İbrahimî Dinânî: Feyz-i Kâşânî Söyleşileri (20): Akıl tarihsel değil tarih aklidir / Nevruz gazeli

İbrahimî Dinânî: Feyz-i Kâşânî Söyleşileri (20): Akıl tarihsel değil tarih aklidir / Nevruz gazeli
Hegel gibi bazı filozoflar tarihsel akıl diye bir kavramı ortaya attılar. Onlara göre tarih zamanın dönüp duran çarklarıdır. Her asır kendi aklını yaratır. Yani XX. yüzyılın aklı ile XIX. yüzyılın aklı arasında bir fark vardır. Modern akıl Orta Çağ aklından farklıdır vd. Ben bu kimselerin söylediğinin aksine bir şey söyleyeceğim: Bana göre akıl tarihe teslim olmuş değildir; tam tersine tarih aklîdir.

 

 

Lârîcânî: Bismillahirrahmanirrrahim.

Aziz izleyicilerimizi, sevgili dostlarımızı ve Marifet programının samimi takipçilerini saygıyla selâmlıyoruz.

Yeni yılın (Nevruz) eşiğinde olmamız hasebiyle Feyz-i Kâşânî’den bir gazel seçtik. Saygıdeğer üstadımızın konuyla ilgili açıklamalarını da heyecanla bekliyoruz.

Gecenin kalbinde canımdan haber getirdiler

Bir haber geldi ve beni habersizlerden kıldı

Kulak verdiler ve o kulağa nağmeler okudular

Göz verdiler ve o gözlerden beni revân kıldılar

Sarhoşluğumu sessizliğin örtüsüyle örttüler

Bir yandan da beni bir güneş gibi ayan (görünür) kıldılar

Gayb perdesinin ardındaki cemâli gösterdiler

O’nun kemâlinin tahayyüründen endişeye kapıldım

Dînânî: Bismillahirrahmanirrahim.

Nevruz münasebetiyle Feyz-i Kâşânî’den çok güzel bir gazel seçtiniz. Bu vesileyle şunu belirtmek istiyorum: Şairlerimizin ve âriflerimizin nezdinde gazel, çok özel anlamları içerir. Zahir ehli olup mana âleminden nasipsiz olanlar meyden ve aşktan söz eden Hâfız veya onun gibi diğer şairleri, bu sözcükleri gerçek anlamlarıyla kullanmakla itham ediyorlar. Bizler bu gibi sözcüklerin bir yorumunun/tevilinin olduğunu söyledikçe, onlar iddialarında daha bir ısrarcı oluyorlar. İlginç olan şey ise başka şairler hakkında bunları çok rahatlıkla söyleyenler, Feyz’e gelince bir şey diyemiyorlar. Niçin? Aynı zamanda bir fakih, muhaddis ve hakîm olduğu için… Onun içki içmediğinden yana hiçbir tereddütleri yok. Neden? O ârif, müteabbid, müteşerri ve mütedeyyin bir şahsiyet olduğu için. Taabbüd ve teşerrüün zirvesindeki Feyz gibi bir şahsiyet bu gazelleri kaleme aldığında sözü geçen kelimelerin zahirî anlamlarıyla kullanılmadıklarını anladılar… Halbuki diğer şairler hakkında çok rahat bir şekilde “içki içmediklerinden nasıl emin olabiliyorsunuz?” diyebiliyorlardı. Peki, Feyz’den nasıl emin oluyorlar? Onun hayatının tüm ayrıntılarını bildikleri için…

Feyz’in gazeline dönecek olursak, o burada niçin geceye vurgu yapıyor? Ve insan Cân’ın âleminden niçin hep gece vakti haberdar oluyor? Buradaki gecenin bildiğimiz anlamdaki gece olması mümkündür. Feyz’in teheccüd ehli olduğundan da hiç şüphem yok. O geceleyin ibadet halindeyken böyle bir keşfe ulaştı belki de… Öte yandan buradaki gecenin, özel bir vakte işaret etmemesi de olasıdır. Gece karanlıktır. Genelde “karanlık” şairlerin ve âriflerin gazellerinde kesreti  [çokluğu] kinaye eder. Bu madde âlemi kesret âlemidir. Mana âlemi ise vahdet âlemidir. Buradaki geceyi zaman anlamında da ele alabiliriz, kesret anlamında da. Her halükârda Feyz, Cân’ın âleminden haberdar oluyor. Cân’ın âlemi neresidir? Bir ten âlemi vardır, bir de Cân âlemi… Bildiğiniz gibi, âlemlerin sayısı epey bir fazla. Örneğin rüyâ âlemi de bir âlemdir. Uyku âlemi ile uyanıklık âlemi bir midir? Hayır, bu ikisinin arasında birtakım farklar vardır. Keza hayâl âlemi ve duyu âlemi de bu şekildedir; bunların her biri bir diğerinden farklıdır. Mahsûsât âlemi bir âlemdir, makûlât âlemi ayrı bir âlem… Sadece mahsûsât âleminde olanla makûlât âlemlerinde seyre dalan birinin âlemleri aynı olmayacaktır. Bu hali deneyimleyen Feyz’e Cân âleminden bir haber geliyor. Cân’ın âlemi vahdet âlemidir. Zahir itibariyle insanın dışsal boyutu kesirdir [çoktur]. Mesela bizim türlü türlü uzuvlarımız var. Ayrıca beş duyu organımız da mevcut. Göz, kulak değildir; kulak burun değildir; burun dil değildir. Her bir duyu organı, yerini bir başkasının tutamayacağı şekilde diğer duyu organlarından farklıdır. Dolayısıyla bunların hepsi kesirdir. Bu beş duyu organı vasıtasıyla aldığımız tüm bilgiler Cân’ın âleminde ve akıl mertebesinde birbirleriyle tek bir şey oluverirler. Herkes şahsı itibariyle birdir; ama her birinin eli, ayağı, gözü, kulağı vd. vardır. İnsanın pek çok duyusu var. Zahirî duyuları kadar bâtınî duyuları da… Ancak bu çok sayıdaki duyu, insan varlığının derûndaki merkezinde – canın canında – vahdet halindedirler. Gecenin kalbinde canımdan haber getirdiler ibaresi, vahdet âleminden gelen haberdir. Âlemdeki şeylerin daha yüce âlemlerle irtibat kurabilmesi Cân’ın vasıtasıyladır.

Lârîcânî: Üstat, bir soru sormak istiyordum: Şiirde geçen haber nasıl bir haberdi ki, Feyz’i habersizlerden kıldı?

Dînânî: Normalde haber dediğimiz şey, insanı bir şeyden haberdar kılar, bir konuda aydınlatır. Ama burada Feyz, bu haberle birlikte habersizlerden olduğunu söylüyor. Niçin? Bu haber Cân’ın âleminden geldiği için. Cân birdir, haber de birdir. Cân’ın o haberi bizi tenin –aslında– habersizliği getiren duyu organlarının bilgilerinden habersiz kılmakta… Dünyanın tüm kaygılarından hatta… Sabahtan akşama kadar radyoda, TV’de vd. ne çok haber dönüp duruyor öyle değil mi? Bunlar kesirdirler (çokturlar). Buna karşılık, Cân’ın o haberi sizi tek (vahid) bir merkezde tutar.

Bir sonraki beyti tekrar okur musunuz?

Lârîcânî:

Kulak verdiler ve o kulağa nağmeler okudular

Göz verdiler ve o gözlerden beni revân kıldılar

Dînânî: Burada duyduğunu değil, kendisine “kulak verdiklerini” söylüyor. Peki, Feyz’in zahirde kulakları yok muydu? Ona niçin yeniden kulak veriliyor? Kaldı ki, sağır filan da değildi. Burada “kulak”tan söz edilmesi çok önemliydi. Daha önce de defalarca belirttiğimiz gibi, bizim bir zahirî kulağımız vardır, bir de bâtınî kulağımız… Zahirî kulağımız kesret âleminin her gün duyduğumuz gündelik haberlerini işitir. Günün sonunda bu kulağın kişiye hiçbir faydası yoktur. Buna karşılık bâtın kulağı sadece hakikatleri işitir. Bu, gaybın nağmelerini işiten kulaktır. Onları her kulak duymaz. Gaybın nağmesini dinlemek bâtının hallerinden bir haldir. Bunun için başka kulaklar gerekir. Feyz, öncesinde böyle bir kulağının olmadığını, bunların ona sonradan verildiğini söylüyor. Gündelik haberler kulağımızı sağırlaştırıyor. Öyle ki mana âleminin sedasını işitmeye fırsat kalmıyor. Hakiki gaybî anlamları işiten kulak özel bir kulaktır. Bu, baş kulağı değil, gönül kulağıdır. Hiçbir nassta Allah’a koklama, tatma ve dokunma duyuları nispet edilmemiştir. Ancak O’nun Semî‘ ve Basîr gibi iki ismi mevcuttur. İki duyu organına müteallik isim… İşitmek (Semî‘), görmekten (Basîr) öncedir. Hakikatleri işitebilen bir kulak olmadıkça, sırlar işitilemeyecektir. Günümüz dünyası hakikatlere sağırdır. Zamanın kargaşası insanın kulağını sağır ediyor. Feyz de herkesin gaflet ettiği o kulağın kendisine verildiğini söylüyor. Aslında daha açık bir şekilde ifade edecek olursak; ona verilen kulak, aklın kulağıdır. Duyuların kulakları kadar aklın da kulakları vardır. Aklın kulağı neyi duyar? Makûlleri ve bunların hakikatlerini… Makûlün hakikati, aklın kulağına ulaşır. Bizim sürekli olarak vurguladığımız bu akıl, gerçekte Cân’ın aklıdır. Gecenin kalbinde kulağa gelen bu nağmeler o Cân’ın nağmeleridir. Akıl bu âlemde depresif bir hale bürünür. Buna karşılık hayaller, vehimler, mahsûsât, şehevât ve makam sevgisiyle kirlenmemiş bir akıl Cân’ın âleminden nazil olmuştur. Hegel gibi bazı filozoflar tarihsel akıl diye bir kavramı ortaya attılar. Onlara göre tarih zamanın dönüp duran çarklarıdır. Her asır kendi aklını yaratır. Yani XX. yüzyılın aklı ile XIX. yüzyılın aklı arasında bir fark vardır. Modern akıl Orta Çağ aklından farklıdır vd. Ben bu kimselerin söylediğinin aksine bir şey söyleyeceğim: Bana göre akıl tarihe teslim olmuş değildir; tam tersine tarih aklîdir. Bizler tarihi mi aklî bilmeliyiz, yoksa aklı mı tarihe indirgemeliyiz? Akıl mı zamana mahkûmdur, yoksa zaman mı akla?

Lârîcânî: Zaman akla mahkûmdur.

Dînânî: Akıl eğer zamana mahkûm olmuşsa bu durumda o, zamana itaat etmiş demektir. Ancak biz aklın zamana mahkûm olamayacak kadar yüce bir şey olduğuna inanıyoruz. Akıl zamana hâkimdir. Zamanın çarklarına “dön” diyen, akıldır. Burada akıl dediğimde şahsımın, sizin ya da başka bir şahsın aklını kastetmiyorum. Bu âleme akıl mı hâkimdir, yoksa materyalistlerin ve pozitivistlerin ortaya attığı tesadüfler zinciri mi? Onlar her şeyi Big Bang’le başlatıyorlar. Buna göre madde sürekli değişir ve dönüşür; zaman akıp gider. Akıl zamanın bu döngülerinin bir sonucu olarak vücûda gelmiştir. Başka bir görüşe göre âlemin akışı ebedî akla göredir. Bu âlemi çekip çeviren bir akıl vardır. Burada hiçbir tesadüfe yer yoktur. Birinci gruba göre, evren tesadüflerin bir eseridir ve akıl da bu doğrultuda vücûda gelmiştir. Oysa durum bunun tam tersidir: Âlem en başından beri bir ölçü, düzen ve akıl üzere var olmuştur. Eğer bir kimse evrenin yaratılışı üzerinde düşünürse, bu şekilde bilinçsizce konuşmaz. Bilimin üzerinde durduğu şey varlıkların nasıl dönüştükleri, bu evrendeki konumlarının ne olduğu ve hangi tür deney veya gözlemlere dayanılarak keşfedilebilecekleridir. Bilimin tüm çabası bunları ortaya çıkarmaktır. Acaba evrendeki her varlığın konumunu bilmem mi önemlidir, yoksa evrenin nasıl var olduğunu bilmem mi? Yani cüz’iyatla mı uğraşmalıyım, yoksa tüm evreni mi merak etmeliyim? Evrenin varlığı ne anlama geliyor? Bunları mı bilmeliyim, yoksa tekil varlıklarla mı uğraşmalıyım?

Lârîcânî: Topyekûn evreni bilmemiz daha önemlidir.

Dînânî: Bunlar evrenden söz etmek yerine onun teferruatlarıyla uğraşıyorlar. Kısacası kesretçiler. Vahdetçi olsalardı, tüm âlemi görürlerdi. Eğer bütünü gereğince inceleselerdi, onun parçada da tezahür ettiğini göreceklerdi.

Lârîcânî: Günümüzde hayat öyle bir şekilde akıyor ki, kişiye hiçbir şekilde düşünme fırsatı vermiyor. Sanki insanı bir şeylerin peşinden sürüklemeye ve onu kendiyle baş başa bırakmamaya ant içilmiş gibi. Belirttiğiniz grupların aklı tarihe indirgeyişleri belki biraz da bu amaca hizmet etmek için… Öyle değil mi?

Dînânî: Kesinlikle, öyle. Buna fırsat vermiyorlar. Kendilerinin de akılla bir işleri kalmamış çünkü. İnsanı aklın peşinden gitmemesi için meşgul ediyorlar adeta… Artık burada bâtına yönelmeye, onun sesini dinlemeye bir mecal yok. Akla yönelecek bir mecal kalmadığında ne olur? Gündelik işlere dalınır ve ayrıntılarda kaybolunur. Böyle olunca aklın da günlük hayattaki bu oyalayıcı şeylerden biri olduğu sanılıyor. Gündelik şeyler tarihin bir parçası olarak telakki ediliyor sonuç olarak ve işin ucu aklın tarihselliğine kadar varıyor. Hayır efendim, akıl tarihsel değildir. Bakınız, bu konu çok önemli ve sözünü ettiğim bu iki görüş arasında pek çok fark söz konusu. Eğer tarihi aklî bilirsek, bu durumda aklın ölçülerinin tarih üzerinde her zaman hüküm sürdüğünü kabul etmiş oluruz. Burada aklın ölçüleri esastır. Dolayısıyla tarih mi asıldır, yoksa akıl mı sorusunun yanıtı, aklın asıl olduğudur. Eğer tersini savunursak bu durumda aklın tarihe esir olduğunu savunmuş oluruz. Yani bir anlamda zamanın ve tarihin ağzından hangi kelimeler dökülecek diye bekleriz. Zaman ve tarih ne derse, “hay hay, baş üstüne” deyip itaat etmeliyiz bu bakışa göre… Bizler zamana mı tabi olmalıyız, yoksa aklın faaliyetlerini önceleyip onun öngördüklerini mi dikkate almalıyız?  

Lârîcânî: Aklın gaybî bir cevherinin olduğunu söyleyerek çok güzel bir noktaya işaret ettiniz. O, hazırolda, zamanın desturlarının ne olacağını bekliyor değildir. Zamanın elinde bir oyuncak değildir kısacası… Sanılanın aksine, aslında zamanın aklın hizmetinde olması gerekir. Feyz, bu konuyu kulağa çalınan o nağmeyle ilişkilendiriyor. Burada güzel bir yere çekiyor dikkatimizi: Gerçekte gözümüzün, kulağımızın hakikati ve zâtı dahi “duyusal” değil… Gayb ile sürekli olarak irtibatta aslında arka planda…

Dînânî: Bunu birkaç cümleyle dahi özetleyebiliriz: İnsanın tüm algıları –duyusal, hayâlî, vehmî, aklî– hatta genel itibariyle idrak, madde cinsinden bir şey değildir. Günümüzde de soruluyor bu soru: Acaba idrak maddenin bir ürünü müdür? İdraki maddenin hareketi mi meydana getirmektedir? Yoksa bunların hiçbiri olmayıp, idrakin maddeyi de idare eden bambaşka bir âlemi mi vardır? Bu, ilk filozoflardan başlayarak günümüze dek gündemi meşgul etmiş bir sorudur. Pozitivist görüşlerin etkisinde kalan günümüz dünyası aklı daha çok maddenin bir ürünü olarak telakki etmiştir. Eğer şeylere maddenin hüküm sürdüğünü ve tüm idraklerimizin maddeden vücûda geldiğini varsaysaydık, bu durumda maddenin varlığa hâkim olduğunu kabul etmemiz gerekecekti. Yani âlemi yöneten, şekillendiren ve düzenleyen madde olacaktı. Eğer bizim maddeden başka bir cevherimiz, rengimiz ve kokumuz olmasaydı, hayatımızda erdemlerin ne gibi bir yeri ve anlamı olacaktı? Erdemler, ahlâk, maneviyat vd. maddenin cinsinden olabilir mi hiç? Her şeyden önce ahlâkın yeri neresi olurdu? Ahlâk maddi olabilir mi? Madde ahlâkın hammaddesi olabilir mi? Ahlâkın maddede bir yeri yoktur. Mikroskopun başına oturduğunuzda, en küçük tanecikleri incelediğinizde erdemleri bu taneciklerin arasında mı görürsünüz? Erdemin yeri buralar mıdır? Deney tüpleri midir ya da? Teleskopa, mikroskopa erdemin ne demek olduğunu sorun. Size bir cevapları olabilir mi? Sadece buradan bile doğa bilimleri ile insanî bilimlerin iki ayrı dünyalarının olduğunu kavrayabiliyoruz. Günümüzde ne yazık ki insanî bilimler de doğa bilimlerinin yörüngesine girdi ve hemen her şeyi onların tezleriyle açıklamaya özen gösteriyor. Oysa insanî bilimlerin bambaşka bağlamları, kaynakları ve atmosferi vardır.

Etrafınızda müşahede ettiğiniz tüm varlıklar, siz nasıl görüyorsanız öyledirler. Gördüklerinizin dışında bir şey değiller. İnsana da kendisinin ne olduğunu soracak olsanız, “Ben insanım, bundan başka bir şey değilim” diyecektir. Sizce bu cevap yeterli midir? Evet, var olması bakımından tıpkı diğer varlıklar gibi onun da var olduğu bellidir. Ancak bilmesi gereken şey niçin var olduğu, ne yapacağı, ne yaparsa kurtulacağı ve nereye ulaşması gerektiğidir. Eğer bir insan bunları bilmiyorsa, gerçekte bir hayvan mesabesindedir. Buradan varmak istediğim sonuç, her insanın kendi var oluşuna açıklık getirebilmesi gerektiğidir. Diğer varlıklar için böyle bir gereklilik söz konusu değildir. Ancak bu dünyaya gelen ve belli bir zaman ve mekânı işgal eden insanın kendini açıklayabilmesi gerekir. Niçin varım? Neyi biliyorum? Görevim nedir? Ne yapmam gerekir? Nereye gidiyorum? Allah ile olan ilişkim ne şekildedir? Bunların hepsine cevap vermesi gerekir. Eğer bu soruları sorar ve doğru bir şekilde cevaplarsa, varlığını açıklayabilmiş demektir. Eğer bunları sormaz ve sadece mevcut olduğunu söylerse –tıpkı kendisi gibi mevcut olan– diğer şeylerden ne farkı kalır? Hayvandan farksız olur açıkçası. Dolayısıyla varlıkların salt mevcudiyetleri, onların niçin var olduklarını açıklamaya yetmemektedir. Bu, diğer tüm varlıklar için kabul edilebilir olsa da –zaten onlar isteseler de kendilerini açıklayamazlar– insan için kabul edilir bir durum değildir.

Lârîcânî: Modernitenin çıkmazlarından biri budur: Kim olduğumuzun ve niçin var olduğumuzun cevabını, kozmolojideki yerimizi, evrendeki amacımızı vd. bizlerden çekip aldı. İnsanı mekanikleştirip kurulu otomatik bir saate çevirdiler.

Dînânî: Evet, insan robota döndü. Zaten bugünlerde de epey bir gündemlerinde bu konu.

Lârîcânî: İdrakin hakikatinin duyusal bir şey olmadığını belirtmeniz de çok ilginçti. İdrakin hakikati, gerçekte gayb âleminden kulağa çalınanlardır. Feyz de buna çok güzel bir şekilde işaret etmiş. İnsan öteden beri tabiat âlemine alışmış olduğu için, bunun ötesindeki her şeyden gaflet etmeye çok meyilli bir hale de geldi; o âleme ait her şey kırılganlaştı. Feyz devamında şu beyitleri terennüm ediyor:

Sırrı temaşa ettiğim yere beni âşina kıldılar

Yabancıyı görmeyeyim diye beni gizlediler

Dînânî: Sırlar âlemine âşina olmak çok önemli bir şey. Bildiğiniz gibi evrenin sırları var. Varlık dediğimiz şey sırlarla doludur. Varlığın esrarsız olması düşünülemez. Modern dönemlerden beri pozitif bilimler bu sırları ve kutsallığı ortadan kaldırmaya yönelik çalışmalar yaptılar, hâlâ da yapıyorlar. Onlara göre evrende bir sır olmamalı… Her şey nasılsa öyledir. Bunun ardını kurcalamamak gerekir. Eğer sırlar olmasaydı, bu âlem bayağı ve bomboş olurdu. Günümüzdeki –izm’ler belli bir düşünce alanının içinde mahpus oluyor, bu çerçevenin dışına çıkmak dahi istemiyorlar. Tıpkı bir şişenin içine düşmüş sinek gibi, o fikrin içinde debelenip duruyorlar. Her şey bu sınırlı çerçevelerden ibaret görülüyor. Örneğin modernizme göre her şey çağın ve zamanın söylediklerinden ibarettir; bunun dışına çıkılamaz, çıkılması teklif dahi edilemez. Koskoca varlık âlemi bu ideolojik zindanlara hapsedilebilir mi? Bu –izm’lerin varacakları nokta nihilizmden başka bir şey değildir. Eğer dünyada nihilizmin girdabına kapılanlar varsa, bu -izm’lerden dolayıdır. Öncelikle bu kafesten özgürleşmek gerekir. Ve –izm’leri tarihin çöplüğüne atmak, tüm katılıklardan ve donuk fikirlilikten uzaklaşmak… Eğer ufuklarınızı genişletebilirseniz, varlık âleminin sahne içinde sahne, ufuk içinde ufuk olduğunu göreceksiniz. Gidebildiğiniz kadar gidin; yolunuz açık ve sonsuz… Burada hiçliğe, nihilizme yer yoktur. Tam tersine, uçsuz bucaksız sırlar vardır.

Lârîcânî: Bu şiirin de ana temalarından biriydi, hiç kuşkusuz: Gece, sırlara açılan kapıdır.

Dînânî: Eğer âlemi sırlardan arındıracak olursak, o tüm anlamını yitirecek, bir boşluktan ibaret olacaktır. İnsan bu sırlara ulaşırsa, âlemi hiçbir zaman anlamsız bulmaz. Âlem bir anlam denizidir; anlam içinde anlamdır.

Bazıları akıldan bu kadar söz etmeme şaşırıyor. Bunun sebebi, aklın da yanılabiliyor olması… Evet, bir yerde doğru söylüyorlar. Bizim gibi sıradan insanların akıllarının hata yaptığı doğrudur. Ama… Burada kocaman bir “ama” var. Aklımızın hata yapmasının sebebi nedir? Bu soruyu cevaplamadan önce şu hususa değinmek isterim: İnsan gerçekten de hayret uyandıran bir varlıktır. Onun hem akıl ve muhakeme gücü vardır hem de istekleri… İsteklerin bir sonu var mı? Bunlar hiçbir zaman son bulmazlar. Kişinin artık hiçbir şey istemeyeceği bir yer yoktur. Hiçbir şey istemeyen biri bile “hiçbir şey istememeyi isterim” der. Onun da isteği “istememek” yönünde… İnsanın anlayış ve dirayeti sonsuz değildir. Bunların bir sınırı vardır. Sözünü ettiğimiz bu sonsuz istekler ölçülü ve mahdut aklımızla çatıştığında bir hatanın meydana gelmesi kaçınılmazdır. Hata, ölçülü bir akıl ile sınırsız ve ölçüsüz isteklerin çatıştığı yerde söz konusu olur. Bu hatayı nasıl bertaraf etmek gerekir? Yine aklın ölçüsüyle… Her ne kadar hataya meyyal olsa da bu hatayı anlayan da yine akıldır. O, edinmiş olduğu tecrübelerle geçmiş hatalarından arınmakta ve yoluna kaldığı yerden devam etmektedir. Dolayısıyla akılcılığı hiçbir zaman yitirmememiz gerekir. Gerçek akılcılık, âlemin sırlarını anlamaktır.

Lârîcânî: Varlığın sırlarının peşinden gitmek şöyle dursun, öncelikle insanın kendisi baştan ayağı sırdır. Bu sırlar aslında ona kendi zâtını da haber vermektedir.

Dînânî: Esasında varlık âleminin en esrarlı varlığı insandır. Varlığın sırrı insanda tecelli etmiştir. O, tüm varlığın tecellisi ve sırrıdır. Bunların hepsi insanın vücudunda (varlığında) toplanmıştır. Ancak ne yazık ki, kendi sırlarının farkında değil… Yani zevâhir ile meşgul… İnsan kendi sırlarını nasıl anlayabilir? Dikkat ve tefekkür ehli olursa… İç âleminize ne kadar yönelirseniz, bir o kadar sırla tanışırsınız. Dış dünyayla ne kadar meşgul olursanız, sırlardan da bir o kadar habersiz olursunuz. Evet, tüm sırlar insanda gizlidir. Çünkü o, yaratılış âleminin nüshası, varlığın fihristidir. Âlemde her ne varsa, onun bir numunesi insanda da vardır. İnsan bu sebeple halifetullahtır. Allah’ın yeryüzündeki halifesi olmak ne demek? Bu ne anlama geliyor? Şu anlama: Yüce Allah varlık âlemini nasıl kuşatmışsa, aynı şekilde insan da içindeki sırlarla âlemin sırlarını kuşatmıştır. Tabii ki önce kendini tanıması şartıyla… Kendini tanıyamadıkça hiçbir şeyi tanıyamaz. Kendini tanımadığı halde âlemi tanıdığını iddia eden birinin bu iddiası size inandırıcı gelebilir mi?

Lârîcânî: Bizim en büyük âfetlerimizden biri, iç dünyamızdan gafil kalmış olmamızdır.

Dînânî: Ne yazık ki öyle. Eğer insan iç dünyasını iyi anlayabilirse, başka görüşlerin ve –izm’lerin kontrolü altına girmez. Neticede moderniteyi yerin dibine sokmak niyetinde değiliz. Onun da önemli keşifleri, buluşları vd. olmuştur. Burada eleştirdiğimiz şey, bunların rüzgârına kapılıp kendimizden gafil kalmamız… Ayıp olan, insanın kendini unutmasıdır. İnsan kendini unutmazsa, dünyanın hiçbir şeyi onu aldatmaz. Kısacası, dünyaya bu kadar bağlanmamalıdır…

Lârîcânî: Programımız hakkında da bunları söyleyen pek çok kimse var. Marifet programıyla kendisini tanıyanlar, sırlarını keşfedenler… Kendini bulmak her şeyin anahtarı ve fethidir. Hepimiz o yitiğimize ulaşmak ümidiyle yaşıyoruz.

Dînânî: Estağfirullah, teveccühünüz. Evet, sizin de belirtmiş olduğunuz gibi, hem her şeyin anahtarı ve fethi hem de marifetullahın yolu... Kendini tanıyamayan Rabbini de tanıyamaz.

Lârîcânî: Şu beyitler de çok anlamlıydı:

Sarhoşluğumu sessizliğin örtüsüyle örttüler

Bir yandan da beni bir güneş gibi ayan (görünür) kıldılar

Dînânî: O yitiğimizi bulmak için sessizleşiyoruz.

Lârîcânî: Bir yandan da beni bir güneş gibi ayan (görünür) kıldılar

Yüzün, zülfün, şarabın ve meyhanenin tüm anlamları bunlardır aslında.

Dînânî: En azından Feyz gibi âbid ve mukayyet bir şahsiyet bu ifadeleri kullandığı için bile bir durup düşünmeleri gerekirdi, bu sözlerle kastedilen ne olabilir diye…

Lârîcânî: Nevruz münasebetiyle ilkbahara da bir atıfta bulunacak olursak; gerçek bahar, kendi varlığımızın gül bahçesini bulmaktan başka bir şey değildir aslında. Yüce Rabbimizin bizleri bu tevfike eriştirmesini niyaz ediyoruz.

İnşallah bir sonraki programımızda bu konunun üstünde daha fazla durmaya gayret edeceğiz. Çok teşekkür ediyoruz açıklamalarınız için.

Bir sonraki programda tekrar görüşmek dileğiyle, aziz üstadımızla birlikte hepinizi Allah’a emanet ediyoruz. Hoşça kalın.

 

 

Çeviri: Aliye Söğüt

 

Medya Şafak

 

 

https://www.youtube.com/watch?v=_HRfAUmRqMs&list=PLnkv67jnIKP1oDyt__FI2rF7grvHUMnIw&index=20&t=4s