrâf, çev. Ebû’l-Kasım Pâyende, Tahran: İntişârât-i İlmî, 1365: s. 319.
[49] Yakubî, Ahmed b. İshak, Tarih-i Yakubî, çev. Muhammed İbrahim Ayetî, Tahran: İntişârât-i İlmî, 1362, c. 2, s. 343.
[50] Bkz. Isfahanî, Makâtilü’t-Tâlibiyyîn, c. 1, s. 360-361.
[51] Isfahanî, Makâtilü’t-Tâlibiyyîn, c. 1, s. 303 vd.
[52] Yakubî, Tarih, c. 2, s. 395.
[53] Bkz. İbn Ebî’l-Hadid, Fahreddin Ebû Hâmid Abdülhamid, Şerhu Nehci’l-belağa, Kum: Kitabhâne-i Ayetullah Maraşî, 1404, c. 7, s. 153.
[54] İbn Kuteybe Dineverî, Abdullah b. Müslim, el-İmâme ve’s-siyâse, nşr. Taha Muhammed ez-Zeynî, Kahire: Müessesetü’l-Halebî ve şürekâhu li’n-neşr ve’t-tevzi, 1387, c. 2, s. 121.
[55] Ayyâşî, Muhammed b. Mesud, Tefsirü’l-Ayyâşî, Tahran: Çâphâne-i İlmiyye, 1380, c. 2, s. 326; Müfid, 1413: s. 257.
[56] Tûsî, Muhammed b. Hasan, el-Gaybe, Kum: Müessese-i Maarif-i İslâmî, 1411, s. 479.
[57] Hazzâz Kummî, Ali b. Muhammed, Kifâyetü’l-eser, Kum: İntişârât-i Bidar, 1401, s. 226. “Şeybesân” kelimesi, klasik Arapça sözlüklerinde genellikle şeytanın isimlerinden biri veya şeytanın bir lakabı olarak tanımlanır. Bu bağlamda Şeybesânoğulları tabiri, tarihsel süreçte meşruiyetine inanılmayan, zalim ve şeytanî bir yol izlediği düşünülen yöneticileri ve yönetimleri niteler (ç.n.).
[58] Ayyâşî, Tefsir, c. 2, s. 291.
[59] Bkz. Ayyâşî, Tefsir, c. 2, s. 290; Kûfî, Furat b. İbrahim, Tefsiru Furat Kûfî, (b.y.) Müessese-i Çâp ve Neşr, 1410, s. 240.
[60] Bkz. İbn Davud Hillî, Cafer b. Hasan b. Yahya, er-Ricâl, Tahran: Dânişgâh-i Tahran, 1383, s. 35.
[61] Bkz. Faruk, Ömer, “Ferheng-i Mehdeviyet der Lakabhâ-yi Hülefâ-yi Abbasî,” çev. Gulamhasan Muharremî, Tarih der Âyine-i Pejûheş, 1, 1383, s. 157 vd. Özetlenerek aktarılmıştır.
[62] Bkz. Süyûtî, el-Urfü’l-verdî, s. 95, hadis no: 203.
[63] Faruk, “Ferheng-i Mehdeviyet,” s. 157 vd.
[64] Bkz. Süyûtî, Tarihü’l-hülefâ, c. 1, s. 19.
[65] Süyûtî, el-Urfü’l-verdî, s. 44, hadis no: 55.
[66] Süyûtî, Tarihü’l-hülefâ, c. 1, s. 226.
[67] Süyûtî, Tarihü’l-hülefâ, c. 1, s. 229.
[68] Süyûtî, Tarihü’l-hülefâ, c. 1, s. 229.
[69] Bkz. Sadıkî, Mustafa, Tarih-i Tahlilî-i Nişânehâ-yi Zuhur, Kum: Pejûheşgâh-i Ulûm ve Ferheng-i İslâmî-i Havza-i İlmiyye-i Kum, 1389, s. 162.
[70] Sadıkî, Tarih-i Tahlilî, s. 178.
[71] Bkz. Müfid, el-İhtisâs, Kum: Kongre-i Cihanî-i Şeyh Müfid, 1413, c. 2, s. 368, 371-372.
[72] Mervezî, el-Fiten, c. 1, s. 287.
[73] Sadûḳ, Kemâlü’d-din, c. 2, s. 651.
[74] Mervezî, el-Fiten, c. 1, s. 279.
[75] Mervezî, el-Fiten, c. 1, s. 279.
[76] Sadûk, Kemâlü’d-din, c. 2, s. 651.
[77] Süyûtî, el-Urfü’l-verdî, s. 49, hadis no: 68.
[78] Süyûtî, el-Urfü’l-verdî, s. 25, hadis no: 15.
[79] Süyûtî, el-Urfü’l-verdî, s. 49, hadis no: 68.
[80] Süyûtî, el-Urfü’l-verdî, s. 64, hadis no: 110.
[81] Adıyla ilgili tutarsızlıklar hakkında bkz. Mervezî, el-Fiten, c. 1, s. 279, 281; Sadûk, Kemâlü’d-din, c. 2, s. 651. Huruc edeceği mekânla ilgili tutarsızlıklar hakkında bkz. Müttaki Hindî, Ali b. Hüsameddin, Kenzü’l-ummâl fî süneni’l-akvâl ve’l-efâl, Beyrut: Müessesetü’r-risale, 1989, c. 11, s. 405; Mervezî, el-Fiten, c. 1, s. 278. Süfyânî’nin davranışlarıyla ilgili tutarsızlıklar hakkında bkz. Tûsî, Muhammed b. Hasan, el-Emâlî, Kum: Dâru’s-sakafe, 1414, s. 661; Tûsî, el-Gaybe, 1411, c. 52, s. 272. Süfyânî’nin hükümetiyle ilgili tutarsızlıklar hakkında bkz. Numanî, el-Gaybe, s. 304; Mervezî, el-Fiten, c. 1, s. 278; Sadûk, Kemâlü’d-din, c. 2, s. 651. Süfyânî’nin dini ve mezhebiyle ilgili tutarsızlıklar hakkında bkz. Numanî, el-Gaybe, s. 306, Tûsî, el-Gaybe, s. 463.
[82] Örneğin bkz. Mervezî, el-Fiten, s. 282 vd.; Süyûtî, el-Urfü’l-verdî, s. 58 vd.
[83] Örneğin bkz. Ṭûsî, el-Gaybe, s. 434; Numanî, el-Gaybe, s. 247.
[84] Numanî, el-Gaybe, s. 252.
[85] Kûrânî, Ali, Asr-ı Zuhur, çev. Mehdî Hakkî, Tahran: Dârü’l-hüda, 1383, s. 101-102.
[86] İsmailî, “Berresî-i Nişânehâ,” s. 250; Meclisî, Biharu’l-envâr, c. 52, s. 276.
[87] Bkz. Meclisî, Biharu’l-envâr, c. 52, s. 250.
[88] İsmailî, “Berresî-i Nişânehâ,” s. 311.
[89] Isfahanî, Ebû’l-Ferec Ali b. Hüseyin, el-Egânî, nşr. Semir Câbir, Beyrut: Dârü’l-fikr, (t.y.), c. 17, s. 342.
[90] Küleynî, Muhammed b. Yakub, el-Kâfi, Tahran: Dârü’l-kütübi’l-İslâmiyye, 1365, c. 8, s. 310; Tûsî, el-Gaybe, s. 436; Sadûḳ, Kemâlü’d-din, c. 2, s. 650.
[91] Süyûtî, el-Urfü’l-verdî, s. 58, hadis no: 91.
[92] Emevî valisi Hâlid b. Abdullah Kasrî’nin oğludur. Muhammed, Emevî halifesi II. Mervân’dan kaçarak Kûfe’ye gitmiş, etrafında toplanan Yemenlilerle birlikte, halkı Abbasîlere biate davet etmeye başlamış ve 132/749 yılında, Kûfe’de siyahlar giyerek ayaklanıp vali konağını basmıştır. Bkz. Melek Yılmaz Gömbeyaz, “Bir Emevî Valisi: Hâlid b. Abdullah el-Kasrî,” İSTEM, 8 (2006), s. 251-252 (ç.n.).
[93] Yakubî, Tarih, c. 2, s. 322.
[94] Bkz. Müfid, Muhammed b. Muhammed b. Numan, el-İrşâd, Kum: İntişârât-i Kongre-i Cihanî-i Şeyh Müfid, 1413, c. 2, s. 379.
[95] Süyûtî, el-Urfü’l-verdî, s. 64, hadis no: 111.
[96] bkz. Mesudî, et-Tenbih, s. 319.
[97] Yakubî, Tarih, c. 2, s. 323.
[98] Bkz. Sadıkî, Tahlil-i Tarihî, s. 226.
[99] Sadıkî, Tahlil-i Tarihî, s. 104-105.
[100] İbn Hacer Askalânî, Ahmed b. Ali, Takribü’t-Tehzib, nşr. Mustafa Abdülkadir Ata, Beyrut: Dârü’l-kütübi’l-ilmiyye, 1415, c. 2, s. 289; Zehebî, Tezkiretü’l-hüffâz, c. 1, s. 303.
[101] Hâşimî Şehîdî, Seyyid Esedullah, Zeminesâzân- İnkılâb-i Cihanî-i Hazret-i Mehdî ez Didgâh-i Râviyân, Kum: Perhizkâr, 1382: s. 155; Tabesî, Necmeddin, Çeşmendâzî be Hükümet-i Mehdî (a.f.), Kum: Bustân-i Kitab, 1390, s. 46.
[102] Kûrânî, Asr-ı Zuhur, s. 229.
[103] Meclisî, Biharu’l-envâr, c. 31, s. 529.
[104] Taberî, Muhammed b. Cerir, Delâilü’l-imâme, Kum: Müessesetü’l-Bise, 1413, s. 111.
[105] Taberî, Delâilü’l-imâme, s. 141.
[106] İbn Esir, el-Kâmil, c. 14, s. 160.
[107] Bkz: Nurî, Hüseyin, Müstedrekü’l-vesâil, Kum: Müessesetü Âli’l-Beyt, 1408, c. 11, s. 36; Numanî, el-Gaybe, s. 197.
[108] Hilâlî, Süleym b. Kays, Kitabu Süleym b. Kays, Kum: el-Hâdi, 1415, 744-745.
[109] İbn Esir, el-Kâmil, c. 15, s. 38.
[110] Bkz. Yakubî, Tarih, c. 2, s. 321; İbn Esir, el-Kâmil, c. 15, s. 37; Taberî, Tarihü’r-rüsûl ve’l-mülûk, çev. Ebû’l-Kasım Pâyende, Tahran: Esâtir, 1375, c. 11, s. 4513.
[111] Sadıkî, Tahlil-i Tarihî, s. 117.
[112] Sadr, Seyyid Muhammed, Tarihü’l-gaybeti’l-kübrâ, çev. Seyyid Hüseyin İftiharzâde, Tahran: Nik Maarif, 1387, s. 567.
[113] Bkz. Süyûtî, el-Urfü’l-verdî, s. 28, hadis no: 21.
[114] Bkz. Sadr, Tarih, s. 568 vd.
[115] İbn Haldun, Abdurrahman b. Muhammed, Mukaddime, Beyrut: Müessesetü’l-a’lemî li’l-matbuât, 1391, c. 3, s. 172.
[116] İbn Esir, el-Kâmil, c. 15, s. 37.
[117] İbn Esir, el-Kâmil, c. 14, s. 159-160; Taberî, Tarih, c. 11, s. 4513.
[118] Süyûtî, el-Urfü’l-verdî, s. 28, hadis no: 21.
[119] Örneğin bkz. Taberânî, Süleyman b. Ahmed, el-Mucemü’l-kebir, nşr. Hamdi b. Abdülmecid es-Selefî, Musul: Mektebetü’l-ulûm ve’l-hikem, 1404, c. 8, s. 413; Hâkim Nişaburî, Muhammed b. Abdullah, el-Müstedrek ale’s-Sahihayn, nşr. Mustafa Abdülkadir Ata, Beytur: Dârü’l-kütübi’l-ilmiyye, 1411, c. 4, s. 511.
[120] el-Elbânî, Muhammed Nâsıreddin, es-Silsiletü’d-daifa, İskenderiye: Merkezu Nuri’l-İslâm, (t.y.), c. 1, s. 210.
[121] İbn Mâce, Muhammed b. Yezid, es-Sünen, nşr. Muhammed Fuad Abdülbaki, Beyrut: Dârü’l-fikr, (t.y.), c. 2, s. 1366.
[122] Hâkim-i Nişaburî, el-Müstedrek, c. 4, s. 547; Süyûtî, el-Urfü’l-verdî, s. 70, hadis no: 125.
[123] Taberî, Delâil, s. 234-236.
[124] Taberî, Delâil, s. 235.
[125] Taberî, Delâil, s. 261.
[126] Numanî, el-Gaybe, s. 146-147.
[127] Numanî, el-Gaybe, s. 253, 257, 260 ve 380; bu iki Vâkıfî ravi hakkında bkz. Keşşî, Muhammed b. Ömer, Ricâlü’l-Keşşî, Meşhed: Dânişgâh-i Meşhed, 1348, s. 403-44.
[128] Numanî, el-Gaybe, s. 280; Tûsî, el-Gaybe, s. 452; Ayyâşî, Tefsir, c. 1, s. 64, 244.
[129] Numanî, el-Gaybe, s. 260.
[130] Tûsî, el-Gaybe, s. 447; Müfid, el-İhtisâs, c. 2, s. 375.
[131] Numanî, el-Gaybe, s. 260, 290.
[132] Tûsî, el-Gaybe, s. 444.
[133] Ayyâşî, Tefsir, s. 64, 244.
[134] Süyûtî, el-Urfü’l-verdî, s. 29, hadis no: 22.
[135] Bkz: Haşimî Şehidî, Zeminesâzân, s. 242-243.
[136] İbn Mâce, es-Sünen, c. 2, s. 1367.
[137] Ziriklî, Hayreddin, Hâşiyetü’s-Sindî, alâ İbn Mâce, Kahire: Mektebetü’ş-şâmile, (t.y.), c. 7, s. 446.
[138] İbn Asâkir, Ali b. Hasan, Tarihu Dımaşk, nşr. Ali Şirî, Beyrut: Dârü’l-fikr, 1419, c. 7, s. 246.
[139] Mervezî, el-Fiten, c. 1, s. 197.
[140] Taberî, Delâil, s. 240.
[141] Süyûtî, el-Urfü’l-verdî, s. 61, hadis no 101.
[142] Süyûtî, el-Urfü’l-verdî, s. 63, hadis no: 107.
[143] Hâşimoğulları unvanı hakkında bkz. Sadıkî, Tahlil-i Tarihî, s. 226.
[144] İbn Esir, el-Kâmil, c. 14, s. 161.
[145] İbn Esir, el-Kâmil, c. 14, 275.
[146] Bkz: İbn Davud Hillî, er-Ricâl, s. 35; Hillî, Hasan b. Yusuf b. Mutahhar, er-Rical, Kum: Dâru’z-zehâir, 1411, s. 433.
[147] İbn Hacer Askalânî, Takribü’t-Tehzib, c. 2, s. 289; Zehebî, Tezkiretü’l-hüffâz, c. 1, s. 303; Süyûtî, el-Leali’l-masnûa fî’l-ehâdisi’l-mevzûa, Beyrut: Dârü’l-kütübi’l-ilmiyye, c. 1, s. 399.
[148] Mervezî, el-Fiten, c. 1, s. 311, 314; ayrıca aktarılan iki rivayet hakkında sırasıyla bkz. Mervezî, el-Fiten, s. 118, 107 ve 129.
[149] Hâşimî Şehîdî, Zeminesâzân, s. 93.
[150] İsmailî, “Berresî-i Nişânehâ,” s. 277.
[151] Sadûk, Muhammed b. Ali b. Bâbeveyh, İlelü’ş-şerâi, Kum: Mektebetü’d-Dâverî, (t.y.) c. 2, s. 348.
[152] Küleynî, el-Kâfi, c. 8, s. 310; Müfid, el-İhtisâs, c. 2, s. 371-372; Numanî, el-Gaybe, s. 257 ve 279.
[153] Bkz: Numanî, el-Gaybe, 259, 262-263.
[154] Bkz: Tûsî, el-Gaybe, s. 60.
[155] Numânî, el-Gaybe, s. 303.
[156] Tûsî, el-Gaybe, s. 443.
[157] Numanî, el-Gaybe, s. 303.
[158] Küleynî, el-Kâfi, c. 8, s. 224; Meclisî, Bihâru’l-envâr, c. 52, s. 183.
[159] İbnü’l-Cevzî, el-Mevzûât, c. 2, s. 33.
[160] Mervezî, el-Fiten, c. 1, s. 201, 214, 224, 293 ve 297.
[161] Mervezî, el-Fiten, 314.
[162] Süyûtî, el-Urfü’l-verdî, s. 108, hadis no: 241.
[163] Süyûtî, el-Urfü’l-verdî, s. 107, hadis no: 240.
[164] Süyûtî, el-Urfü’l-verdî, s. 95, hadis no: 206.
[165] Süyûtî, el-Urfü’l-verdî, s. 64, hadis no: 110.
[166] Hamevî, Yakut b. Abdullah, Mucemü’l-büldân, Beyrut: Dârü’l-fikr, (t.y.), c. 3, s. 397.
[167] Lucas, Henri, Tarih-i Temeddün, çev. Abdülhüseyin Azereng, Tahran: Keyhân, 1376, c. 1, s. 323, 636-637.
[168] Yakubî, Tarih, c. 2, s. 62.
[169] Yakubî, Tarih, c. 2, s. 349.
[170] İbn Esir, el-Kâmil, c. 15, s. 290.
[171] Yakubî, Tarih, c. 2, s. 396.
[172] Mervezî, el-Fiten, c. 2, s. 467 vd.
[173] Süyûtî, el-Urfü’l-verdî, s. 16, hadis no: 1.
[174] Bkz: Sadr, Tarih, s. 280-281.
[175] Süyûtî, el-Urfü’l-verdî, s. 46, hadis no: 61.
[176] Süyûtî, el-Urfü’l-verdî, s. 24, hadis no. 13.
[177] Bkz: Kerimî Mahmud ve Said Tâvûsî Mesrûr, “Engizehâ-yi Siyasî der Ca‘l-i Rivâyât-i Medh ve Zemm-i Bilâd,” Dâniş-i Siyasî, 6/11, 1389, s. 85 vd.
[178] Süyûtî, el-Urfü’l-verdî, s. 70, hadis no: 125.
[179] İbn Esir, el-Kâmil, c. 15, s. 141.
[180] Barthold, Vasiliy Vladimiroviç, Tarih-i Türkhâ-yi Asya-yi Merkezî, çev. Gaffar Hüseynî, Tahran: Neşr-i Suruş, 1376, s. 73.
[181] Kerimî ve Tâvûsî Mesrûr, “Engizehâ-yi Siyasî,” s. 85 vd.
[182] Süyûtî, el-Urfü’l-verdî, s. 90, hadis no: 184.
[183] Süyûtî, el-Urfü’l-verdî, s. 108, hadis no: 242.
[184] Kûrânî, Asr-ı Zuhur, s. 21.
[185] Sadıkî, Tahlil-i Tarihî, s. 84-85.
[186] Örneğin bkz. İbnü’l-Cevzî, el-Muntazam fî tarihi’l-ümem ve’l-mülûk, nşr. Muhammed Abdülkadir Ata ve Mustafa Abdülkadir Ata, Beyrut: Dârü’l-kütübi’l-ilmiyye, 1412, c. 6, s. 211.