slogan
     

İbrahimi Dinani'den Molla Sadra dersleri (8)

10 Mayıs 2018 Perşembe

Aklın mertebe olarak bedenden önce olduğunu daha önce söylemiştim. Tüm bu âlemden önce tümel akıl (akl-ı küll) vardı. Bu âlem tümel akıl tarafından idare edilmektedir. Bu, tüm dünyayı idare eden bir akıldır. Bu da İlahî bir tecellidir, O’nun şuûnâtındır.

 

 

İsmail Mansuri Laricani: Bismillahirrahmanirrahim

 

Selam aziz izleyiciler, sevgili dostlar ve Marifet programının değerli takipçileri. Siz değerli izleyicilerimizin bizimle temas kurarak en çok sorduğunuz sorulardan biri olan ‘ben kimim', ‘insan nedir?' sorusunu bir önceki programda aziz üstada sorduk.  İnsan nedir? Ben kimim? İnsan nefsani bir varlık mıdır? Cismani bir varlık mıdır? Nefis ile bedenin terkibi veya ilişkisi nasıldır? Bu soruları büyük hekim Molla Sadra'nın düşünceleri çerçevesinde açıklamak istedik. Bunu geçen programda söz konusu etmiştik.

 

Sorumuz ‘beden ile nefsin ilişkisi nedir?' şeklindeydi. Acaba bunlar iki ayrı şeydir de bir terkip oluşturarak yeni bir şeyi mi meydana getirmiştir? Bu konuda üstat geçen programda çok güzel bir giriş yapmıştı. Cismaniyetu'l-hudus ve ruhaniyetu'l-beka konusu, bir önceki programda çok özet olarak gündeme gelmişti. Üstat buyurmuştu ki cismaniyetu'l-hudus, ruhun cismaniyetu'l-hudus olması demek değildir. İnsan başlangıçtı cisim ile ortaya çıkıyor ve cevheri hareket ile kemale ulaşıyor; ruhaniyetu'l beka kazanıyor.

 

Üstat din bilimi alanında sorulan en önemli sorulardan biri, Molla Sadra tarafından cevaplanmıştır. Biz buna geçen programda işaret etmiştik. O, ‘cevheri hareket' ve ‘varlığın esas oluşu' meselelerini söz konusu ederek ‘cismani mead' konusunu da halletmek istiyor. Çünkü bu tartışmalı bir konudur ve çoğu kimse bu meseleyi halledememiştir.

 

İzin verirseniz ‘cismaniyetu'l-hudus ve ruhaniyetu'l-beka' kaidesine dair bir açıklama yapalım inşallah, ben bu çerçevede diğer sorularımı sorayım.

 

Üstat Dinani: Bismillahirrahmanirrahim. Sizin de sorduğunuz ve daha önceki programda işaret ettiğiniz gibi en temel meselelerden biri nefis ve beden meselesidir. Nefis diye soyut ve ruhani bir şeye sahip miyiz değil miyiz sorusu sorulduğunda şunu kolaylıkla kabul ederiz ki beden dışında nefsani ve ruhani bir şeye de sahibiz. Ve bu çok fazla sorun yapılan bir konu değildir.

 

Çok daha önemli olan ve üzerinde çok az durulan asıl konu nefis ile bedenin ilişkisidir. Daha önce açıkladığım bu düalizmde asıl mesele işte budur. İster Doğu isterse Batı felsefeleri olsun, ister İslam filozofları isterse gayri Müslüm filozoflar olsun geçmişten beri ruh ve bedenin var olduğunu kabul etmiştir. İnsanın ruhani ve cismani diye iki boyutunun olduğu kabul edilmiştir. Bu, çok sorunlu bir konu değildir.

 

Asıl sorun, ruh ve bedenin birbiriyle nasıl irtibat kurduğudur. Bunun üzerinde çok az duruluyor. Daha önce de bahsettiğimiz gibi ruh bedenin cinsinden (sinh) değildir, yani maddenin cinsinden değildir, madde de ruhun cinsinden değildir. Birbiriyle aynı cinsten olmayan iki şey birbiriyle nasıl irtibat kurmuştur?

 

Bu, bir kimyasal terkip değildir. Denilebilir ki oksijen ile hidrojen de aynı cinsten değildir ama bir terkip oluşturup suyu meydana getirirler. Fakat beden ile ruhun terkibi bir kimyasal terkip değildir. Yani bu iki elementin bir araya gelmesiyle yeni bir şey oluşturan kimyasal bir terkip değildir. Kimyasal terkipte iki farklı elementin bir terkip oluşturduğu doğrudur ama sonuçta bu iki element de maddidir. Mesela ruh ile ruh aynı cinstendir, cisim ile cisim de aynı cinstendir. Bunları birleştirmek veya ayrıştırmak mümkündür. Nitekim kimya şu an bu işi yapıyor.

 

Burada bahis konusu olan şeyler iki ayrı âlemdir, iki ayrı element değil. Yani ruh bir elementtir, beden de bir elementtir, bu ikisi terkip oluşturarak insanı meydana getiriyor demek tamamen yanlıştır. İnsan bir kimyasal terkip değildir. İnsan kimyasal terkibe sahiptir; ama bu yine beden içindedir. Ruh ile beden maddi bir element değildir ki bunlar bir araya gelip bir terkip oluşturabilsin. Ama buna rağmen ruh ile beden birleşiktir. İşte bu büyük düşünce adamları şu meselede kalakaldılar: Ruh ile beden nasıl terkip oluyor?

 

Mütecanis olmayan terkipler de vardır, bunu da kabul ederiz. Mesele zıt iki unsurdan bir terkip yapıp üçüncü bir şey meydana getirilebilir. Bu, sorun değildir, buna dair birçok örnek var. Su ve ateş her ikisi de madde olsa da bunun ikisini bir şekilde birleştirmek mümkündür. Mesela suyu ısıtırsınız ve ısınan suya ateşin hasleti verilmiş olur. Bunlar mesele değildir. Ama ruh, maddenin cinsinden değildir. Madde de ruhun cinsinden değildir, bunlar iki ayrı âlemdir. İki âlem arasında bir terkip yapamazsınız. Bunlar arasında irtibat meydana getirebilirsiniz ama bunları terkip edemezsiniz.

 

İki ayrı âlem olan ruh ve beden arasında ne matematiksel ne fiziksel ne kimyasal bir terkip vardır, zaten terkip yoktur. Ama bunlar arasında bir irtibat vardır. İşte bu irtibat nasıldır? Bu mesele, sadece İslam tarihinde değil, tüm insanlık tarihi boyunca çözülememiş bir konuydu. Yahudi filozofları ve kelamcıları, Hıristiyan filozofları ve kelamcıları, eski Yunan filozofları ve Molla Sadra'ya kadar İslam filozofları bu meseleyi çözememişti. Bu meseleyi çözmek Molla Sadra'ya nasip oldu.

 

Molla Sadra büyük bir filozoftur derken boşa söylemiyoruz. Molla Sadra düşüncesinin en temel direği işte bu nefsin ‘cismaniyetu'l-hudus ve ruhaniyetu'l-beka' olduğu görüşüdür. Ben insanlık tarihi boyunca çözülemeyen bu meselenin Molla Sadra tarafından çözüldüğünü söylerken çok büyük bir şey söylediğimi, iddia ettiğimi biliyorum ve bunu da her zeminde izah edebilirim. Bunu birçok kimse de söylüyor ama ne olduğuna çok fazla dikkat etmiyor.

 

Çoğu kimse ‘cismaniyetu'l-hudus'u şöyle açıklıyor: Cenin anne rahminde oluştuğunda onun içine ruh üfleniyor. Evet bir ayette ‘ruhumuzdan üfledik' geçiyor; ama bunun anlamı farklıdır ve daha sonra değineceğimiz gibi Molla Sadra bunu açıklıyor. Bu açıklamaya göre beden ortaya çıktığında ruh gelip onun içine giriyor ve beden de ruhani oluyor.

 

Bu konu zorlu bir mesele olduğu için bizim ariflerimiz bunu misalle açıklamak istemişler, bu misaller de yanlış anlaşılmaya sebep olmuştur. Mevlana büyük biridir, ondan bahsettik. Ama o konulara misal vermek ve misalle açıklamak istiyor. Hatta bazen Allah hakkında da misal veriyor. Ama daha sonra ‘Benim ve misallerimin başına topraklar dökülsün' diyerek kendini kınıyor. Misaller insanı bir açıdan konuya yaklaştırabiliyor ama bir başka açıdan da uzaklaştırıyorlar.

 

Mevlana ruh ve beden ilişkisi konusunda şu yanlış örneği veriyor ve insanların çoğu da bu şekilde inanıyor. Halbuki bu yanlıştır. Mevlana diyor ki:

 

Morg-ı bağ-ı melekûtem niyem ez âlem-i hak

Çend ruzi kafesi sahtend ez bedenem

 

Toprak aleminden değilim melekût bağının kuşuyum

Birkaç günlüğüne bedenime bir kafes yaptılar.

  

Mevlana'nın bu şiirini okuyanlar şöyle düşünüyor: Beden bir kafestir, tıpkı bir papağanı kafese koydukları gibi ruh da kuş gibi melekût âleminden geliyor ve o beden kafesine giriyor. Beden bir zindandır, ruh o bedende bir süre kalıyor; daha sonra o kafes açılıyor ve o kuş da kanatlanıp uçup gidiyor.

 

Bu bir misaldir; ama gerçekliği yoktur. Ruh, mutlak özgürlüktür. Ruh, zatı itibariyle özgürdür. Ruhun mekânı yoktur. Ruh mücerret (soyut) olduğuna göre mücerret olan bir şeyin mekânı olur mu? Mücerret olan bir şeyin zamanı mı olur? Mekânı ve zamanı olmayan bir şey bedende nasıl hapsedilebilir? Böylesi bir şeyin anlamı yoktur. Bu anlamsız bir sözdür. Mücerret olan bir şey hapsedilemez.

 

Laricani: Muhtemelen bundan maksadı taalluktur.

 

Üstat Dinani: Evet doğru; peki ama taalluk nedir? Kelime olarak söylemek iyi hoş da peki taalluk ne demektir? Hapsolmak mı? Dışarıdan ihata etmek midir? Ne demektir? İşte zaten bütün mesele bu. Daha önce de arz ettiğim gibi bu mesele insanlık tarihi boyunca halledilememiş bir sorundu. Bunu eski Yunan çözemedi, Çin çözemedi, eski İran çözemedi, Farabi'den Molla Sadra'ya kadar İslam felsefesi çözemedi. Nefisle bedenin taalluku meselesi çok zor bir problemdi. Nefis mücerrettir, beden  ise maddedir peki bu taalluk nasıl oluyor? Bu ilişkinin nasıl olduğunu açıklamak zordur.

 

Daha önce de söylediğim gibi bu ilişki bir efendi uşak ilişkisi değildir, zarf ve mazruf ilişkisi değildir, süt ile şeker ilişkisi değildir. Tatlı ile onun içindeki şeker ilişkisi değildir. Kimyasal bir ilişki değildir. İstediğiniz kadar ilişki biçimi sayın. Mesela zarf-mazruf ilişkisini düşünün. Sürahiye su koyarsınız. Sürahi zarftır, su da mazruftur. Mesela çiçekteki koku. Çiçek koku mudur yoksa çiçeğin kokusu mu vardır?

 

Laricani: Çiçeğin kokusu vardır.

 

Üstat Dinani: Evet çiçeğin kokusu vardır. Koku çiçektedir. Çiçek koku ilişkisi nasıl bir ilişkidir. Ruh ve beden ilişkisi midir? Tatlı ve şeker ilişkisi nasıl bir ilişkidir? Ateşteki ısı, sudaki rutubet… Bunların hepsi bir ilişkidir.

 

Ne kadar ilişki sayarsak sayalım, bunlar ister kimyasal, ister toplumsal, ister fiziksel, ister felsefi olsun ruh ve beden ilişkisi bunların hiçbirine benzer değildir. Ne zarf ve mazruf ilişkisidir, ne kafes ve kuş ilişkisidir, ne çiçek ve koku ilişkisidir, ne tatlı ve şeker, ne de hal ve mahal ilişkisidir. Çünkü ruh bedene hulul eden bir şey değildir. Bunlar efsanedir; bunların hiçbiri değildir.

 

Peki bunların hiçbiri değilse biz bunu nasıl anlayacağız? Bunu anlamak çok zordur. Bu konuda bir şey söyleyeceğim, böylece mesele hem basitleşecek hem de belki zorlaşacak. Allah ile âlem ilişkisi nasıl bir ilişkidir? Allah, âlemle ilişki içinde midir değil midir? Peki Allah ve âlem ilişkisi nasıldır? Allah, tıpkı suyun sürahide olması gibi âlemin içinde midir? Allah, tıpkı kokunun çiçeğin içinde olması gibi âlemin içinde midir? Allah, tıpkı tatlının içindeki şeker gibi âlemin içinde midir?  Allah kesinlikle âlemle ilişki içindedir.

 

Laricani: “İttisal-ı bi tekeyyuf bi kıyas/ Hest Rabbu'n-nas ra ba can-ı nas (İnsanların Rabbi ile insanın canı arasında keyfiyeti açıklanamayacak ve hiçbir şeyle kıyaslanmayacak bir ilişki var)

 

Üstat Dinani: Bravo size, bu Mevlana'nın şiiridir. Yani ne keyfiyeti var, ne kıyas edilebilir ne de bir şeye benzetilebilir. Ama ilişki vardır; Allah'ın her şeyle ilişkisi vardır. Ancak bunun nasıl bir ilişki olduğu söylenemez. Ne zarf ve mazruf ilişkisidir, ne hal ve mahal ilişkisidir, ne  arız ve maruz ilişkisidir. Bunlardan hiçbiri değildir. Bu özel bir ilişkidir ve bunun hiçbir benzeri yoktur.

 

Ruh ve beden ilişkisi işte bu tür bir ilişkidir; yani benzeri yoktur. Eğer ille de bir benzetme yapacaksak bunu Allah'ın âlemle ilişkisine benzetebiliriz. Elbette onun gibi de değildir; ama yaklaşık olarak böyle söylenebilir.

 

Şimdi gelelim Molla Sadra'ya… Molla Sadra ne diyor? O, diyor ki ruh ile beden terkip olmaz. Onlar iki şey değiller ki bunlar gelip birbirine yapışsınlar. Ruh, işin başında bedendir. Nefis, başlangıçta maddedir. Evet maddedir; ama maddenin cevheri hareketi vardır.

 

Cevheri hareketi bazıları yanlış anlıyor. Molla Sadra'nın cevheri hareketi, mekanik bir hareket değildir. İntikal hareketi değildir, enlemesine bir hareket değildir. Bildiğiniz hareket çeşitlerinden hiçbiri değildir. Cevheri hareket anlaşılması oldukça zor bir konudur. Ben bir programda cevheri hareketin ne olduğunu anlatayım.

 

Sonuç itibariyle hareket dediğimizde otomobilin hareketi gibi, intikal hareketi gibi, yatay hareket gibi, dairesel bir hareket gibi hareketler anlıyoruz. Bunların hiçbiri değildir. Cevheri hareket, bizim tasavvur ettiğimiz hareketlerin hiçbiri değildir. Bunun ne olduğunu daha sonra ben açıklayacağım. Bu çoğunlukla yanlış biliniyor. Bu anlaşılması zor bir konu ama siz açtınız biz de bu meseleye girdik artık çaremiz yok.

 

İnsan ki en başında bir maddedir, cevheri hareket ile ‘terevvuh'a (ruhlaşmaya) doğru gidiyor. Cevheri hareket mekân aşmıyor. Cevheri hareket zaman aşmıyor. Cevheri hareket yatay hareket etmiyor. Cevheri hareket dikeydir. Dikeydir ne demek? Yani maddeden ruha doğru harekettir. Cisimden manaya doğru… Bunun tasavvuru oldukça zordur.

 

Molla Sadra'nın kendisinin kullandığı en iyi tabir ‘tecessüm'den ‘terevvuh'a doğru harekettir. Tecessüm ve terevvuh kelimeleri üzerine çok dikkatle durmak gerekir. Bunun anlamı şudur: Cisim ruh tarafına gidiyor. Terkip olmuyor, yukarı doğru gidiyor. Yatay olarak yukarı değil, dikey olarak yukarı.

 

Buradaki yukarı da marifet anlamında yukarıdır. Yön bakımından yukarı değildir. Yani cisim yukarı giderken yön bakımından yukarı gitmiyor. Mars gezegenine gitmiyor; uçakla, uzay gemisiyle gitmiyor. Buradaki yükselmek, yücelmek (teâlî) demektir. Yücelme (teâlî) ise manevi cihet kazanmak demektir. Yani beden marifet kazanmaktadır.

 

Çocuk doğduğunda marifete sahip değildir, hiçbir şey bilmez. Ama cevherî hareket ile aşamalı olarak marifet elde ediyor. Beden, marifete dönüşüyor. Marifet gelip bedene girmiyor. Marifet bedene gelip giremez ki; çünkü marifetin yeri, mekânı yoktur, marifet mücerrettir.

 

Beden, cevheri hareket ile terevvuh kazanıyor. Burada ben tebdil kelimesini de kullanmıyorum, ihtiyat gösteriyorum. Tecessüm, ‘terevvuh'a doğru gidiyor. Yani sürekli olarak daha fazla ruhani oluyor, daha fazla ruhani oluyor ve ta ki böylece salt-mutlak ruh oluyor, mutlak tecerrüd elde ediyor. Salt tecerrüd hali kazanmak yani bedenin beden düzeyinde kalması ama onun mücerret olması demektir. Molla Sadra'nın verdiği anlam budur.

 

Molla Sadra bundan birçok sonuç çıkarıyor, bunlardan biri de cismani meaddır (mead: dönüş; ahiret, diriliş anlamında). O halde Molla Sadra, nefis ve beden ilişkisini terkibi bir ilişki olarak görmüyor. Yani iki ayrı şeyin bir araya gelerek oluşturduğu bir şey olarak görmüyor. Bu, kimyasal terkip değildir, fiziksel terkip değildir, çiçek ve koku gibi değildir, tatlı ve şeker gibi değildir. Bedenin ruha dönüşmesidir. Cevherî hareket budur.

 

Sizin bahsettiğiniz ‘cismaniyetu'l-hudus', insanın başlangıçta ruh olarak değil, cisim olarak yaratıldığı anlamına geliyor. ‘Hudus' ortaya çıkmak demektir. Yani insan ortaya çıktığında yalnızca cisimdir. Cenin yalnızca cisimdir. Nutfe yalnızca cisimdir. Cenin doğduktan sonra artık sürekli olarak terevvuha doğru gidiyor. Yani ruh yönüne gidiyor. Cismin kendisi ruh oluyor. ‘Cevherî hareket', ‘cismaniyetu'l-hudus ve ruhaniyetu'l-beka' işte budur. Birçoğu bunu yanlış biliyor.

 

Bazıları ‘cismaniyetu'l-hudus ve ruhaniyetu'l-beka' ruh ve cisim birlikte doğar demektir diye düşünüyor. Bu büyük bir hatadır; en azından bu düşüncenin Molla Sadra'ya isnat edilmemesi gerekiyor. Molla Sadra bunu demek istemiyor.

 

Şunu açıkça söylüyorum, Molla Sadra demek istiyor ki insan başlangıçta yalnızca bedendir, yalnızca cisimdir. Ama bu cisim, cevheri hareket ile ruh oluyor. Bunlar birbirileriyle terkip olmuyorlar, kimyasal terkip oluşturmuyorlar. Bu, birçokları tarafından yapılan bir yanlıştır ve bu yanlışı düzeltmek istedim.

 

Laricani: Bence bu açıklamalarınız, İlahî ilimlerle ilgili birçok sorunun çözümünü çok açık ve anlaşılır bir şekilde ortaya koyuyor. Sanırım aziz izleyicilerimiz açısından da herhangi bir sorun kalmamıştır.

 

İnsan dünyaya gelişi bakımından bir cisimdir; ama ruhani olma istidadına da sahiptir. Sizin tecessüm ve terevvuh diye bahsettiğiniz cevheri hareket konusuyla ilgili olarak Mevlana da çok güzel söylemiş.

 

Cansızken öldüm bitki oldum

Bitkiyken öldüm hayvana karıştım

Hayvanken öldüm insan oldum

O halde eksileceğim diye ölümden neden korkayım?

 

Üstat Dinani: Sonuç olarak Mevlana şiir diliyle söylemiştir. Cevheri hareketi, Mevlana'nın bu düşünce tarzına tatbik etmek oldukça mümkün.

 

Laricani: Üstat, Molla Sadra bunu oldukça açık bir şekilde anlatmış, peki bu meselenin bu kadar karmaşık hale gelmesinin ve zor anlaşılmasının sebebi nedir? Anlayış yetersizliğinden olmasa gerek.

 

Üstat Dinani: Hayır anlayış yokluğundan değil, meselenin büyüklüğünden kaynaklanıyor. İnsanların anlayışı var; ama konunun düzeyi biraz yüksek. Bakınız insanlar çoğunlukla mütearef olan meseleleri, yani bilinen meseleleri duyularıyla anlıyorlar. İlahi meseleler, mütearef meselelerin düzeyinin üstündedir.

 

Örf dili bir ölçüye kadar bize yardım eder. Bizim dilimiz örfümüzün düzeyindedir. İnsan önce duyularla başlıyor, önce akılla başlamıyor. İnsan önce duyularla başlıyor. Daha sonra bir derece daha yükselip tahayyüllere, daha sonra biraz vehimlere ulaşıyor. Akla da ulaşılıyor ama akla ulaşmak oldukça zordur.

 

İnsanlar çoğunlukla tahayyül ve tevehhüme esir oluyor. Mevlana'nın verdiği bazı misaller de bunlarla ilgilidir. Su ve ateş örneği veya kimyasal terkipler örneği bunu açıklamaz. Bugün kimya bilimi suyu hidrojen ve oksijene ayrıştırabiliyor. Oksijen ve hidrojeni birleştirip su yapıyor. Ama daha önce de arz ettiğim gibi ruh ve beden terkibi bu türden bir terkip değildir.

 

Duyuları esas alanlardan biri de merhum Ahmed Ahsai'ydi. Bildiğiniz gibi o bir Ahbari idi. Şeyh Ahmed ve onun gibilerin sorunu, Molla Sadra'nın görüşlerinin bazı rivayetlerin zahirine aykırı olmasıydı. Onun sorunu buydu; çünkü o bir Ahbari'ydi. Ahbarilikte rivayetlere çok önem verilir. Elbette biz de önem veririz, Molla Sadra'nın rivayetlere olan bağlılığı, Şeyh Ahmed'inkinden az değildi bunu da ayrıca söylemiş olayım.

 

Molla Sadra bir hadisçidir; yani hem büyük hadis şeyhlerinden icazeti vardır hem de kendisi büyük bir hadis şeyhi olarak öğrencilerine bu ilmin icazetini vermiştir. Molla Sadra, halis bir Şii'ydi. Molla Sadra'nın Şiiliğinin ölçüsü Şeyh Ahmed'inkinden hiç de az değildir.

 

Molla Sadra, nefsin bedenden önce var olmasının mümkün olmadığına inanıyordu. Bedenden önce evet akıl vardır, mertebe olarak (rütbeten); ama nefislerin bedenden önce var olabilmesinin anlamı yoktur. Neden? Çünkü nefisler birbirinden ayrıdır. Yani Hasan'ın nefsi Hüseyin'in nefsinden, Ahmed'in nefsi, Mehmed'in nefsinden ayrıdır. Kadınların ve erkeklerin nefisleri farklıdır. Ama bunlar bu âlemde birbirinden mütemayiz olmuştur, yani ayrılmıştır.

 

Bunlar akıl âleminde mütemayiz miydi? Akıl âleminde mütemayiz değildiler; bu âleme geldikten sonra o Hasan oldu, bu Hüseyin oldu vs. Bu durumda bedenden önce nefislerin ayrımı nasıldı? Bu, felsefi bir sorudur: Temayüzün yani birbirinden ayrı olmanın sebebi olmalıdır.

 

Örneğin bu masa diğer masadan farklıdır veya bu kitap şu kitaptan farklıdır dediğimizde bunun bir sebebi vardır. Bu kitap neden o kitaptan farklıdır; çünkü cildi farklıdır, kağıdı farklıdır, konuları farklıdır, baskısı farklıdır vs. Bu çiçek şu çiçekten neden farklıdır? Çünkü ağırlığı, kokusu, rengi farklıdır.

 

Peki eğer beden olmazsa, soyut olarak nefislerin temayüzü, farkı nedir? Mahiyet bakımından temayüzü var; ama ferdi temayüzü nedir? Mücerretlerde iki tür temayüz vardır. Mahiyet olarak ilk akıl ikinci akıldan ayrıdır; ama mücerretlerde ferdi temayüz yoktur.

 

Ben ‘Genel Kurallar' (Kavaid-i Külli) kitabımda şunu yazmıştım: Her mücerret, birden fazla fert değildir. Birinci akıl birden fazla fert değildir, ikinci akıl birden fazla fert değildir. Allah birden fazla değildir; çünkü mücerrettir. Eğer maddi olsaydı binlerce olabilirdi. Maddi tanrılar binlercedir; ama mutlak mücerret Tanrı birden fazla olamaz. Birden fazla olmasının anlamı yoktur ve makul değildir. Eğer nefsin mücerret olduğuna inanıyorsanız, peki bedenden önce nefisler nasıl birden fazla olabilir? Böylesi bir şey felsefi açıdan anlamsızdır. Birden fazla olması bedenden sonradır.

 

Molla Sadra diyor ki bedenden önce nefislerin birden fazla olması anlamsızdır. Yani bedenler ortaya çıktıktan sonra nefisler birden fazla olabilir. Peki rivayetler ne diyor? Bu rivayetler çok açık ve neredeyse tevatür derecesindedir. Bu rivayette nefislerin bedenden iki bin yıl önce var olduğu söyleniyor. Buradaki iki bin yıl ifadesi çokluğu anlatmak için kullanılan bir kinayedir. Bu, Şia'nın açık rivayetlerinden biridir.

 

Molla Sadra bu rivayeti biliyordu. Bu rivayetin zahiri Molla Sadra'nın sözüyle bağdaşmaz. Çünkü Molla Sadra bedenden önce nefsin olmadığını, nefsin bedenle başladığını söylüyor. Bedeni olmayan bir mevcudun nefsinin olmadığını söylüyor. Bu rivayet ise nefsin bedenden önce var olduğunu söylüyor. 

 

Molla Sadra diyor ki evet nefis bedenden önce vardı; ama ‘keynunet-i aklani'si vardı. Aynen ‘keynunet' ifadesini kullanıyor. ‘Keynunet', ‘kevn' demektir. Akli keynuneti vardı. Nefsin var olması akli olmasıdır. Aklın mertebe olarak bedenden önce olduğunu daha önce söylemiştim. Tüm bu âlemden önce tümel akıl (akl-ı küll) vardı. Bu âlem tümel akıl tarafından idare edilmektedir. Bu, tüm dünyayı idare eden bir akıldır. Bu da İlahî bir tecellidir, O'nun şuûnâtındır.

 

Molla Sadra demek istiyor ki nefislerin bedenlerden önce var olmasının anlamı, akli keynunete sahip olmaları demektir. Yani insanın aklaniyeti, tümel aklın ta kendisidir ve bu da bedenden önce vardır. Bu anlamıyla bu söz doğrudur. Molla Sadra rivayeti bu şekilde tefsir ediyor. Ama mücerretlerde Hasan ile Hüseyin'in birbirinden ayrıldığı nefsani hal bedenden önce hiçbir felsefi anlam taşımaz. Bazıları işte bunu anlayamadığı için Molla Sadra'yı tekfir bile etmişlerdir. Bunlardan biri de Şeyh Ahmed'dir.

 

Molla Sadra döneminin Ahbarilerinin onu tekfir etmelerinin ve Molla Sadra'nın sürgüne gönderilmesinin sebebi işte bu sözleriydi. O diyordu ki bedenden önce nefislerin birden fazla olması mümkün değildir, bunun anlamı yoktur. Felsefi ve akli bir zihne sahip olmayanlara bu sözleri işitmek çok ağır gelmektedir.

 

Rivayet budur; ama Molla Sadra bu rivayeti işte bu şekilde tefsir ederek ‘aklani keynunet' olduğunu söylüyor. Allah'ın ayette ‘Ona ruhumdan üfledim' demesinin anlamı da budur. Yani daha önce ‘aklani keynunet'tedir. Nefsin nefsaniyet vasfı sadece bedenden sonra anlam taşır. Siz bedenden önce nefise sahip değildiniz. Akli keynunete sahiptiniz, Hak Teâlâ'nın ilmindeydiniz, akıllar âlemindeydiniz. Bedenden önce mücerret nefsin bir anlamı olamaz. Eğer bedenden önce mücerretse bedene taalluk edemez.

 

Bedenden önce nefis varsa, bedene nasıl girecek? Onu itiyorlar mı, ona güç mü kullanıyorlar? Mücerretlerde güç kullanmak diye bir şey olmaz ki. Mücerretler âleminde güç ve baskı yoktur; güç ve baskı sadece cisimler âleminde vardır. Zaman ve mekân âleminde bunlar olur. Mücerretler âleminde çatışma, tezahüm yoktur, birbirine zahmet verme yoktur, karşı karşıya gelme, savaş yoktur. Ruhaniyet âleminde çatışmanın anlamı yoktur. Burada darlık ve sıkışma yoktur. Ortam sonsuzdur.

 

Çatışma, karşı karşıya gelme, savaş, cisim âlemi için, zaman ve mekân âlemi için geçerlidir. Dar olan zaman ve mekân âlemidir. Mesela bu oda en fazla 20 kişi alabilir. Eğer ondan daha fazla adam koyarsanız baskı oluşur ve boğulma yaşanır. Zaman âleminde çatışma olur, çünkü iki lahzayı bir yerde toplayamayız, geçer gider. Ama ruhaniyet âleminde mücerretlerde çatışma olamaz ki.

 

Laricani: Üstat acaba bu mesele, ‘icmal ve tafsil', ya da ‘kuvve ve fiil' kaideleriyle açıklanamaz mıydı?  Molla Sadra bunu halledemez miydi?

 

Üstat Dinani: Birkaç kaide ile halledilebilir. Ama ‘kuvve ve fiil' madde âlemine ait bir şeydir. Bu mesele ‘ehas imkanı' kaidesiyle halledilebilir. Ben ‘Kaideler' kitabında anlattım, bu konuda iki tane kaide var. Bunlardan birincisi ‘eşraf imkânı', ikincisi ise ‘ehas imkânı' kaidesidir. Buradaki ‘ehas' sin harfiyle yazılan ‘ehas'tır, sad harfiyle yazılan değil. Sin ile yazılan ‘ehas', ‘eşraf'ın karşıtıdır. Ehas, alçak, eşraf da yüksek demektir.

 

Bakınız, sizin bu âlemde gördüğünüz her mevcudun yukarısı mümkündür. Aynı şekilde gördüğünüz her mevcudun aşağısı da mümkündür. Daha yukarısı ya da daha aşağısı olmayan hiçbir mevcut düşünemezsiniz. Bana bir mevcut gösterin ki onun yukarısını farz etmek mümkün olmasın veya bana bir mevcut gösterin ki onun aşağısını farz etmek mümkün olmasın.

 

Bu bir akli kaidedir, eğer âlemde değişim ve yükselmeyi kabul ediyorsak ister parmakla isterse akılla olsun işaret ettiğimiz her şey daha yukarı çıkabilir. Mutlaka çıkar demiyoruz, çıkma imkânı vardır. Bir mevcudun sınırının olması ve daha yukarı çıkamaması mümkündür. Mesela Cebrail sahip olduğu makama rağmen daha yukarı gidemedi. Ama onun daha yukarısını farz etmek mümkündür. Mesela Cebrail'in çıkamadığı yere Hz. Hatemul'l-Enbiya çıktı. Demek ki onun yukarısı imkân dahilindedir.   

 

Her mevcudun daha yukarı çıkacağını söylemiyorum. Yalnızca insan daha yukarı çıkabilir. Diğer mevcutlar belirli bir kapasiteye sahiptirler ve onun ne üstüne çıkabilirler ne de aşağısına inebilirler. Ama daha yukarısı mümkündür. Oraya çıkıp çıkamamak ayrı bir konudur; ama çıkma imkânı farz edilebilir. Bu yüzden o kaidenin ismi ‘eşraf imkânı' olarak konmuştur, ‘eşraf fiiliyatı' denmemiştir. Bunun anlamı her mevcudun bulunduğu mertebenin yukarısının farz edilebileceğidir. O mevcut oraya gidemese bile… Aynı şekilde o inemese bile bulunduğu yerin daha aşağısını farz etmek mümkündür.

 

Dolayısıyla siz ‘gaybın mekmeninden' ve ‘melekût mahzeninden' söz ettiğinizde onun iniş imkânı vardır demektir. İşte Molla Sadra'nın ‘aklani keynunet' ile maksadı işte budur. ‘Nefislerin aklani keynuneti vardır'' derken bunun bir iniş olduğunu söylüyor. Yani Hak âleminden madde cismine indi. Ve yine maddeden yeniden yükselerek yukarı çıkıyor. Molla Sadra bunu söylüyor. Bu düşünceye en çok arifler yaklaşıyor.

  

Bu durumda en iyi yol; iniş (tenezzül) ve yükselişi (teâlî), ‘eşraf imkânı' ve ‘ehas imkânı' kaideleriyle halletmektir. ‘Kuvve ve fiil' kaidesi ise sadece madde âlemiyle ilgilidir. Süremiz bitmeden burada ayrıca şuna da değinmek istiyorum; çünkü bu çok önemli.

 

Biz inişten bahsederken yani akıldan maddeye inişten bahsederken bazıları bu inişi tıpkı yağmurun inişi gibi sanıyor. Ancak buradaki iniş ‘tecafi' olmadan iniştir. Bir ‘tecafi ile' iniş vardır bir de ‘tecafi' olmadan iniş vardır. Tecafi ile inişte inen şey artık yukarıda değildir, yerini boşaltır (yağmur gibi).

 

Tecafi, yerini boşaltması demektir. Ama bazı inişler de vardır ki ne kadar aşağı inerse insin yerini boşaltmaz. Mesela, ilahi rahmet, Allah'ın mekmeninden aşağı inerken yerini boşaltıyor mu? Hayır ne kadar inse de yukarısı dopdoludur. Yeri asla boşalmıyor. Aşağıda her şer ilahi rahmetle dolsa da yukarıda hiçbir şey eksilmiyor.

 

Yani aklın madde ve cisme inişi bir iniştir ama bunda tecafi yoktur. Yani ne kadar inse de yukarısı yine dopdoludur. Ve cevherî hareket ile maddeden yeniden yükselerek ta yukarıya gidiyor. Molla Sadra'nın cevherî hareketi budur. Bu, mekanik hareket değildir, otomobilin hareketi değildir, trenin hareketi değildir. Molla Sadra bu maddi âlemdeki hareketlerden söz etmiyor.

 

Laricani: Bir başka programda buluşmak dileğiyle üstatla birlikte hepinize hoşça kalın diyoruz.

 

 

Çeviri: Hüseyin Mahir

 

www.medyasafak.net

             

            

 

 

https://www.youtube.com/watch?v=hPUKZHWRPfQ

 

 

 

 

 

 

 

 

Öne Çıkan Haberler

FHKC Siyasi İlişkiler Başkanı Semir Loubani Medya Şafak

DReYGIYWkAApvdD.jpg

Leyla Halid, Medya Şafak'a konuştu: Oslo Anlaşması ipta

leyla-halid-1.jpg

FHKC-Genel Komutanlık Lideri Ahmed Cibril'in el-Meyadin

ahmedcibril-velayeti-16.jpg

ÖZEL: İlk kez: Devrim Muhafızları ve Hizbullah'ın Bosna

48330-hqdefault.jpg

ÖZEL: Leyla Halid, Medya Şafak'a röportaj verdi

Leila_Khaled.jpg

ÖZEL: FHKC Siyasi Büro Başkanı Semir Loubani, Filistin

C7rqqs3XQAEqSTZ.JPG

ÖZEL: Enis Nakkaş Medya Şafak'a konuştu

thumbnail_17424786_10155120138019666_3732111168710872410_n.jpg