slogan
     

İbrahimi Dinani'den Molla Sadra dersleri (3)

6 Nisan 2018 Cuma

Çünkü varlığın dışında başka bir şey yoktur. Varlıktan başka ne vardır ki gelip varlığı tarif edebilsin? Çünkü tarif eden daima tarif edilenin dışındadır. Hatta biz varlığı tarife kalkıştığımızda -ki varlığı tarif edemiyoruz- söylediğimiz her şeyi varlığın diliyle söylüyoruz. Varlık bizim dilimizle konuşuyor, biz varlık hakkında konuşmuyoruz.

 

Dr. İsmail Mansuri Laricani: Bismillahirrahmanirrahim

 

Selam aziz izleyiciler, sevgili dostlar ve Marifet programının değerli takipçileri. Bildiğiniz gibi birkaç programdır Üstat İbrahimi Dinani ile birlikte Hekîm Molla Sadra'nın düşüncelerinden bahsediyoruz. Bugün inşallah hikmet tarihinin bu büyük insanının düşünce temellerinden ve ilkelerinden söz edeceğiz.

 

Aziz üstat, Hekîm Molla Sadra gerçekten çok müthiş bir insan… Biz Mesnevi'yi bir okyanus sanırdık; ancak gerçekten şimdi görüyoruz ki o da bir başka okyanus. Biz, hikmet ve felsefe alanında gurur verici hazinelere sahibiz ancak bunlardan çok az istifade ediyoruz. Bu programın sınırları ve izleyicilerimizin beklentisi çerçevesinde bu denizin suyundan yararlanmak istiyoruz.

 

Hekîm Molla Sadra varlığı her şeyin dayandığı bir temel olarak kabul eder. Varlığı hikmetin kaidesi, ilahi meselelerin ilkesi olarak kabul eder, tüm ilimlerin, tevhid, mead, haşr vs gibi tüm ilimlerin etrafında döndüğü şey sayar. Ayrıca cehl-i mürekkebi de insanın varlığın konumunu bilmemesi olarak görür.

 

Aziz üstat şimdi varlığa dair açık ve kolay bir tanım bulmak istiyoruz. Çünkü bu bizim tüm bahislerimizin anasıdır. İnsan varlığı iyi anlarsa, Molla Sadra'nın düşüncelerini de anlar; çünkü varlık, onun düşüncelerini anlamanın anahtarıdır. Bu sebeple sizden varlığın yalın ve açık bir tanımını yapmanızı istiyoruz.

 

Üstat Dinani: Bismillahirrahanirrahim. Hem en bedihi, yani en açık bir meseleyle ilgili çok büyük bir soru sordunuz hem de beni ‘teklif-i ma la yutak” (kaldıramayacağım bir yük) ile karşı karşıya bıraktınız. Siz benden varlığı tarif etmemi istiyorsunuz. Varlık tarif edilebilecek bir şey midir ki ben onu tarif edeyim? Varlığı kim tarif edebilir?

 

Varlıktan başka varlığı tarif edebilecek bir şey var mıdır? Ben kimim ki varlığı tarif edeyim. Varlık mıyım yoksa varlık olmayan bir şey (la vücud) miyim ki varlığı tarif edeyim? Ben eğer varlık olmayan bir şeysem varlığı nasıl tarif edebilirim? Eğer varlıksam o halde varlığın varlığı tarif etmesi gerekir. Belki de şu tarifi reddeden konuşmalarım bir tariftir. Dikkat ederseniz ben sorunuzun cevabını da vermiş oldum.

 

Varlığı, varlığın kendinden başka hiç kimse tarif edemez. Çünkü varlığın dışında başka bir şey yoktur. Varlıktan başka ne vardır ki gelip varlığı tarif edebilsin? Çünkü tarif eden daima tarif edilenin dışındadır. Tarif edilen bir şey, tarif edenden farklıdır. Peki acaba varlık dışında bir şey var mıdır ki gelip varlığı tarif etsin? Varlık dışında başka bir şey yoktur.

 

Laricani: Varlık da kendisini tarif edemez.

 

Üstat Dinani: Hayır, varlık kendisini tarif edebilir. Asıl mesele işte bu. Aslında Sadru'l-Muteellihin'in (Molla Sadra) tüm hüneri de işte buradadır. Tıpkı biraz önce buyurduğunuz gibi insanların “cehl-i mürekkebi” (bilmediğini bilmemek) işte budur. Varlık kendini tarif ediyor; ama biz varlığın kendini bizim dilimizle tarif ettiğini bilmiyoruz.

 

Hatta biz varlığı tarife kalkıştığımızda -ki varlığı tarif edemiyoruz-  söylediğimiz her şeyi varlığın diliyle söylüyoruz. Varlık bizim dilimizle konuşuyor, biz varlık hakkında konuşmuyoruz.

 

Konuşan eğer bir şey hakkında konuşuyorsa o şeyin dışında olmalıdır. Mesela ben masa hakkında konuşuyorum. Masanın dışında duruyor ve onun hakkında konuşuyorum. Duvar hakkında konuşuyorum. Duvarın dışında duruyorum ve duvar hakkında konuşuyorum. Âlem hakkında konuşuyorum, kendimi âlemin dışında hesap ediyorum ve âlem hakkında konuşuyorum. Peki ben varlık hakkında konuşabilmem için nerede durmalıyım? Varlığın dışı neresidir? Böyle bir yer yok. O halde ben asla varlık hakkında konuşamam. Ama eğer konuşuyorsam, aslında varlık benim dilimle konuşuyor demektir. Eğer varlık benim dilimle konuşuyorsa, o halde varlık benim dilimle kendisi hakkında konuşmuş oluyor. Dolayısıyla varlığın kendisinin varlık hakkında konuşması gerekiyor.

 

Laricani. Şimdi, affedersiniz üstat. Varlığın dili diyorsak o halde Mevlana neden şöyle diyor?

 

Keşke varlığın dili olsaydı

Var olanlardan perdeleri kaldırsaydı

Varlıkla ilgili her ne söylersen

Onu örten yeni bir perde örtersin bunu bil

 

Yani biz bir varlık olarak varlığa dair her ne söylersek ona yeni bir perde ilave etmiş oluyoruz.

 

Üstat Dinani: Evet Mevlana da aynı şeyi söylüyor. Mevlana bir filozof değil arif olmasına ve Molla Sadra'dan önce yaşamasına rağmen Molla Sadra'nın varlığı esas kabul eden anlayışının aynısını söylüyor. O, “keşke varlığın dili olsaydı” derken kavramsal dili olmadığını söylüyor. Aslında varlığın dili var. Eğer varlığın dili olmasaydı ben nasıl konuşabilirdim? Benim dilim var çünkü varım, yani mevcudum. Mevcut olduğum için dilim varsa varlık sayesinde dile sahibim. Eğer varlığın dili yoksa yokluğun dili var mıdır? Yokluğun dili yoktur, varlığın dili vardır. Mevlana       keşke dili olsa derken “keşke sırları aşikâr olsaydı” demek istiyor.

 

Bakınız sizin burada söz konusu ettiğiniz varlık meselesi insanın en temel meselesidir. Her şeyin esası budur, varlıktan başka bir şey yok ki. Her şey varlıkla mevcuttur. Her şeyin menşei varlıktır. Peki varlığın kendisi nedir? İnsanlığın varlığa dair bilgisi zayıftır. İnsanlar, varlık (vücud) yerine “mevcudu” (var olanı) tanıyorlar. Tarihin temel sorunu buydu. Bazı Batılı filozofların yöneldiği bu mesele, Sadru'l-Muteellihin'in dört yüz yıl önce üzerinde durduğu bir meseledir.

 

Daha sonra da değineceğimiz üzere Sadru'l-Muteellihin, varlığın asli oluşunu (asaletü'l-vücud) delillendirmiştir. Molla Sadra'dan önce varlığın asli oluşuna inanan kimse yoktu demiyorum. Bazıları kabul etmeyecek olsa da ben İbn Sina'yı da varlığın asli olduğuna inanan bir filozof olarak görüyorum. Eğer yeri gelirse bundan bahsederim.

 

Varlığın asli oluşu düşüncesi daha önce de vardı; ama Sadru'l-Muteellihin, varlığın asli oluşunu delilli hale getirdi. Bu konu üzerinde durdu ve bu meselenin şöhret kazanmasını sağladı. Bunun en azından İslam tarihinde bir benzeri yoktur; muhtemelen Batı tarihinde de olmayabilir. Varlığın asli oluşu fikrinin kahramanı Sadru'l-Muteellihin'dir.

 

Şimdi gelelim varlık meselesinin insani oluşuna. Hiç kimse varlık meselesinden gafil olamaz. Bir mevcut olan insanın varlıktan gafil olması mümkün olabilir mi? “Ben mevcudum'' demek ne demektir? “Benim varlığım var'' demektir. O halde ben varlıktan gafil olabilir miyim? Bir yönüyle evet, bir yönüyle hayır.

 

Sadece insan değil; hayvanlar, bitlikler, cansızlar, melekler vs. hepsi birer mevcuttur. Mevcutlar dışında başka bir şey yok ki zaten. Fakat insan varlığı (vücudu) değil, “mevcudu” tanıyor. Ama her mevcudun varlıkla mevcut olduğunu düşünmüyor. Bu masam mevcuttur, biz masayı tanıyoruz. Fakat bu masanın varlığı olmasaydı, onu tanımamın bir manası olmadığını bilmiyoruz. Masa eğer bir varlığa sahip olmasaydı biz onu nasıl tanıyabilirdik? Her şeyi biz varlıkla tanıyoruz; ama daha çok o mevcuda odaklanıyoruz. Varlığın kendisine çok az odaklanıyoruz. Bu durumda varlık bir gaflet perdesinin ardında kalıyor. Yani beşer, şimdiye kadar asırlarca varlıktan gafil kalmıştır.

 

Gafil kalmış ne demektir? Yani her zaman mevcutlar dikkate alınmış ve varlık çok fazla dikkate alınmamış demektir. İnsanlar, varlığı dikkate almak istediğinde de kavramlara yöneliyorlar. Varlıktan bahsetmek istediklerinde varlığa dair yapay bir kavram yaratıyorlar ve tüm mevcutlar arasından ortak bir kavram yaratıyorlar. Tüm mevcutlar arasında yaratılan bu ortak kavram, sadece bir kavramdır. Elbette kavram önemlidir; ama kavram varlığın kendisi değildir ve varlık kavramı, varlığı gösteremez.

 

Dünyada her mefhumun bir misdakı (dıştaki karşılığı) vardır. Örneğin masa dendiğinde işte şu elimi vurduğum şeydir. Sandalye dendiğinde işte şu sandalyedir, duvar dendiğinde işte şu duvardır. Peki varlık dendiği zaman neyi gösteriyor? Gösterilen her şey ‘mevcut'tur, varlık (vücud) değildir.

 

İster duyusal olsun, ister hayali olsun, ister vehmi olsun isterse akli olsun her neye işaret ederseniz edin işaret ettiğiniz şey ‘mevcut'tur. Peki mahiyet taayyünü (yani mevcut şeyler) bir tarafa bırakılarak bizatihi varlığın kendisine işaret edilebilir mi? Nasıl işaret edilebilir?

 

Varlık kendisine ait doğrudan bir görüntü vermiyor; bununla birlikte doğrudan varlığın kendisine işaret edemesek de işaret ettiğimiz her şeyle bir bakıma varlığın kendisine işaret etmiş oluruz. Yani varlık, taayyünlerin kalıbında gözükür.

 

İşaret ettiğimiz bu masa varlıktır (vücud); dağ, deniz, sandalye, mülk, melekut vs. her şey varlıktır; varlıktır ama “bir taayyün içinde varlıktır”. Burada kullandığımız taayyün irfani bir ıstılahtır. Bu yüzden “bir mahiyet içinde varlıktır” demek daha yerinde olur.

      

Yani varlık, bir kalıp içerisinde akli, vehmi veya hayali bir şekilde işaret edilebilir bir şeydir; ancak taayyün olmaksızın varlık, mahiyet olmaksızın varlık, yani salt varlık işaret edilebilir bir şey değildir. Tabi ki onun kendisinin “ben varım demesi” müstesna…

 

Elbette “ben varım” diyor; ama biz onun dilini kavram kulağıyla duymuyoruz. Eğer ehl-i huzur olursak, eğer huzur bilincine sahip olursak bizim kulağımız varlığın kulağı olur. Bizim dilimiz varlığın dili olur. Varlığın sesini, huzur kulağıyla dinlemek gerekir. Huzurun diliyle varlığın dilini konuşmak gerekir. Bu aslında çok basit ve gizli bir şeydir. Bu hem basit ama hem de karmaşık bir şeydir.

 

Laricani: Şimdi biraz da şunun üstünde duralım. Varlığı daha basit bir dille nasıl tarif edebiliriz? Mevlana diyor ki:

 

İdrakin afeti bu söz ve haldir

Kanı kan ile yıkamak muhaldir

 

O halde söz ve hali de aşmak gerekiyor. Peki nasıl bir dil bulacağız? Bana göre Hekim Molla Sadra bu dili keşfediyor. İzin verirseniz ben onun metnini okuyayım, siz de açıklayın. O, varlığı tahlil ederken onu üç kısma ayırıyor. Birincisi varlığın hakikatidir. Buna inniyet deniyor. İkincisi varlığın mefhumudur (kavramı), üçüncüsü de mahiyetidir. Yani o, burada bize üç aşamadan ya da üç tür varlıktan söz ediyor. Varlığın hakikati ile ilgili olarak “Ecle'l-eşya huzuren ve keşfen'' diyor. Burada “huzuren ve keşfen” ifadelerini biraz açıklarsanız çok iyi olur. Mahiyeti ile ilgili olarak “mahiyetuhu ahfaha, tasavvuren ve iktinahen” diyor. Burada da mahiyetin neden her şeyden gizli olduğunu söylediğini açıklamanızı istiyorum. Kavramıyla ilgili olarak da “mefhumuhu ekna'l-eşya an'il tarif, zuhuren ve vuzuhen” diyor. Bu üç anahtar kavramı açıklar mısınız?

 

Üstat Dinani:  Evet, yapılan bu taksimi, ikiye taksim etmek de mümkün. Birincisi hakikatu'l-vücud yani varlığın hakikati, ya da “inniyet” veya “sırfu'l-vücud” (mutlak varlık) da diyoruz.  İkincisi ise “mefhumu'l-vücud” yani varlığın kavramıdır. Varlığın kavramı herkesin zihninde olan şeydir.

 

Çocuk olsun, yaşlı olsun, arif olsun avam olsun herkes varlık kavramını bilir. Bu, kavramların en bedihisidir (apaçık olanı). Belki de dünyada varlık kavramından daha açık bir kavram yoktur. İnsan zihninde varlık kavramından daha açık olan başka hangi kavram olabilir? En bedihi kavram varlıktır, herkes bilir ki ben varım, o var, falan şey var. Yani bundan daha açık bir kavram yoktur. Ama mahiyet varlığın kısımlarından değildir. Mahiyet, aslında varlık değildir. Mahiyet, varlığın haddi (sınırı), taayyünü ve miktarıdır. Mahiyet varlığın kısımlarından biri olarak görülmez.

 

Varlık bir hakikate sahiptir ve bu hakikat dışsallığın ta kendisidir. Dışsallığın ta kendisi olmak ne demektir? Yani insanın zihniyle bir ilgisinin olmaması demektir. İnsan zihni mevcut olsun veya olmasın varlık varlıktır. Yerküre olsun veya olmasın varlık varlıktır. Âlem mevcut olsun veya olmasın varlık varlıktır. Varlık (vücud) her zaman varlıktır (vücuddur), “la vücud” değildir. Bu, varlığın hakikatidir. Bu insanın zihnine gelmez, sığmaz. Hangi zihin varlığı kendisine getirebilir? Zihne gelen şey, varlığın kendisi değil, varlığa ait bir kavramdır.

 

Mahiyeti daha sonra açıklayalım, mahiyet aslında varlığın karşısındadır. Yani mahiyet varlık değildir. Mahiyet ne varlıktır (vücud) ne de yokluk (adem) yani mahiyet biraz karmaşık bir meseledir.

 

Sizin okuduğunuz bu kısımda Molla Sadra “mahiyetuhu ahfa” derken varlığın mahiyete sahip olmadığını söylemek istiyor. “Mahiyetuhu ve kunhuhu fi gayetu'l-hafa” derken şunu demek istiyor. Eğer birisi varlığın mahiyeti olduğunu söylerse bu şu demektir: Kendisi, kendisinin mahiyetidir. Varlığın kendisinin kendi mahiyeti olması ne demektir? Yani varlığın dışında mahiyet yoktur demektir.

 

Örnek vereyim: Bakınız her şeyin bir mahiyeti vardır. İnsan bir mahiyete sahiptir örneğin “konuşan hayvan” diye tarif edilir. Ağaç bir mahiyete sahiptir, onu filan şekilde tarif ederiz. Güvercinin tarifi şudur, karganın tarifi şudur, dağın tarifi şudur, denizin tarifi şudur deriz. Bu mahiyettir, yani bu tarif mahiyettir. Ama o varlığın dışında bir şeydir. Dağ var olabilir veya olmayabilir. (Yani bir şeyin var olup olmadığı bir soru, “ne”liği başka bir sorudur.)

 

Mesela Simurg'u düşünün. Simurg efsanevi bir kuştur. Onun mahiyeti sizin zihninizde vardır. Örneğin onun için Kaf Dağında yaşayan efsanevi kuş dersiniz; ama varlığı yoktur. Mahiyeti olan bir şeyin varlığı ola da bilir, olmaya da bilir. İşte buna mahiyet denir. Ama varlığın kendisinin mahiyeti yoktur.

 

Sizin demin okuduğunuz mahiyeti kısımlara bölen metinde denmek isteniyor ki eğer varlığın mahiyeti varsayılırsa o mahiyet varlığın kendisidir. Yani kendi varlığının dışında bir mahiyeti yoktur. Benim ve sizin mahiyetimiz kendimizden gayrıdır. Biz insanız ve var olmayabiliriz. O halde bizden gayrıdır. Biz yok olabiliriz, ölebiliriz, yok olabiliriz; ama mahiyetimiz yok olmaz, varlığımız yok olmuş olur. Burada kastedilen şey şudur eğer varlık için bir mahiyet varsayılacaksa o mahiyet varlığın kendisidir, kendinden ayrı değildir.

 

Şimdi dönelim o iki kısma: Mahiyete sahip değildir ve eğer biri bize mahiyeti olduğunu söylerse o, kendi kendisidir. Arapça ifadesiyle “huve hüve”… Yani kendinden ayrı bir mahiyete sahip değildir. Ama varlık, varlığın hakikati, varlığın huzuru olabilir. Bu ise dışsallığın ta kendisidir. Zihne bağlı bir şey değildir. İnsan zihni olsa da olmasa da; idrak olsa da olmasa da varlık, varlıktır.

 

Bir şey eğer bizim zihnimizdeyse yani biz varlığa dair bir tasavvura sahipsek ve ona varlık diyorsak, bu varlık bir kavramdır. Burada tuhaf olan şey, Molla Sadra açısından bunun her ikisi (yani hem kavramı hem de hakikati) de nihai derecede vuzuha yani açıklığa sahiptir. Varlığın huzuru son derece açıktır; ama bu huzûrî bir açıklığa sahiptir. Eğer biri ehl-i huzur ise varlık en hazır şeydir. Âlemde varlıktan daha hazır başka hiçbir şey yoktur. Çünkü zaten varlıktan başka bir şey yoktur ki.

 

Onun mefhumu yani kavramı da en bedihi yani en açık olan şeydir. “Kunhuhu fi gayetu'l hafai” (Varlığın künhü gizliliğin zirvesindedir) derken ise şunu kastediyor: Ben eğer tüm varlığı kapsamak istersem bunu yapamam, çünkü o gizlidir.

 

Varlığın huzuruyla hakikati bedihidir. Huzurun bedihi olması, huzur ehli içindir. Yani taayyünü aşmış olan kimseler için… İrfanda taayyünü aşmış olanların fena makamında bulunduğu söylenir. Taayyünü aşmış ve fena makamına ulaşmış biri için varlığın huzuru en bedihi huzurdur.

 

Huzuru da aştığımız zaman kavramı da en bedihi kavram olur. Zihninde, varlık kavramından daha bedihi olan hangi kavramı gösterebilirsin? Bana varlık kavramından daha bedihi ve daha açık bir kavram göster bakalım. Böyle bir kavram var mı, elbette yok. Dolayısıyla varlık kavramı bazı hekimlerin ifadesiyle hem “tasavvuru” ve hem de tasavvur edilenin kendisi bakımından bedihidir.

 

Bu kadar bedihi ve açık olmakla birlikte nihai derecede de gizlidir. Peki hem son derece açık ve hem de son derece gizli olduğunu söylemek bir çelişki değil mi? Hayır… Peki neden hayır? Çünkü açıklığın ve aydınlığın en son haddinde olduğu için gizliliğin son haddindedir. Yani zuhurun şiddetinden dolayı gizli kalmaktadır. Zuhurun şiddeti gizli kalmaya sebep oluyor. Bunu açıklamak için bir örnek vereyim.

 

Laricani: Üstat örneği kısa bir aradan sonra verin.

 

***

 

Laricani: Üstat, huzur kelimesini kullanırken, ilm-i huzuri ve ilm-i husuli kavramlarını da açıklamamız gerekiyor. Gerçi daha önceki programlarımızda siz bunları açıklamıştınız ama burada da yeniden değinirseniz iyi olur.

 

Üstat Dinani: Evet peki; ama izin verirseniz önce yarım bıraktığım konuyu tamamlayayım. Sizin sorunuzun cevabı da buradadır. Demin zuhurun şiddetinden dolayı gizli kaldığını söylemiştik. Zuhurun şiddetinden dolayı gizli kalmak nasıl olur? Bazıları bunu çelişkili görebilir. Diyebilir ki “zahir zahirdir, bir şey ne kadar şiddetle zuhur ederse o kadar fazla zahir olur. Peki o halde neden gizli kalsın?”

 

Evet zahir, zahirdir; ama zuhurun şiddeti onun gizli kalmasına neden olur. Şimdi buna örnek vereyim. Işık açık ve aydınlıktır değil mi? Her şey ışıkla aydınlanır, gözükür. Eğer ışık olmazsa hiçbir şey gözükmez. Bu ister maddi ışık olsun isterse manevi ışık olsun hiç fark etmez. Eğer âlem ışıktan yoksun kalırsa, her şey karanlığa gömülür, hiçbir şey gözükmez.

 

Işık aydınlıktır ve her şeyi aydınlatır. Bizler etrafımızdaki her şeyi ışık sayesinde görürüz. Peki bir şeye yansımadan ışığın kendisini görebilir miyiz? Bir boşlukta olduğunuzu ve ışığın hiçbir şeye yansımadığını düşünün, ışığın kendisini görebilir misiniz? Göremezsiniz. Hâlbuki her şeyi ışık sayesinde görürsünüz. Peki siz göremediğinizde o gizli olduğu için mi göremiyorsunuz yoksa fazla zahir olduğu için mi? Bir şeyin gözükebilmesi için ışığın ona yansıması gerekir. Her şeyin gözükmesini sağlayan ışık herhangi bir şeye yansımadığında görünmüyorsa niçin görünmüyor? Zuhurunun şiddetinden dolayı görünmüyor.

 

Varlığa dönelim. Varlık da aynı şekildedir. Varlık her yerde zahirdir. Çünkü her mevcut, var olduğu için mevcuttur. Bu masa mevcuttur o halde varlığı vardır. Deniz mevcuttur o halde varlığı vardır. Dağ mevcuttur o halde varlığı vardır vs... Ama taayyün olmaksızın varlığın kendisi; yani dağ, deniz, taş, masa vs. olmaksızın varlığın kendisi nerede görülebilir?

 

Varlığı nerede görebilirsiniz? Yalnızca mevcudatta görebilirsiniz. Varlık zuhurunun şiddetinden dolayı gizlidir derken çelişkili ve saçma bir söz söylemiyoruz. Dolayısıyla bir şeyin zuhurunun şiddeti onun gizli kalmasının sebebi olabilir. Varlığın hakikati gizlidir derken bu, zuhurun şiddetinden dolayıdır.

 

Gelelim sizin ikinci sorunuza… Benden huzuru tarif etmemi istediniz. Maalesef size şunu söylemeliyim ki huzur tarif edilebilecek bir şey değil. Yalnızca “tenebbuh” (farkına varma, uyanma) gerektirir. Huzur, ancak huzur halinde kavranabilir. Ben ne kadar anlatsam da ne kadar belagat gösterisi yapsam da huzur âleminin bir zerresini bile huzur ehli olmayan birine hazır hale getiremem. Bir kimsenin huzura ulaşabilmesi için huzur ehli olması gerekir. Huzura ulaşmadan onu kavramak mümkün değildir.

 

Bazı üniversitelerdeki felsefe bölümü öğrencilerinde gördüğüm bir yanlış, onların ilm-i huzuru tarif etmeye çalışmalarıdır. İlm-i huzuri tarif edilemez, tarif ettiğiniz anda husuli olur. Tarif etmek, onu kavramlaştırmanız demektir. Tarif etmek bir şeyi kavram giysisine sokmaktır. Kavramlaştırmadan bir şeyi tarif edebilir misiniz? Huzur kavramsallaştırıldığı anda artık huzur olmaktan çıkar, husul olur. Dolayısıyla huzur bir anlamıyla tarif edilemez.

 

Peki huzura ulaşmak için ne yapmak gerekir? Tenebbuh kazanmak gerekir. Peki bu nasıl olacak? Ben huzuru sözle bulamazsın diyeceğim. Siz benim bu sözümle mütenebbih olup huzura ulaşabilirsiniz.

 

Şimdi size bir örnek vereyim belki bu şekilde size huzuru tenebbuh ettirebilirim. Dikkat ederseniz tarif edebilirim demiyorum, tenebbuh diyorum. Bu oldukça zordur; ama ben gayret edeyim. Örneğin siz bildiğiniz şeyleri nasıl biliyorsunuz? Kavramlarla… Mesela siz şu masayı biliyorsunuz. Bu masanın kendisinin mi sizde huzuru vardır, yoksa sizde olan onun kavramı mıdır? Her şey hatta sizin bedeniniz dahi sizin zihninizde kavram olarak vardır.

 

İnsan her şeyi kavramlarla bilir. Dolayısıyla kavramlar sizde nasıl bir rol oynuyor? Âlemin hakikatleri, âlemdeki eşyanın (bunlar hissi, vehmi, hayali vs. her şekilde olabilir) kavram ışığı olarak sizde huzuru bulunmaktadır. Yani kavramsal olarak sizin zihninizde hazırdır.

 

İnsan bildiği her şeyi kavramlarla bilir. Kavramlar birer vasıtadır. Örneğin bu masanın kavramı bir vasıtadır. Eğer bu masanın kavramı, bu masanın sureti sizin zihninizde olmasaydı siz bu masayı bilemezdiniz. O halde kavramlar nedir, birer vasıtadır. Peki şimdi size şunu sorayım: Peki bu kavramların sizde nasıl huzuru vardır, onlar sizde nasıl hazırdır? Bir başka kavram vasıtasıyla mı? Siz bu masayı kavramla biliyorsunuz, peki masa kavramını, başka bir kavramla mı biliyorsunuz? Kavramın kendisinin sizde huzuru vardır. Şimdi tenebbuh ettiniz mi? İşte ben buna tenebbuh diyorum. Tarif etmedim, size tenebbuh verdim.

   

Husûlî ilimler vasıtalı oldukları için, dışsal hakikatlere bakılarak elde edildiklerinden ilm-i husulidirler. Ama ilimlerin kendisinin sizde huzuru vardır, yani sizde hazırdır. Sizin dışsal hakikatlere dair bilgileriniz husulidir; çünkü onları vasıta ile ediniyorsunuz. Ama sizin bilinciniz ve kavramların kendisi huzuridir.

 

Laricani: Ama tenebbuhun kendisi de bir işaret değil midir üstat?

 

Üstat Dinani: Evet tabi ki işarettir; ama huzuri bir işarettir. Yani kavramsal bir işaret değildir. Kısaca siz her şeyi kavramlarla anlarsınız ama kavramın kendisini kavramla anlamazsınız. Kavramın kendisi sizde huzuri olarak vardır. Ben biliyorum dediğinizde tüm kavramların ardında bir ben vardır. O ‘ben' huzuridir. Siz ‘ben'i kavramlarla bilemezsiniz. Kavramı olmasa bile o ‘ben' bendir. Ben eğer kavramına sahip olmazsam ben, ‘ben' olamaz mıyım? Tabi ki olurum, işte o ‘ben' huzuridir. O halde sizin ilminiz huzuridir ve sizin ilminize dair bilginiz de huzuridir.

 

Laricani: Molla Sadra da sizin söylediğinizi söylüyor diyor ki: İnsanın kendine dair ilmi, kendi dışındakilere dair ilminin menşeidir. Bununla dışındakilerden arınmış bir varlık tasavvur edilebilir. İşte bu, sizinle varlığın hakikati arasındaki ortak hakikattir.

 

Üstat Dinani: O, mutlak hakikattir.

 

Laricani: Burada hem Molla Sadra'ya hem de size şu soruyu soruyoruz: Huzura sahip olan kimsenin onunla bir kaydı var. Yani insan mukayyet bir varlıktır. Mukayyet olduğu için de mahduttur. Daima o ıtlak için bu kayıt vardır.

 

Üstat Dinani: Güzel bir soru, sorduğunuz çok temel bir sualdir. ‘Ben', daima bir kayıt altındadır ve bildiğim her şey de mukayyettir, sınırlıdır. Yani hem ben mukayyetim hem de bilgilerim mukayyettir. Kayıtsız bir malumata sahip olabilir miyim? Tabi ki hayır. Benim sahip olduğum her malumun bir kaydı vardır. En azından benim malumum olduğu için kendi başına bir kayıttır. Hatta siz ‘mutlak'ı bile tasavvur ettiğinizde ve anladığınızda o sizin zihninizde mukayyet olur. Tıpkı ‘gayri mütenahi' (sonsuz) gibi, siz onu anlamaya bilmeye çalışırsınız, onu anladığınız anda mütenahi (sonlu) olur. Dolayısıyla söylediğiniz doğrudur, insan kayıt dışı değildir. İnsanın hem malumatı mukayyettir hem de kendisi mukayyettir.

 

Ama benim de size bir sorum var: Peki mutlak olmadan mukayyet olur mu? Olamaz. Eğer mutlak olmadan mukayyetin bir anlamı yoksa, sizin kendiniz mukayyetseniz ve mukayyet olarak biliyorsanız sizin mutlak olmadan olamayan mukayyetinizin mutlağı nerededir? Sizin dışınızda mıdır?

 

Laricani: O mutlak benim dışımdadır evet.

 

Üstat Dinani: Yani siz mutlaka bağlı olmayan mukayyetsiniz öyle mi?

 

Laricani: Hayır mutlaka bağlı mukayyetim.

 

Üstat Dinani: Tamam işte. Eğer bağlıysanız bir anlamda ‘ıtlak'a da sahipsiniz. Itlak sizde mukayyet oluyor. Siz kaydınızı bir an için görmezden gelin. Kaydı görmezden gelebilir misiniz? Evet siz doğru söylüyorsunuz: Siz mukayyetsiniz, bildiğiniz her şey mukayyettir ve siz kayıt dışına çıkamazsınız. Ama âlemde mukayyet, mutlak olmadan gerçekleşebilir mi? Böyle bir şeyin anlamı dahi yoktur.

 

Eğer mukayyet, mutlak olmadan gerçekleşemiyorsa o halde arkasında mutlak var. Arkası derken ondan ayrı değil, yani ona bir sınır koyamazsınız. Kayıt geldi ve sizi mukayyet etti. Acaba bu kaydı bir an için görmezden gelsek, -ayırsak demiyorum bu zaten olmaz, sadece görmezden gelsek diyorum- geriye ne kalır?

 

Laricani: Hiçbir şey kalmaz.

 

Üstat Dinani: Hiçbir şey kalmaz mı yoksa sadece mutlak mı kalır?

 

Laricani: Sadece mutlak kalır.

 

Üstat Dinani: İşte budur. Bakınız mukayyet olarak siz bir an için kaydı yok farz ederseniz sizin için iki durum söz konusu olur: Birincisi, hiçbir şey yoktur ve mukayyet ademden (yokluk) gelmeyeceğine göre mukayyet de yalandır. Bu imkânsız olduğuna göre geriye diğer durum kalıyor: Kayıt yoksa sadece mutlak vardır. Mutlak konusunda da konuşamayız; çünkü konuştuğumuz anda mukayyet olur. Bu durumda ıtlak söz konusu olur ki ıtlak vadisi de uçsuz bucaksızdır.

 

İnsan tenebbuh ettiğinde bunlar insan için çok kolay şeylerdir; ama aynı zamanda da çok zor şeylerdir. 

 

Laricani: Ama Molla Sadra “sarih müşahade” diyor.

 

Üstat Dinani: Sarih müşahede huzuridir, bu müşahede kavramsal müşahede değildir. Burada müşahede kelimesini bazıları yanlış anlıyor. Molla Sadra'nın burada bahsettiği sarih müşahede huzuridir. Yoksa, bazı ariflerde olduğu gibi siz eğer müşahede âleminde bir suret müşahede ederseniz o da mukayyettir. Sizin müşahede ettiğiniz her şey mukayyettir.

 

Sadru'l-Muteellihin'in burada bahsettiği sarih müşahede sarih huzurdur. Siz huzura kalıp veremezsiniz. Kalıbı aşmanız gerekir. Kalıbı aşmak ise çok ağır bir iştir. Zor derken boşuna zor demiyorlar. Bu gerçekten zordur, tenebbuh etmeyi gerektirir, kalıpları aşmayı gerektirir.

 

Laricani: “Bi-sariheti'l-müşahedeti ve'l-ıyan, dune'l-haddi ve'l-burhan”

 

Üstat Dinani: “Dune'l haddi ve'l-burhan”, işte orada artık had ve delil yoktur, orada artık kalıp yoktur, orada artık sugra ve kübra yoktur. Orada artık mantıksal burhanlar yoktur. Orası mutlak huzurdur. Peki buna nasıl ulaşılabilir? Tenebbuh ile çaba ile, teemmül (tefekkür) ve riyazet ile… Yeniden teemmül ile, tekrar teemmül ile ve yine teemmül ile…

 

 Laricani: Evet, daha sonra diyor ki “Varlığın huzuri idrakine varan kimseler, varlıkla dolarlar ve varlığın diliyle konuşurlar.” O halde varlığın dilinin Allah'ın varlığı olduğu söylenebilir.

 

Üstat Dinani: Evet, zaten insan-ı kâmilin dili, varlığın dilidir. Benim dilim varlığın dili değildir. Kaydın dilidir. Ben mukayyet olduğum için kaydın diliyle konuşuyorum. Ben mahdut olduğum için haddin diliyle konuşuyorum. Sözlerim mahduttur çünkü ben kendim mahdudum. Ama insan-ı kâmil, tasavvur etmesi zor olsa da kayıtları ve hudutları aştığı için insan-ı kamilin dili varlığın dilidir. Fakat bunu anlamak kolay bir mesele değildir.

 

Laricani: Hekim Molla Sadra, tüm açıklamalarının sonunu Müminlerin Emiri Ali'nin (a.s.) nurani bir hadisi ile bağlıyor. Onun Ehl-i Beyt'e (a.s.) çok büyük bir sevgisi var. Usul-i Kafi Şerhi'ne baktığımız zaman onun, İmamların sözlerinin derinliklerine ne kadar daldığını görüyoruz.

 

Üstat Dinani: O, Ehl-i Beyt maarifinden en mükemmel şekilde istifade edebilen biriydi. Allah ona Ehl-i Beyt maarifinden yararlanma yeteneği vermişti. Ehl-i Beyt maarifi sonsuzdur, herkes kendi kapasitesi ölçüsünde bundan istifade edebiliyor.

 

Laricani: Müminlerin Emiri Ali'den (a.s.) şöyle naklediyor. İmam Ali'ye soruyorlar: Rabbini gördün mü? O da cevap veriyor: “Görmediğime ibadet mi ederim?” Diyorlar ki: “Nasıl gördün?” Buyuruyor ki “La tudrikuhu'l uyun bi-müşahedeti'l-ıyan velakin tudrikuhu'l-kulub bi hakaiku'l iman.” (Gözler O'nu görmez, fakat O'nu iman hakikatleriyle görür.)

 

Üstat Dinani: İşte Hz. Mevla Ali'nin burada söylediği iman, ‘huzur'dur. Burada Kur'an'dan bir mukayese yapalım. Burada Hz. Emir, çok rahat bir şekilde “Görmediğime ibadet mi ederim?” diyor. Hz. Musa ise, “yed-i beyza” sahibiydi, asası ejderhaya dönüşürdü, ululazm peygamberlerdendi. Ama Tur Dağına gittiğinde Allah'a bana kendini göster dedi. Ona sert bir cevap geldi “lenterani”, yani beni göremezsin. Dikkat edin, o Allah'ı görmek istiyordu. Ama Hz. Emir ise “Ben görmediğime ibadet mi ederim” dedi. İşte buyrun Ehl-i-Beyt'in maarifini mukayese edin.    

 

Laricani: Başka cümleleri de var; ama programımızın süresi bitti inşallah onu da diğer programlarımızda söz konusu ederiz. Çok teşekkürler üstat.

 

 

Çeviren: Hüseyin Mahir

 

www.medyasafak.net

 

 

https://www.youtube.com/watch?v=RT1n6JdmaRY               

 

Öne Çıkan Haberler

FHKC Siyasi İlişkiler Başkanı Semir Loubani Medya Şafak

DReYGIYWkAApvdD.jpg

Leyla Halid, Medya Şafak'a konuştu: Oslo Anlaşması ipta

leyla-halid-1.jpg

FHKC-Genel Komutanlık Lideri Ahmed Cibril'in el-Meyadin

ahmedcibril-velayeti-16.jpg

ÖZEL: İlk kez: Devrim Muhafızları ve Hizbullah'ın Bosna

48330-hqdefault.jpg

ÖZEL: Leyla Halid, Medya Şafak'a röportaj verdi

Leila_Khaled.jpg

ÖZEL: FHKC Siyasi Büro Başkanı Semir Loubani, Filistin

C7rqqs3XQAEqSTZ.JPG

ÖZEL: Enis Nakkaş Medya Şafak'a konuştu

thumbnail_17424786_10155120138019666_3732111168710872410_n.jpg